Yersiz Yurtsuz

Merve ÖZGENÇ*

Amerika’nın Ortadoğu siyasetine karşı en büyük düşünsel direnişi gösteren Edward Said’in, şarkiyatçılık alanında sunduğu katkılar paha biçilemez boyuttadır. Said bugün şarkiyatçılığa eğilim göstermek isteyenlerin başvurmadan geçemeyecekleri veriler sunmuştur. Onun “Yersiz Yurtsuz (Out of Place)” adlı kitabı da otobiyografik bir eser niteliğindedir. Bu doğrultuda Edward Said’i anlamak için, dönemi kendi zihin dünyasında nasıl oluşturduğunu görebilmek gerekir. Değerlendirmede daha anlaşılır olabilmesi için gerektikçe dönemin siyasi olaylarına da yer verilecektir; ancak kitap kronolojik olarak ele alınmadığından bazı kısımların anlaşılmasının zor olacağı muhtemeldir. Ayrıca kitapta Said’in üniversite hayatından sonraki kısımlara dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Kendini bu kadar dışlanmış hisseden birisinin günümüzün mühim üniversitelerinde akademisyen olarak kabul görüldükten sonraki duygularının ve görüşlerinin anlatımı da önemli olabilirdi. Yazarın benzer konuları sık sık tekrarlaması da bir sorun teşkil etmektedir. Bir diğer eleştirilebilecek konu ise çevirinin iyi olmamasıdır.

Edward Said (Doğum tarihi: 1935, ölüm tarihi: 2003) eserini lösemi hastalığına yakalandığı vakitler kaleme almıştır ve kitabını :” Yersiz yurtsuz, büyük ölçüde yitik, ya da unutulmuş bir dünyanın çetelesi” (s.13) şeklinde nitelendirmiştir.

Yazarımızın bir kimlik çatışması yaşadığını ve kendini hiçbir yere ait hissedemediğini kitapta defalarca okuyoruz. Bu çatışma en başında ismiyle başlamıştır: Edward (Amerika etkisi) ve soy ismi Said (Arap etkisi). Akabinde kendisine, Kudüs’te doğmuş bir Arap olmasına karşın Amerikan kimliği empoze edilmeye çalışılmıştır. Durumu aktaracak olursak, babası Osmanlı Devleti Dönemi’nde, seferberliğin ilanını duyduğunda orduya katılmamak için Amerika’ya gitmiş, oradan Amerikan vatandaşlığı/pasaportu alarak ve oğluna sık sık biz Amerikalı’yız diyerek durumu benimsetmeye çalışmıştır. Babasının bu telkinlerinin en büyük sebebi ise Kudüs’ten nefret etmesidir. Ardından Kahire’de bir İngiliz Koleji olan Victoria’ya başladığında da öğretmenleri İngiliz gibi davranmaları hususunda çocuklara eğitim verdiği için Said, başka bir kimlik çatışması ile daha karşılaşmıştır.

Said dinine bağlı bir Protestan aileden geldiğini aktarmakla beraber azınlık psikolojisine de değinmiştir. Şüphesiz ki kimlik çatışmasında bu durumun payı yadsınamaz. Ailenin yaşantısı genel olarak Mısır’da içine kapanık şekildedir. 1947 yılına kadar yalnızca yazları gidilen Filistin’de ise geniş akraba ziyaretleri gerçekleştirmektedirler. Said sonrasında da Filistin’den sürülmeleriyle birlikte bir daha bu tadı alamadığından dert yakınarak, yersiz yurtsuz kalışını defalarca dile getiriyor.

Said’in annesi, bir Protestan Papazı’nın kızı ve Amerikan okullarında eğitim almış zamanın elitlerindendir. Babası ise Amerika’dan getirdiği kırtasiye malzemelerini satarak şirket kuran zamanın zenginlerindendir. Ailenin maddi anlamda gerçekten çok iyi bir yaşantısı olduğunu; yapılan yurtdışı seyahatlerinden, operalara senelik ve en önden bilet alışlarından, cemiyet içindeki durumlarından, şirket şubelerinden, çocukların özel okullarda ve ardından yurt dışında okumalarından, özel dersler almalarından net bir şekilde anlayabiliyoruz.

Said’in ailesi ilk çocuklarını kaybetmiş olmalarından dolayı Said’in üstüne düşerek oldukça dikkatli ve seçici bir şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu sebeple, Said’in yaşantısında kendi söz hakkı olmuyor, ailesi onun kararlarını önemsemiyor. Bu doğrultuda evdeki yaklaşımın da genel itibariyle emirler bazında olduğunu görüyoruz:” Piyanonu çalış Edward, çabuk ödevinin başına, vakit harcama, bir an önce kompozisyonunu yazmaya koyul, sütünü domates suyunu balık yağını içtin mi, tabağındakileri bitir, çikolataları kim bitirdi!” (s.85)  Bu koşullar altında Said’in hiçbir zaman arkadaşı da olmuyor. Hatta öyle ki, hiçbir yabancı eve gitmediğinden okuldan eve dönüş sürecinde gördüğü evlerin içini hayal etmek en büyük hobilerinden biri haline geliyor. Etrafındaki insanları da kıyafetlerinden yemek yemelerine ve konuşmalarından mimiklerine kadar gözlemliyor. Neticede ise ileriki yaşlarına kadar içe kapanık ve gözlem yeteneği kuvvetli bir çocuk olarak yetişmiştir.

Annesinin yaklaşımı da Said’in bu şekilde yetişmesine neden olmuştur. Zira onun söylemlerinde tutarsızlığın yanında, onur kırıcı ifadeler de bulunur:” Sen aslında akıllı bir çocuksun, ama kişiliksizsin, tembelsin, yaramazsın vesaire... (s.52) ”Babasının yaklaşımını ise Said şöyle dile getirmiş: “Babamın bana olan tavrında insafsızlık, ne tarafa çekeceğimi bilemediğim bir sessizlik ve her nasılsa bana asla kendimi güvende hissedebileceğim kadarını vermeyen ve çok yakın bir zamana kadar da ne bir tehdit olarak görmekten vazgeçip kafamdan atabildiğim ne de tam olarak anlayabildiğim şaşırtıcı bir cömertlikle örülü tuhaf bir sevgi anlaşılmaz bir biçimde iç içe geçmişti.” (s.53)  Said okulunda da sürekli olarak dışlandığı için başarısız bir öğrencilik hayatı geçirir, bu sebeple öğretmenleri de ondan şikâyetçidir. Bu şikâyetler de, ailesinin Said’e karşı söylemlerini oluşturur. Said’in duygularını anlatan en ilginç noktalardan birisi, babasının söylediklerinin dışına çıktığında bu durumdan inanılmaz keyif alması… Onun sözünden nadiren de olsa çıktığında otoritesini sarstığını hissetmektedir. Bunun da ötesinde kuzenleri babasına küfür ettiğinde dahi sevinir hale geliyor; çünkü bu olay babasının yıkılmaz bir otoritesinin olmadığını görmesini sağlıyor. Bu güvensiz ve huzursuz aile ortamında Said tabiri caizse yalıtılmış duvarlar arasında bir çocukluk geçirmiştir. Çoğu şeyden ilerleyen dönemlerde haberi olan Said küçüklüğünde:” Cahilliğe itildiğini” dile getiriyor. (s.160)  

Said’in Victoria Koleji’ndeyken söylediği şu sözler de onun psikolojisini çok iyi gözler önüne sermektedir: “Öğretmenlerin İngiliz olması gerekir diye düşünüyordum. Öğrenciler ise yeterince talihliyseler İngiliz olurlardı, benim durumumdaki gibi talihin uzağından yakınından geçmiyorlarsa da olmazlardı.” (s.62) Burada İngiliz sömürge gücünün toplum üzerindeki etkilerine de rastlamakla beraber Amerikan okulundayken de benzer duygular geliştirmiştir. İngiliz okulunun aşırı disiplinli ortamından sıyrılıp özgür Amerikan okuluna başladığında her şeyin daha güzel olacağını hayal etmesine karşın; yemek alışkanlıklarının, kıyafetlerinin ve davranışlarının arkadaşlarından tamamı ile farklı olduğunu görüyor. Kendini yeniden sorguya alıyor. Bu süreçte Amerika’dan gelen saat ve çorapların bile ona Amerikalı duygusuna kavuşması hususunda yardım edebileceğini düşünüyor. İngiliz okulunda Arapça konuşmanın yasak olduğunu; ancak Amerikan okulunda özel Arapça derslerinin olduğunu dile getiriyor. Arapça’yı çok iyi bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranması, onlardan olduğunu göstermek için giriştiği çabaya örnek teşkil ediyor.

Tüm bu çabalamalarının başarısız olduğunu fark etmesinin ardından içine kapanarak aslında entelektüelliğinin temellerini atmaya başlıyor. Daha fazla okumaya, daha fazla spor dalları ile ilgilenmeye ve müziğe olan ilgisini artırmaya başladığını dile getiriyor. Ki bilindiği üzere kendisi çok başarılı bir piyanist unvanına da sahiptir. Said kitapta iki benliğinin olduğundan bahsederek birincisinin şimdiye kadar bahsettiğimiz temeller üzerine dayalı, cesaretsiz, korkak, başkalarının dediklerine uyan bir benlik; ikincisinin ise ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan, birinci benlikten çok daha ayrı düşünüp yazabilen daha karmaşık bir Edward olduğunu söylüyor. İkinci benliğinin git gide daha fazla ön plana çıktığı söylenebilir. Çünkü gittiği okullarda zamanla gayet güzel başarılar elde ederek bölüm derecelerine sahip oluyor. Önce Princeton Üniversitesi ardından Harward Üniversitesi örnek verilebilir. Tüm bunlardan çıkarılan sonuç şu ki, yaşadıkları Said’i entelektüel aidiyetini bulmaya itmiştir. “ … hangi etkinliklere daha sıkı sarılmam gerektiğini, neleri yapacağımı, nelerden keyif alacağımı kestirebiliyordum… keyif alabildiğimi fark ettiğim etkinliklere balıklama daldım.” (s.325) ve “Müzik, yazın ve felsefe tarihine ilişkin okumalarım hem öğrenci hem de öğretmen olarak yapıp ettiğim her şeyin temelini oluşturdu.”(s.365)

Dönemin önemli olaylarına değinecek olursak da temelde: İkinci Dünya Savaşı, Filistin’in yitirilmesi ve İsrail’in kurulması, Nâsır yılları, 1967 savaşı, Filistin Hareketi’nin doğuşu, Lübnan İç Savaşı, Oslo Barış Süreci’ni görüyoruz. Bu olaylar çerçevesinde:

Kudüs hakkında şöyle düşünüyor: “ Kurşuni ve donuk Kudüs, dönemin siyasal olaylarının yanı sıra çeşitli Hristiyan cemaatlerinin kendi içlerindeki anlaşmazlıkların, Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki dinsel çekişmelerin iyiden iyiye gerginleştiği bir şehirdi.” (s.152)
Filistin işgal edilip İsrail kurulduğu zamanlar da tek tük Yahudi’nin sokakta dolaştığına dair söyledikleri de dönemi anlatan en güzel detaylardan biri.
Mısır’da Cemal Abdülnasır’a verilen destekte insanların düşünmeyip sorgulamadıklarını fark ediyor.
Etrafında siyaset sebebiyle ölen insanların olduğunu sonradan öğreniyor. En büyük örnek ise Doktor Ferid’in Abdülnasır döneminde İşçiler ve Köylüler topluluğuna üye olmasıyla, etrafındaki bir sürü göçmene yardım etmesine rağmen, askeri güçler tarafından öldürülmesidir.
1952 Hür Subaylar Darbesi’yle de Mısır’da hem yabancı hem zengin olarak dikkat çeken bir statüye sahip olup, milliyetçilik hareketlerinin artmasıyla Said ve ailesi tehlikeye sürüklenmiş oluyorlar.
Sayfa 194’te de Roosevelt, Truman ve Martin Luther King’e İsrail’in kurulmasını onayladıkları için nefret dolu olduğunu dile getirerek Amerika’nın ikiyüzlülüğünü ise şu olay neticesinde fark etmiştir:” Bir gün mükemmel olabilir, ertesi gün tıpatıp aynı biçimde davranmış olduğunuz halde suçlu ilan edilebilirdiniz. Söz gelimi Silk ve Alexander, rakiplerimize iyi vuruştu gibi şeyler söylememeyi öğretmişlerdi bize. Ellerine hiçbir koz vermeyin, onları asla pohpohlamayın, bırakın rakibiniz fazladan yorulsun. Hal böyleyken bir keresinde Williston Akademisi’yle oynadığımız baş başa giden bir oyun sırasında kenara alınarak güya bana daha yakın olan bir topu rakibime toplattığım için azar işittiğimi de anımsıyorum. Bu kez de bir adım da sen atsan ölmezsin herhalde diye çıkışarak beni, yargılarının kaygan zemininde sinirden için için köpürmeye mahkûm etmişlerdi.” (s.307)

Son olarak, kitabın bitişi ilginçtir; çünkü Said kitapta yersiz yurtsuzluğundan memnuniyetsiz oluşunu net bir şekilde defalarca vurgularken sonundaki itirafında ise bu durumu memnuniyet ile kabullenerek en büyük ironiyle bitirmiştir. Bu bölümü de aktararak değerlendirmeyi bitirmeyi uygun buluyorum: “Özgürlük arayışım, içimdeki alt kimliği ya da ‘Edward’ tarafından gizlenen kişiyi keşfetme sürecim ancak böyle bir kopuşla başlayabilirdi. Bu yüzden de yıllar yılı çektiğim yalnızlığa, mutsuzluğa rağmen bu ayrılığın aslında talihli bir dönüm noktası olduğunu düşünür oldum. Artık ne doğru olmak ne de yerli yerinde olmak önemli, hatta arzulanır geliyor bana. Yersiz yurtsuz dolanıp durmak, bir eve sahip olmamak, bundan böyle hiçbir yerde kendini pek de evinde hissetmeyecek olmak daha iyi. Hele de ölene kadar kalacağım New York gibi bir şehirde…”. (s.387)

* mrvozgnc@gmail.com

Edward W. Said (Çeviren: Aylin ÜLÇER)

Metis Yayınları, İstanbul, 2013, 389 Sayfa, ISBN: 978-975-342-290-1

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR