Zağra Müftüsünün Hatıraları

Ömür KIZIL[1]

Türk tarihi, zaferler ve fetihlerin olduğu kadar, kayıp vatanların da tarihidir. Orta ve Yeni Çağlarda geniş coğrafyalarda gerçekleşen fütuhat; ilerleyen dönemlerde yaşanan genel siyasi, sosyal ve iktisadi yozlaşma ile birlikte yerini kaybedilen vatanlar olgusuna bırakmıştır. Milliyetçiliğin ortaya çıktığı ve milli bilincin şekillenmeye başladığı bir dönemde yaşanan travmalar, Türk kimliğinin şekillenmesi üzerinde kuşkusuz derin tesirler yaratmıştır. Bu husus bizzat vatan kaybeden nesil tarafından tecrübe edilmiş olsa da; bu nesil tarafından ortaya konulan eserler, söz konusu olguyu gelecek nesillere aktarma görevini üstlenmiştir. Bu görevi icra eylemek üzere kaleme alınan eserlerin başında hatıratlar gelmektedir. 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki dönemde kaleme alınan hatıratların değeri, Türk tarihi açısından yüksektir. Zira bahsi geçen dönem, Türk milletinin, vatanın ve nüfusunun ciddi bir miktarını kaybettiği travmatik bir döneme rast gelmektedir. Bahsi geçen travmatik dönemin başlangıcı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), bitişi ise İstiklal Harbi (1919-1922) olarak nitelendirilebilir. Bahsi geçen yaklaşık yarım asırlık dönemde yaşanan felaketler, çok az milletin atlatabildiği badireleri barındırmaktadır. İşte bu dönemde asker ve sivil pek çok felaketzede veya şahit, yaşanan olayları kaleme alarak, bu felaketlerin Türk milletinin dimağından silinip gitmesini önlemek istemiştir.

Yukarıda bahsi geçen 93 Harbi, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında vuku bulan ve temel olarak iki cephede cereyan eden, Osmanlı için felaket ile neticelenen bir savaştır. Savaşın bir cephesi Balkan ve Rumeli topraklarında, diğer cephesi ise Kafkasya ve Doğu Anadolu topraklarında gerçekleşen savaşlardan teşkil olunmuştur. Ülkemizde ve tarihimizde, zafercilik (triumphalism) ve kahramanlık (heroism) arketiplerinin etkisiyle yalnızca Plevne müdafaaları ile hatırlanan bu savaşta, esasında her iki cephede de Osmanlı Devleti sayısız felaket ve katliamlarla yüz yüze gelmiştir. Aynı anda hem çok miktarda toprak kaybedilmiş, hem de ciddi bir nüfus kaybı yaşanmıştır. Yaşanan bir diğer büyük felaket ise; Kırım Savaşı ile Rusya’ya karşı kurulmuş olan psikolojik üstünlüğün (veya denkliğin) tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. 93 Harbi’nde alınan darbe, onlarca yıl boyunca tesirini sürdürecek ve nihayetinde Balkanlar ve Rumeli’nin (Doğu Trakya hariç) tümden kaybı ile neticelenecektir. Tarih kitaplarımız, bu savaşta yaşanan felaketler ile ilgili oldukça kısır olsa da; genel tarih anlatısında gedikler açan bazı önemli hatıratlar da mevcuttur. Savaşın Doğu cephesi açısından Mehmet Arif’in az bilinen “Başımıza Gelenler” adlı eseri dikkat çekerken, Batı cephesi açısından Hüseyin Raci Efendi’nin ondan da az bilinen “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” adlı eseri dikkati hak etmektedir. Zira Mehmet Arif’in eseri, ordunun içerisindeki bir göz tarafından kaleme alınırken, Hüseyin Raci Efendi’nin eseri zulme ve katliama uğrayan savunmasız sivil halk içerisinden bir pencere açarak tarih perspektifimizdeki önemli bir noksanlığı giderme işini üstlenmektedir.

Hüseyin Raci Efendi, Rumeli topraklarımızdaki Karinabad kasabasına bağlı Molla Şeyh köyünde doğmuştur. Burada başladığı tahsilini, İstanbul medreselerinde tamamlamıştır. Eğitimci olarak Osmanlı Devleti’nin muhtelif yerlerinde öğretmen ve müdür unvanlarıyla görev yaptıktan sonra 1881-1883 yılları arasında Eski Zağra müftüsü olarak tayin olmuştur. Ardından tekrar öğretmenlik mesleğine dönmüş ve 1897 yılında zamanın milli eğitim teşkilatının danışma meclisi olan, Meclis-i Kebir-i Maarif’e (Büyük Eğitim Meclisi) aza tayin olmuştur.[i] Bu yazıya bahis olan eserinin ilk şeklini, 1877 Ekim-Kasım ayları içinde kaleme almış olduğu, 1897’de ise son şeklini verdiği düşünülmektedir.

Hüseyin Raci Efendi tarafından 1877 yılında kaleme alınan ve ardından son şekli verilen “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” başlıklı eser, Mehmed Ertuğrul Düzdağ’ın editörlüğünde “Zağra Müftüsünün Hatıraları: Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” başlığıyla yayımlanmıştır. Editör kitabı ilk kez 1973 yılında yayımlarken, 1990 ve 2004 yıllarında yapılan düzenlemelerle tekrar basılmıştır. Bu son baskılarda okumayı kolaylaştırıcı bazı düzenlemelerde (ara başlıklar, tarihi arka plan vb.) bulunulmuştur.

Bu inceleme kitabın 2015 yılında gerçekleştirilen 5. Baskısı üzerinden yapılmıştır. 344 sayfa olan kitap, temel olarak dört farklı kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımlar; “Giriş”, “Birinci Kısım: Tarihçe-i Vak’a-i Zağra”, “İkinci Kısım: Hercümerc-i Kıt’a-i Rumeli” ve “Üçüncü Kısım: Hicretname”’dir. Bunlara ek olarak Hüseyin Raci Efendi’nin oğlu Necmi Raci tarafından kaleme alınan “Neler Çektik?” başlıklı eser de ek olarak alınmıştır. Kitabın sonuna “93 Harbi’ne, Rumeli Müslümanlarına ve Göçlerine Dair Bazı Eserler” başlıklı bir literatür incelemesi eklenmiştir. İndeks ve Resimler de kitabın sonunda yer verilen diğer bölümlerdir.

Hüseyin Raci Efendi’nin kitabı yazma amacı; Zağra ve Kızancık’ta olanların, gelecek nesillere öğüt ve ikaz olmasını arzu etmesidir. Bu sebeple sade bir dille kaleme alınmıştır. Kitabı yayına hazırlayan editörün de amaçları aynıdır.

Bu kitabın içeriğini ve değerini anlatmak gerçekten çok zor bir göreve tekabül etmektedir. Kitabın içeriği ile yüzleşince, Hüseyin Raci Efendi’nin bunları gelecek nesillere aktarma amacı çok iyi idrak edilebilmektedir. Lakin Hüseyin Raci Efendi’nin samimi dili, yaşanan felaketleri okuyan zihne nakşederken adeta yürekleri dağlamakta, boğazları düğümlemektedir. Kitap ehlinin dahi, bu eser kadar etkileyici bir başka eserle karşılaşmış olma ihtimali zayıftır. Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın bu kitap hakkındaki sözleri belki hislere tercüman olabilecek en müthiş ifadedir:

Bu kitap, Türklerin vatan edebiyatında en samimi, yüksek bir şaheserdir… Onun için de okunmaz!...

Kitabı okuyan ve “teessürü iliklerime kadar işledi” diyen Yahya Kemal Beyatlı’nın Rumeli Türklerine dair söyledikleri de kitabı bugün okuyacak olanların ilk idrak edeceği hususlardan olması hasebiyle buraya satır satır nakledilmiştir:

Rumeli’ye o zaman ne kadar yerleşmişiz, Yarabbi! Ve bu hakikati bugün ne kadar unuttuk. Mesela Rumeli Türklerini ezelden ebede kadar muhacir telakki etmeye alışmış olan İstanbul ve Anadolu milletdaşlarımız bu itikadlarında ne kadar yanılıyorlar.

Ah, bu ne feci dalalettir! Bizim Rumeli’de beş yüz sene yerleşmiş oturmamızı, işlerine elveren İslavlar ve Avrupalılar, kâfi bir oturuş gibi telakki ettirdiler ve bu telakkiyi bizim içimize kadar soktular, o kadar ki bu telakkiyi biz atamıyoruz… Mesela Üsküp’ü İslav addeden Sırplar, onu fethettiğimiz 1392 senesinden evvel burasını beş yüz sene işgal etmiş değillerdi. Zaten o zaman Üsküp yoktu…[ii]

Yahya Kemal gibi bir kalemden dökülen bu satırlar, eserin değerini idrak etme hususunda bu yazının yetersiz kaldığı noktalarda kılavuz vazifesi görebilir.

Remzi Oğuz Arık’ın vatanların oluşmasında yazının rolüne ilişkin ifadeleri de Türklüğün vatan edebiyatında yüksek bir yer tutan bu eserin önemini yansıtması bakımından önemlidir:

"Vatanların kuruluşunu yazının bulunmasına bağlamak tamamıyla yerindedir. Yazı, toprakla insanın münasebetlerini, başka bir vesikaya nasip olmayan kuvvetle sürüp götürdüğü, yaşattığı için herhangi bir felaketle yıkılan beldelerin, insan beyninden, gönlünden uçup gitmesini önlemiştir. Böylece o beldeler, o topluluğun geri kalanları için ölmemiş, yaşamaya devam etmiştir."[iii]

Hüseyin Raci Efendi’nin yazdıkları da tam olarak bu işlevi yerine getirmektedir. Felaketle yıkılan ve zihinlerden uçup gitmeye meyilli Türk beldelerini dimağlara işlemek üzere yazılmış ve neşredilmiştir.

            Eserin içeriğine odaklanıldığında; “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” başlıklı birinci kısmın Rusların gelişi, Rus işgali, işgalden kurtuluş ve hicret faciaları, Bulgar mezalimi ve mağlubiyetin sebepleri konularını işlediği görülmektedir. Bu kısım, yazarın yaşadığı Eski Zağra’nın düşman işgalinden önceki halini, düşman işgali sırasındaki ve sonrasındaki hallerini yansıtması bakımından oldukça önemlidir. Hüseyin Raci Efendi’nin kendisinin de bizzat düşman eline esir düştüğü, kendisinin, komşularının ve ailesinin zulme uğradığı dönemleri konu edinmesi eserin en etkileyici kısımlarından birisini ortaya çıkarmıştır.         Rusların gelişiyle Bulgarların yarattığı azgınlık, yağma ve katliamlar eserin en korkunç kısımlarını oluşturmaktadır. Yazar, Rusların zulümlerinden de bahsetmektedir. Ancak esas büyük zulmü, Türklerle yüzlerce yıl bir arada yaşayan Bulgarlar icra etmişlerdir. Katliam, yağma, tecavüz vb. pek çok insanlık dışı olay, Rusların ve Avrupa basınının önünde gerçekleştirilirken savunmasız sivil mazlum Türkler tüm çevrelerce yalnız bırakılmıştır. Kundaktaki bebeklere kadar varan ve su kuyularını cesetlerle dolduran katliamlar, kesinlikle bir soykırımın izlerini taşımaktadır. Eski Zağra kasabasında yaşayan Hüseyin Raci Efendi’nin yaşadıkları, kırsal kesimde, köylerde yaşanan felaketin boyutlarını tahmin etmeyi güçleştirmektedir.

Örnek teşkil etmesi bakımından yazarın bahsettiği bazı zulüm ve katliam hadiseleri aşağıda sunulmuştur:

“Cami ve mektebe hapsedilen erkeklerle, kadın ve çocuklardan 110 kişi de türlü işkencelerle öldürüldü… Hızır Bey, Külbe, Canbazören, Hriste, Curanlı köyleri Müslüman halkı hep katliam edildiler.” (s.185)

“Cilkova köylü Topal Dobra adlı habis, dokuz tane masum bakir kızcağızların ırzına geçip, üçünü koru içinde öldürmüş; Hızır Bey köyünde de hayli Müslümanı katletmiştir. Bu kızlardan ikisi, Canbazören köyünden Uzun Rüstem’in kızlarıydı… Adı geçen bu köylerde Müslümanların öldürülüş şekilleri, Şarki Rumeli İdaresi’nin Sancak Mahkemesi’ndeki zabıt defterlerinde kayıtlıdır.” (s.188)

“’Siz cepken giymeyi seversiniz’ diye delikanlıların kollarını ve pazularını cepken gibi yüzdüler! ‘Hangisi semiz!’ diye koyun yoklar gibi, hakaret ile her tarafını sıkıp yokladıktan sonra koldan ve buttan külbastılık kestiler.”(s.190)

Yukarıda sunulan örneklerden çok daha büyük zulümlere işaret eden sayısız örnek kitapta mevcuttur, ancak burada bu örneklerle yetinilmiştir.

Hüseyin Raci Efendi’nin yaşadığı Zağra kasabası, Rusların ilk ilerleyişinde dokuz gün boyunca işgal altında kalmıştır. Bu sürenin büyük kısmında Hüseyin Raci Efendi ve kasabanın ileri gelenleri esir olarak tutulmuş ve defalarca ölümden dönmüşlerdir. Dokuz günün sonunda Süleyman Paşa’nın komuta ettiği Osmanlı ordusu kasabayı işgalden kurtarmıştır. Ancak daha sonra ordunun tekrar çekilmesi gerekince ahali büyük bir göç hareketine kalkışmıştır. Hüseyin Raci Efendi, böyle bir zamanda dahi, bir başkasının mahvını isteyen ileri gelenlerin, vatan ve ahalinin selametini, şahsi garazlarına feda ettiğini gösteren ibretlik örnekler de sunmaktadır.

Süleyman Paşa’nın ileri harekâtıyla Eski Zağra ve civarının işgalden kurtarılması, Bulgarlar tarafında kalıcı tesirler bırakmıştır. Hüseyin Raci Efendi Bulgarların, daha sonraki dönemlerde bu günleri yortu ve matem günü ilan edip yâd ettiklerini, uluslararası basında kendilerinin katliama uğradığı yönünde propagandalar yürüttüklerini belirtmektedir. Lakin Türk milleti, kendi başına gelen çok daha büyük felaketleri anlatamamış hatta zamanla kendisi dahi unutmuştur.

Hercümerc-i Kıt’a-i Rumeli” başlıklı ikinci kısım ise Rusların ikinci ilerleyişini ve esas büyük katliamların ve büyük göç hareketlerinin yaşandığı dönemi anlatmakta ve Ayastefanos antlaşmasına değin uzanmaktadır. Yazar burada “Rus’un Tuna’dan Ayastefanos’a kadar işgal altına aldığı memleketlerde tutulan Müslüman ahalinin, gördüğü sayısız eza, cefa ve zulmün anlatılması, bu risale ile mümkün olamaz. Olanlar yazıldığı zaman, bu asrın medeniyet tarihi lekelenecektir! Çünkü Cengiz Moğollarının bile hayâ edeceği habaset ve rezaleti Bulgarlar pervasızca icra eylediler…” (s.236) diyerek; bu yazıda anlatmakta acze uğranıldığı belirtilen kitabın da yaşananları anlatmakta aciz kaldığını ifade etmektedir.

Son kısım olan “Hicretname” ise 364 beyitlik bir manzumeden ibarettir. Savaş esnasında gerçekleşen büyük hicret olayını, yolda çekilenleri ve sonrasını konu edinmektedir. Muhacirlerin çektikleri acıları anlatması bakımından eseri tamamlayıcı bir bölüm olarak nitelendirilebilir.

Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, Hüseyin Raci Efendi’nin vefatından sonra oğlu Topçu Binbaşısı Necmi Raci tarafından ilk kez 1910 yılında basılmıştır. Kitabın sonunda yer alan “Neler Çektik?” başlıklı bölüm, Necmi Raci tarafından aynı tarihte basılan bir kitapçık olup, savaş esnasında küçük bir çocuk olan yazar tarafından kaleme alınan hatırat ve manzum bölümlerden oluşmaktadır. Necmi Raci’nin kaleme aldığı bölümde Meşrutiyet etkisi hissedilmektedir. Hatta editör, 1910 yılında basılan Tarihçe-i Vak’a-i Zağra’nın, Necmi Raci tarafından bazı ifadeler hususunda düzenlendiğini belirtmektedir (örneğin II. Abdülhamit için sarfedilen övgü ifadelerinin çıkarılması vb.).

İncelenen baskıda editörün düzenlemeleri ile daha çok dipnot olarak karşılaşılsa da, “giriş” kısmında tarihi arka plan, eser ve yazar hakkındaki değerlendirmeleri de görülmektedir. Editör tarafından gerçekleştirilen yorumlar, eserin kendisini ön plana çıkaran objektif nitelikten ziyade dönemin tarihi karakterlerini ve politikalarını, belirli bir dünya görüşü üzerinden yargılayan ve eleştiren bir niteliğe sahiptir. Bu bağlamda editörün, İttihat ve Terakki Partisi’nin politikalarını, Meşrutiyet’in getirdiği ortamı, Meşrutiyet’in başlangıcındaki Osmanlıcılık fikrini eleştirdiği ve daha çok İslamcılık siyasetinin argümanları ile okuyucuya hitap ettiği söylenebilir. Anlatılan zulümler karşısında, Meşrutiyet döneminin Osmanlıcılığına eleştirel bakış kesinlikle anlaşılır bir tutum olarak değerlendirilebilir. Ancak editörün dünya görüşü, kitabın yeni baskılarındaki başlığına dahi tesir etmiştir. Kitabın giriş bölümünde de ayrıntılı şekilde bahsedilen Hüseyin Raci Efendi’nin onlarca yıllık eğitimci kişiliğine rağmen yalnızca 1881-1883 yıllarında gerçekleştirdiği müftülük görevine vurgu yapılması ve kitabın adının “Zağra Müftüsünün Hatıraları” olarak belirlenmesi bu konuda dikkat çekmektedir. Oysa Hüseyin Raci Efendi ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti’nde eğitim bürokrasisinin en yüksek mevkilerinden birisini teşkil eden Meclis-i Kebir-i Maarif’e (Büyük Eğitim Meclisi) aza dahi olmuştur. Kitabın yazılma amacında dahi Hüseyin Raci Efendi’nin eğitimci kişiliği ön plana çıkarken, kitabın başlığında bunun göz ardı edildiği söylenebilir.

Diğer yandan Türk milletinin tarihi bilincine işlenmesi gereken böyle bir eseri, tozlu raflardan çıkarıp günümüze ulaştıran editörü takdir ve tebrik etmek de her okurun borcu olmalıdır. Zira Yahya Kemal’in bu kitap hakkındaki sözleri hatırlanacak olursa; vatan şuuru konusundaki ehemmiyetini idrak etmek kolaylaşacaktır:

Bu kitap, Türklerin vatan edebiyatında en samimi, yüksek bir şaheserdir… Onun için de okunmaz!...

Bu eser, eğitimci olan ve zamanında vatanın pek çok köşesinde Türk milletinin evlatlarına ders veren Hüseyin Raci Efendi’nin, Türk milletine son ve ebedi dersi olarak nitelendirilebilir. Bu felaketlere tarih öğretim programlarında, kitaplarında ve derslerinde yer vermemek ve adeta unutulmasına göz yummak ise bugünün eğitimcilerinin ayıbıdır.

 

Not: Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, savaşın Kafkas cephesindeki eş zamanlı değerlendirmeler açısından Mehmed Arif’in “Başımıza Gelenler” kitabı ve Berlin Kongresi süreci açısından Hasip SAYGILI’nın “Osmanlı’nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları” başlıklı kitabının ilk bölümü ile çapraz okumaya tabi tutulabilir.

[1] Doktora Öğrencisi/Öğretmen. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü/Milli Eğitim Bakanlığı. omurkizil@outlook.com

[i] Hüseyin Raci Efendi (2015). Zağra Müftüsünün Hatıraları: Tarihçe-i Vak’a-i Zağra. (Ed.) Mehmed Ertuğrul DÜZDAĞ. İstanbul: İz Yayıncılık, ss.13-15

[ii] Aynı eser, ss.32.

[iii] Remzi Oğuz Arık (1969). Coğrafyadan Vatana. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, ss. 12-13.

Hüseyin Raci Efendi

Editör: Mehmed Ertuğrul DÜZDAĞ

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR