Yaratılış ve Türeyiş

İbrahim DAŞ[1]

Bir milletin temeline ışık tutup ona kuvvet veren; âdeta millî şuurun dirilişi, uyanık kalışı ve sürekli harlanışının özetidir destanlar... Fuzuli Bayat, Mitoloji hakkında ''kaosu kozmosa dönüştüren mutlak gücün öyküsü'' tanımını yapar. Bu kaosun kozmosa dönüşümü meselesinin kalıplarından birisi de destanlardır. 

Türk edebiyatına büyük hizmetleri dokunmuş ve günümüz patırtılarından geri planda kalmış bir isim; Mustafa Necati Sepetçioğlu. 1932 Zile doğumlu olan yazar, ilk ve ortaokul tahsilini burada yapmıştır. Lise öğrenimini Bursa, Tokat, Sivas ve İstanbul Haydarpaşa Lisesi gibi çeşitli şehirlerde görmüştür. 1957'de İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olmuştur. Bir Türk Ocağı üyesi olan Sepetçioğlu'nun, İstanbul zamanlarında Hüseyin Nihal Atsız ve Mahir İz gibi isimler ile yakınlığı olmuştur. Alanında yetkin edebiyatçılardan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimlerin çevresinde bulunmuştur. Arkasında pek çok edebî eser bırakarak, 2006 yılının Temmuz ayında dünyasını değiştirmiştir.

Yaratılış ve Türeyiş adlı eser, Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun, iptidâî Türk destanlarını kültürümüz bakiyesindeki zenginlikler ile yeniden ele alıp, bir bağdaştırmacılık usûlüyle Türk istiklâlinin evlatlarına sunuşudur. Bu eseri ele alış amacımız, Sepetçioğlu'nun bu sunuşuna, havsalamızca bir ışık tutmaktır.

Eserin önsözünde, çeşitli edebiyat tarihçileri tarafından, destanların bir 'çığ' mahiyetinde ilerlediği tasnifi yeniden hatırlatılır. Önsöz, genel açıklamalarla birlikte bize -daha okumaya başlamadan- kaos havasını teneffüs ettirir gibidir.

''Fakat bir ışık bu... küçücük bir ışık! Bu ışığı, haşmetini ve kaygusunu yüreğimin başında duyduğum milletimin asîl gençlerine; bilhassa, soyunun sıcak, içli, güzel heyecanları dururken soğuk, kuru ve sonu köleliğe varacak olan uzak ve yabancı heyecanlar peşinde heder olan çocuklarına armağan ediyorum.''

''Yer yer değilken su, su idi; başka bir şey yoktu.'' İlk cümleden itibaren Yaratılış Destanı ile karşılaşacağımız dimağımıza hücum eder. İlk sayfalarında, Tanrı Kara Han ile su münasebetinde, Yahya Kemâl'in ''Ses'' şiirinden “bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde” alıntısı görülür. Bu, belirtmiş olduğumuz gibi, Sepetçioğlu'nun bu eserindeki bağdaştırmacı usûlüne ilk örnektir. Kara Han, yarattığı Er Kişi ile yoldaş olarak yalnızlık girdabından kurtulur. Er Kişi'nin gönlünde bir bulanık bulutun belirip kararmasını görünce kaygılanır ve düşüncesi, onu yarattığına pişman olmaya doğru sevk olur. Burada bulanık bulutun gönlünde olması Sepetçioğlu'nun destana kattığı bir inceliktir. Er Kişinin de gurur içinde “Ferman Tanrınınsa sular benimdir!” demesi 19. yüzyılın Dadaloğlu'nu bize hatırlatır. Yaratılış Destanı'ndaki ağacın kökünden 9 insan türemesi meselesinde yine Yahya Kemâl'in “Ses” şiirinden “Bir neşeli hengâmede çepeçevre yamaçlar” dizesini alıntılar ve destanın bu sahnesine ustalıkla emzirir. Bu ağacın ve çevresinin göz alıcı parıltısını tasnif ederken, Abdülhak Hâmid Tarhan'ın “Makber” şiirinden “Her yer karanlık pür-nur o mevki” dizesini bu konu içerisine uyumluca yansıtır. Ayrıca yazarın ilk yaratılan kadın ve erkeğe, Ece ve Doğanay isimlerini vermesi, -kelime anlamlarına bakılınca- asla tesadüfî değildir. Ece'nin yasaklı meyveyi yeme isteğini Doğanay'a tekrir edişi üzerine, Doğanay'ın söyledikleri dikkatimizi çeker. Sepetçioğlu burada önce 17. asır divan şairlerinden Nâilî-i Kadîm'in ''Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin/Cihan cihan elem-i intizâre değmez mi (Ey Nâilî o ay yüzlü sevgilinin geceleyin adım adım gelişi, cihan cihan bekleyişin acısına değmez mi?)'' beyitini Doğanay'a yeni bir üslûp ile söyletir. Ardından Şeyh Gâlib'in ''Bir şu'lesi var ki şem-i cânın/Fânûsuna sığmaz âsumânın'' beyitini kısmen dil içi çevirisiyle kullanır. Sepetçioğlu'nun tasniflerindeki bu zengin içerikli kullanımları ve bunları destan içerisine emzirmesi mühim bir meseledir. Bir mesele açıkça anlaşılır ki; yazar, evvela Türk gençliğini, edebî kültürümüz içerisinde bir seyahate çıkarma amacı da güder.

Er Kişi'nin nihayetinde, kandırması ve ikna etmesiyle Ece, yasaklı meyveyi yemeye başlar, Doğanay'ı da bu işe tabiî olarak ortak eder. Bu meyveyi yedikten sonraki perişan durumu, yazar, İbrahim Alâeddin Gövsa'nın 'Atamızı Tavaf' adlı şiirinden ''Heyhat! O muhteşem kapının intizarı boş! / Sessiz nöbetçiler de heyûlâ dolaşmada'' mısralarının alıntısı ile anlatır. Bu şiirin, teminin çekirdeğinde teneffüs ettiğimiz muammâ, yazarın bu muammâyı destandaki meseleye emzirmesi, zehabımca dimağımıza millî bir îkaz görevi görmekten başka bir şey olmayacaktır. Erlik'in karanlıklar ülkesine ikinci kovuluşunda, keder, tasa ve korku içinde Tanrı'ya sığınış ve yakarışında; Türk hânende, bestekâr ve neyzen olan İsmail Dede Efendi'nin, Bekir Sıtkı Sezgin gibi isimlerin bestelediği şu dörtlüğü söyler: ''Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin/Canlarda vü tenlerde nihân hep sen imişsin/Senden bu cihan içre nişân isterdim ben/Âhir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin''. Bununla kalmayan Erlik Han'ın, karanlıklar ülkesinde, Dede Korkut'tan ''Yücelerden yücesin/Kimse bilmez nicesin?'' söylemi görülür.

Tanrı Ülgen'in yoldaşı olan Ulu Kişi, kendi kendine düşünürken Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk adlı eseri üzerinden bir söylemde bulunur. Yazar bunu yaparak Şeyh Gâlib'in değerini bize tekrar tekrar bildirir. Daha doğrusu; onun Dede Korkut olsun Mutasavvıf şairler olsun pek çok eklemeleri en yukarıda bahsettiğimiz 'çığ' meselesinin belirtileridir. Ancak bu belirtiler, bu çerçeve içerisinde gelişigüzel seçilmiş değillerdir ki olamazlar. Olduğu takdirde konu bütünlüğü dağılır. Sepetçioğlu, âdeta ince eleyip sık dokuyarak, en uygun alıntıları destan bünyesinde sindirmiş ortaya güzel bir anlam birlikteliği, güzel bir miras ve güzel bir örnek sunmuştur. Bir Kam duasını alıntılaması, aynı bölümde 'gülbank' teriminin geçmesi yukarıda bahsettiğimiz 'gönül' kelimesinin sık sık kullanılışı asla tesadüfî değildir. Destanın içerisinde bir çağrışım vazifesi gören, özenle yerleştirilmiş unsurlar gibidirler. Tanrı Ülgen'in Gün Aşan'a seslenişinde: ''Muhtaç olduğun kudret Gök Oğulda mevcuttur'' demesi de yine bariz Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni bize hatırlatır. Bütün bu çağrışımların çekirdeğinde ise gördüğümüz öz 'sevgi'dir. Sevginin önemine çok sık değinilir. Sepetçioğlu bu destana, dervişâne bir üslûp ile sevgiyi dokumuştur.

Belirttiğimiz bu örneklemeler gibi diğer İptidâî Türk Destanlarını da kendine has yaklaşımıyla yeniden ele almıştır. Kimi zaman Tanpınar, Mithat Cemal Kuntay; kimi zaman Dadaloğlu, Seyrani; kimi zaman Hacı Bayram Veli, Şeyh Gâlib ve daha nice Türk büyükleri, uluları... Bütün bunlardan yapılan eklemelerle bu destanlarımıza yeni bir soluk katan merhum Sepetçioğlu'na bilhassa Türk Gençliği'nin bir teşekkür bir dua borcu vardır. Bu soluk; millî-mânevi reflekslerimizi, duyarlılıklarımızı kireçlenmeden kurtarırcasına, bizlere vaktiyle sunulmuştur. Bakiyemizin ağacının göğermesinde rol oynamıştır.

Kitabın “Son Söz” bölümünü belirtmeden önce, son olarak işlediği Ergenekon Destanı bölümünde kurulan bağlantıyı buraya, kitaptan alıntılayarak aktarmak, onun âmâlinin efkârının daha iyi anlaşılmasında faydalı olacaktır: ''...Körükler sustu. Alev ve duman, yalabuk ve darmadağın ve gelişigüzel karıştı. Dumanlar dağıldığında bir ses, bütün Ergenekonda çınladı. Yandaki dağın doruğunda bir Bozkurt, aya karşı uluyordu. Ayın yalnızlığına, yıldızları çağırıyordu. Ayın çevresinde hiç yıldız yoktu; daha bu yanında bir yıldız, beş köşeli ve yalnız bir yıldız, pırıl pırıl ışıyordu. Birden, kurdun çağrısına doğru kaydı, ikiye ayrıldı, cümle yıldızları iki bölük yapıp ardına aldı. Doğudan Batıya bütün gökyüzünü dolaştı. Sonra yine bir oldu, beş köşeli ve yalnızdı; geldi... Bozkurtun bakıp uluduğu ayın önünde durdu. Bozkurtun başı ayı gölgeledi, ay hilâl oldu ve Bozkurt, bir zaman böylece, ay yıldıza seslendi:

