Robert T, Kıyosaki – Zengin Baba Yoksul Baba

DELİ DEĞİRMEN ÇEVİRİRKEN AKILLI UN ÖĞÜTÜRMÜŞ

Çocukken muhatap olmaktan nefret ettiğim sorulardan birisi “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuydu. Bu soruyu ne zaman duysam gayriihtiyari içimi afakanlar basardı. Çünkü bu soru adeta dostlar alışverişte görsün mantığı ile sorulur ve cevabı asla dinlenmezdi. Cevabı dinlenilmediği gibi bu soruya verilen aykırı cevaplar da her zaman alay konusu olurdu. Herkes gibi sıradan cevaplar verdiğiniz takdirde ise sizden alası yoktu. Pekiyili aferinler hemen havada uçuşurdu. İşte, daha o zamanlar eğitim sistemimizin samimiyetsizliğini hissetmeye başlamıştım. Sistemi sorgulayacak akli olgunluğa erişmeme ise epeyce zaman vardı. Ancak bu olgunlaşma sürecimde hayatımdan mihenk taşı denecek olaylar ve kişiler geçti. Bu tecrübelerimi her zaman aklımın ve kalbimin bir köşesinde tutmaya da özen gösterdim. Beni ben yapan tecrübelerimin en önemlilerinden bir tanesi henüz on yaşımdayken başıma gelmişti. Üzerinden on dört yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, beni olgunlaştıran bu olayı asla unutmadım ve o olaydan bana hatıra kalan nesneyi evimizin en değerli hazinesinde saklamayı ihmal etmedim.

İlçeler arası düzenlenen bir satranç turnuvasına katılmıştım. İlk maçtaki rakibim oldukça dişliydi. Nitekim uzun süren bir müsabakanın ardından maç berabere yani pat olarak bitmişti. Müsabakanın verdiği stres sebebiyle kendimi hemen lavaboya atmıştım. Elimi yüzümü yıkayıp aynada kendimi izlerken okulun temizlik görevlisi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın yanıma yaklaştı. Saçımı okşadı ve beni şefkatle sevdi. Beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir rozeti de mavi önlüğüme iliştiriverdi. Rozetin üstünde “Bütün Ümidim Kendimde” yazıyordu. O saatten sonra kendi emeğim dışında kimseye bel bağlamadım ve büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiğim marjinal cevaplarla alay edilmesine hiç aldırış etmedim. Çünkü en değerli varlığımın kendim olduğumun farkına varmıştım. Mesela liseyi bir zamanların eğitim devriminin öncülerinden köy enstitüsü kökenli bir Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okudum. Bu lisede okumanın önemli bir avantajı vardı. Üniversite sınavının akabinde eğitim fakültesi tercih ettiğiniz taktirde okul sizin sınav puanınıza ek olarak asgari yirmi dört puan katkı sağlıyordu. O yüzden okuldaki çoğu öğrenci arkadaşım kısa yoldan ve kolay bir şekilde meslek sahibi olmanın büyüsüyle rehavete kapılarak hayallerinden bir bir vazgeçiyordu. Ben ise ilk günden beri sınıf öğretmenimin olumsuz telkinlerine rağmen büyük bir cesaretle eğitim fakültesine gitmeyeceğimi ifade ediyordum. Nitekim bir şeyler anlatmayı ve öğrenirken öğretmeyi çok sevmeme rağmen eğitim fakültesini tercih etmedim. Çünkü biliyordum ki yapmaktan keyif aldığım o işi kendim için çizdiğim kariyer hayali içinde de başarabilirdim.

Bu minvalde değerlendireceğim eser de tıpkı benim gibi fare yarışından kurtulmak isteyenlerin yapması gerekenleri finans alanında anlattığı için kendini ilgi çekici kılıyor. Temel olarak on bir bölümden oluşan eser kişilerin finansal olarak özgürlüğünü elde etmesi için yapılması gerekenleri yazarın tecrübelerinden yola çıkarak okuyucunun ilgisine sunuyor. Her ne kadar tarihi ve coğrafi olarak yazarın yetiştiği iklim ve finansal kültür ile tam olarak uyuşamasak da özellikle yazarın vurguladığı bir husus Türkiye’nin ve milletimizin finansal sorunlarına tam manası ile parmak basıyor. Ne yazık ki ülkemizde çoğu kişi Robert’in yoksul babası gibi düşünüyor. Okulda alınması gereken iyi notlar, akabinde kazanılacak güzel bir üniversite ve kaçınılmaz bir mahalle baskısı unsuru olarak devlet memurluğuna atanarak hayatını idame ettirme. Şüphesiz bu senaryonun altında birçok neden yatmakla birlikte en önemli nedenin imparatorluk günlerimizden kalma kapıkulu olma ideali olduğunu düşünmekteyim. Ta o zamanlardan beri devletin pirinci kurtlu olsa da yağlıdır mantalitesi insanları belirli bir iş güvencesi sağlayan devlet memuru olmaya yönlendirmiştir. Hele de bizim gibi tarihsel olarak uzunca süredir kırılgan bir ekonomiye sahip olan ülkelerde akmasa da damlıyor düşüncesi devlet memurluğunu oldukça cazip kılmıştır. (Şu an Türkiye’deki devlet memuru sayısı takribi 4.500.000 civarındadır.)Bu durum da ülke ekonomisinin artık değer yaratamaması sebebiyle gelişememesine, kapitalistleşememesine ve piyasaya tam manasıyla entegre olamamasına sebep olmuştur. Piyasa mekanizmasına entegrasyonun sağlanamaması ise üretmeden tüketen bir toplum yapısına sahip olmamıza sebep olmuş ve nihayetinde ekonomik göstergelerimiz tasarruf yetersizliğinin devlet, iş alemi ve hane halkı için kronik bir sorun haline geldiği hastalıklı bir noktada tıkanıp kalmıştır. Bu bağlamda Robert’in zengin babasından öğrendiği tecrübeler hem birey olarak hem de toplum olarak bizi ciddi manada ilgilendirmektedir. Özellikle kitapta zengin baba ile yoksul babanın bakış açılarının mukayeseli olarak anlatılması olayları daha anlaşılır kılmakta ve bizlere farklı bir perspektif sağlamaktadır. Keza finans gibi herkes tarafından karmaşık olduğu düşünülen bir alanı gayet sade ve basit çizimlerle anlatması eserin görsel hafızaya hitap etmesini ve daha öğretici olmasını mümkün kılmaktadır.

Sonuç olarak değerli bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine edindiğim bu kitabı okumanızı muhakkak tavsiye ederim. Her ne kadar bizim toplumda Hallac-ı Mansur’un meşhur hikâyesi ve bir lokma bir hırka öğretisi sebebiyle para sahibi olmak bilinçaltımızda olumsuz bir durum gibi varlığını sürdürse de eminim ki hepiniz şu anda ödemeniz gereken krediler, faturalar, vergiler vs. ile aklınızı meşgul ediyorsunuz. Bu sebepten de bilinçaltınızda olumsuz olarak addedilen o meta için çalışmak zorundasınız. Halbuki o meta sizin adınıza çalışmaya başladığında bu kaygılarınızdan kurtulma şansı yakalayacaksınız. Kim bilir belki de bu eserden edineceğiniz yeni bir bakış açısı ile finansal gerçekliğinizin farkına varacak ve aktiflerinizi artırıp pasiflerinizi azaltarak ekonomideki çarpan etkisi mekanizmasını devreye sokacaksınız. Böylece alıp verip ekonomiye can verirken hepimize yeni bir çıkış yolu açacaksınız.

Kendinize güçlü bir nakit akışı sağlayabilmeniz dileklerimle, keyifli okumalar…

Robert KIYOSAKI, Alfa Yayınları, 37. Baskı, 399 Sayfa, Ekim 2020, İstanbul, ISBN 978-605-171-737-1

Yazar: Burak ATICI

0 0 oy
İçeriği Değerlendir