Gece gülümsemesini
Bozkurt sevdâlı sesini
Yaydığında usul usul
Ay doğacak sini sini
               Yeniden dirileceğim
               Yeniden dirileceğim

Varsın buğulansın dağlar
Ovalar yaylalar pul pul
Kalmasın geride sağlar
Atlar kişneyince oğul
               Yeniden dirileceğim
               Yeniden dirileceğim

Göktürkler, o günü ve o geceyi bellediler. Adına, Ergenekondan çıkış günü dediler. Ve o gün, demiri ateşte kızdırıp hep örsün üstüne koydular; döğdüler.. Önce Hakan döğdü, sonra da beğler!

O gün o gece, demirin eriyip yol olduğu, Bozkurtun ay yıldıza bakıp bakıp ses verdiği o gün o gece, Göktürklerin Hakanı Börte Çine idi; sabahı bekleyemedi.

Göktürler bir demir yoldan Ergenekonu terketti.

Bir geceydi; gökte ay-yıldız, dağda Bozkurt ve yerde Göktürk vardı. Ucu kızıl tuğlu, kurt başlı Gökbayrak Ay Yıldıza ulaşıyordu...

Ucu kızıl tuğlu Gökbayrak elden ele ve Bozkurtun türküleri dilden dile ulaştı. Yiğit ellerde Gökbayrak, tatlı dillerde Bozkurt, gözlere ve gönüllere dola döküle yedi iklim ve dört köşeye yayıldı. Işığından yeryüzü; haykırışından ululuğuyla dolu koca bir kâinat ve gökyüzü aydınlandı, nurlandı ve umutlandı. Sonunda bir gün geldi, şafakların en güzeli bir şafakta; tan yerinin en hoş kızıllığında, ala çalan kanların rengiyle kızardı; Bozkurt, son defâ, bütün bir milleti ve milletin geçmiş ve gelecek günlerini bir arada uyarmak için, Gökbayrak ala çalan bir kırmızılıkla kızarırken, son defâ haykırdı.

Bu, Bozkurdun son görünüşüydü; son haykırışıydı. Bir daha görünmedi. Adı dillerde, kendi gönüllerde kaldı.

Ve Ay Yıldızlı al bayrak, genç.. Bir daha yorulmayacak ellerde!..''

Bu bölüm hakkında gözümüze çarpan yukarıda ele aldığımız Sepetçioğlu'nun bağdaştırmacı üslûbudur. Esasında, destan gibi, mitsel içerikli anlatılarda bir toplumun, topluluğun bilinçaltı ile karşılaşılır. O topluluğun sosyo-kültürel yaşantısı ile de alâkadar motiflere, simgelere bu anlatılarda rastlanır. Ergenekon Destanı, buna en güzel örneklerden birisidir. Yazarın Ergenekon Destanı ile yukarıda alıntıladığımız bağlantıyı kurması da bu durumu güzel özetleyebilmenin gereğindendir. Kaosun kozmosa çevrilme meselesi ve bu anlatıların arka plandaki işlevsel mahiyetini böylelikle yansıtır. Soru işaretlerine yer vermemek ister. Bir simgesel düzen hâkim kılınır. İşte Sepetçioğlu'nun da Gökbayrağın ala çalan bir kırmızılıkla kızarmasını ve Bozkurdun son görünüşü oluşunu ve Ay Yıldızlı al bayrağın bir daha yorulmayacak ellerde olduğunu söylemesi; bu bahsettiğimiz hususlar ile alâkalıdır. “Son Söz” kısmına geçmeden önce yazarın ilk sözü, son sözümüzdür:

“Bu, bir Türk destanıdır!”

''Bu destana bir son söz yazmak gerekiyor muydu? Belki...''

Yazarın son sözü, Bilge Kağan yazıtından yaptığı alıntıdır. Ulu millete en anlamlı söyleyişin bu hitap olduğunu söyler. Bir 'ilk sözü' oluşunu belirtir. Bu belirtmeyi son sözüne eklemesi, yine yazarın bu eserini tek bir nakış kaçırmamaya çalışarak ördüğünü ayan beyan gösterir.

''Ey Türk! Ey Oğuz Beyleri ve ey Millet dinle!

Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız yer delinip yarılmazsa senin ilini, senin töreni kim bozabilir?..

Türk Milleti! Titre... Ve kendine dön!''

 

[1] Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğrencisi

Mustafa Necati Sepetçioğlu

İrfan Yayıncılık Nu.:71, Bütün Eserleri, Mustafa Necati Sepetçioğlu Kültür Dizisi 7, 5.Baskı, 1998

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR