Yakup’un Kanatları

Ömer KARABAYIR*

Misli Baydoğan’ın Yakup’un Kanatları isimli öykü kitabı 2017 yılının Ekim ayında Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. On sekiz öyküden oluşan bu kitabın her satırını zevkle, dikkatle okuduk ve kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedik. Bizi kırmadığı ve açık yüreklilikle sorularımızı yanıtladığı için kendisine sonsuz teşekkürler. Keyifle okuyunuz...

 

Öncelikle bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Misli Baydoğan kimdir?

1979 Sivas doğumluyum. Çok küçük yaşımdan beri Ankara’da yaşıyorum. Aldığım eğitimler itibarıyla klinik alanda çalışan bir psikoloğum. Ruhen bir okur ve bir yazarım. İlk romanım Hatırla Beni 2014’te Berikan yayınlarından çıktı. Ardından Hu Diyen Karga (2016) ve en son Yakup’un Kanatları (2017) Ötüken Neşriyat aracılığıyla okurla buluştu. Edebiyat dergilerinde de öykülerimle ve daha seyrek olarak bazı edebi inceleme yazılarımla yer alıyorum. Özel bir vakıf üniversitesinde öğrencilere yönelik Psikolojik Danışma Merkezi’nde mesleğimi icra ediyorum.

Tarihî hikâyeler de kaleme aldığınızı biliyoruz. Özellikle “Hû Diyen Karga” kitabını okuyup da beğenmeyen yoktur sanıyorum. Peki, bir psikolog olarak tarihe ve edebiyata olan ilginiz nasıl başladı?

Ben sözel bölüm öğrencisiydim dolayısıyla Türkçe, Türk Dili, Edebiyat ve Tarih dersleri hep hayatımdaydı. Sıkılmadığım, ders gibi görmeyip okumaktan zevk duyduğum alanlardı. Ders dışında çok kitap okurdum. Okudukça insanın merak ve ilgi alanları genişliyor haliyle… Liseden sonra bir siyasi görüş şekillenme sürecine girince biraz daha amaçlı tarih okumaya başladım denilebilir. Derken üniversite ve yüksek lisans yılları, ardından çok yoğun iş temposu ile uzunca bir süre sadece okur olarak kaldım. Sonra bir noktada her şeyi bir kenara ittim ya da  ikinci plana aldım diyelim ve önceliği hep istediğim yazma işine verdim. Hû Diyen Karga’nın oluşma düşüncesi Selçuklu Tarihi hakkında çeşitli kaynakları okurken kendiliğinden meydana geldi. Hissettiğim aidiyet duygusunu ve gönül bağını gençlere de aktarmalıyım gibi bir istek doğdu. Başarabildimse ne mutlu…

Kısa zaman içerisinde üç kitabınız yayımlandı. En başarılı olduğunuzu hissettiğiniz çalışma hangisiydi? Olumlu anlamda en fazla geri bildirimi hangi kitabınız için aldınız?

Başarılı olarak demeyelim de ilk yayınlandığı için Hatırla Beni hayatımda çok özel bir yere sahiptir. O bir gönül borcunun ödenmesiydi. Yazdım, yayınlandı ve sonrasında içimdeki barajlar kalktı, tıkanıklık geçti, hızla ve sürekli yazma pratiği oluştu. Çok şükür ki her üç kitaba da yazmaya devam etmemi sağlayan güzel geribildirimler aldım ve almaya devam ediyorum ama Hatırla Beni için gelen tepkiler de çok şaşırtıcıydı. Sevmeyenler illa ki olmuştur ama sevenler çok duygusal dönüşler yaptılar. Halen bana bir yerlerden ulaşıp devamı gelecek mi ya da kitaptaki falanca karakter şu anda ne yapıyor, lütfen kavuştuklarını söyleyin çünkü ben uyuyamıyorum, günlük hayatıma devam edemiyorum diyenler oluyor. Bazı filmlerde pek çoğumuz ağlarız ama kitap okuyup bu kadar ağlamak ve yazarından hesap sormak yine Türk okurunun bence biricikliğiyle ilgili… Biz duygusal ve samimi bir milletiz. Mutsuz sonlara tahammülümüz de hiç yok…

Türk Mitolojisinde “kartal”ın önemli bir yeri vardır. Atalarımızın ve hâlen Kırgızistan’daki Türklerin avcılık ve spor faaliyetlerinde kartallardan yararlandıkları malumdur. “Yakup’un Kanatları” öyküsünü yazarken bu gelenekten etkilendiniz mi?

Tam olarak bu gelenekten etkilendim. Bir Kırgız öyküsü okudum derginin birinde... Avcı olarak eğitilmiş bir kartalı anlatıyordu. Sonra merak edip bu nasıl bir iştir diye incelemeye başladım. Baktım bizde de devam edenler var ama daha çok atmaca ile yapılıyormuş. Ben hayvansever bir insan olarak modern dünyada avcılığın artık yaşamsal bir faaliyet olmadığını düşünüyorum. Özellikle de şehir merkezinde yaşayanlar için… Spor olarak kabul etmem de mümkün değil. Dedim bu işi yapanın yaptığı yanına kâr kalmıyordur ve oradan Yakup’un Kanatları şekillendi, ki öyküde okumuşsunuzdur, şahincilik yapan Yakup için akıl sağlığı ile ödenen bir bedel söz konusudur. Kaldı ki bizim kültürümüzde de avcıların akıbeti genelde ibretlik olur derler.

Öykülerinizde çeşitli sosyal sorunlarımıza dair izler görüyoruz; kadınlara yönelik şiddet, aile kurumundaki çatlaklıklar, çocuklarımızın yaşadığı bazı problemler gibi. Bu sorunları dert edindiğiniz kesin, ancak sizi bu kitabı oluşturmaya iten başka sebepler var mıdır, var ise nelerdir?

İşim gereği ben hep hayatın ve diğer insanların, insanın ruhunda açtığı yaralarla uğraşıyorum. Eğitimini aldığım şekilde danışanlarımın günlük hayatlarını aksatan düşünce alışkanlıklarına, acı vermeye devam eden anılarını ele alma pratiklerine ve duygusal zorlanmalarına odaklanıyor ve kendi kendilerine duygusal olarak büyümelerine bir anlamda rehberlik ediyorum. Çok uzun süre benzer sorun örüntüleriyle çalışınca toplumdaki psikopatoloji haritalarına dair ister istemez bir çerçeve beliriyor insanın zihninde. Kitabın başındaki “yaralı çocuklara” ithafı biraz bununla ilgili… Tüm öyküler kurgusal ancak yaralar, dertler ve acılar anonim…

Yine öykülerinizden hayvanlara şiddet hususunda da duyarlı olduğunuz anlaşılıyor. Özellikle “Sülbiye Teyze” ve “Babamı Yedim” isimli öykülerde bu durum hissediliyor. Ayrıca on sekiz öykü arasından “Yakup’un Kanatları”nı kitaba isim olarak seçmeniz ve “Hû Diyen Karga”da kitabı bir karganın ağzından anlatmanız hayvanlara olan sevginizi gösteren etkenlerdendir diye düşünüyorum. Sizin de evinizi paylaştığınız bir hayvan var mı? Sizce hayvanlara karşı gösterilen duyarsızlık problemi nasıl aşılır?

Kedim var ve kendisini çok seviyorum. Yaşım ilerledikçe hayvanların Allah’ın dilsiz kulları olduğunun bilincine daha çok varmaya başladım ve bireysel olarak onları doyurmak, bakmak, eğer mümkünse zarar görmelerini önleyebilmek için sorumluluk duyar oldum. Sosyal medyadan görebildiğim kadarıyla insanlar hayvanlara çok duyarlı olanlarla, onlara akıl almaz şekilde eziyet edenler olarak ikiye ayrılmaya başladı. Küçük yaşta verilecek eğitimler ve sadece hayvanlara değil diğer insanlar ve bitki örtüsü için de genel olarak sorumluluk duygusu verecek bir müfredat belki faydalı olabilir ama sadizm ruhsal bir bozukluk belirtisi… Sonradan düzelmesi konusunda çok iyimser değilim. Hayvanlar, çocuklar ve ağaçlar kendilerini koruyamazlar, akıl baliğ insanların gözetimine, merhametine muhtaçtırlar.

Ülkemizde “kadına şiddet” maalesef ciddi ve önü alınamayan bir sorun hâline geldi. Siz de “Divan” isimli öykünüzde bu soruna değiniyorsunuz. Öyküde “baba”nın polislere yaptığı savunma, kadınların ve çocukların sindirilme, sessizleştirilme durumları her gün haberlerde karşılaştığımız acı hâdiselerle birebir benzerlik gösteriyor. Bunun dışında “Overlokçu”, “Seyyale’nin Kaderi” ve “Karanlık Sabahlar” öykülerinde de kadının aldatılması temasına dair izler var. Sizce tüm bu sorunların çözümü yolunda neler yapılmalıdır?

Şimdi biraz tepki almayı da göze alarak şunu söylemek istiyorum, ben bunları, özellikle sonradan söylediklerinizi çözüm gerektiren sorunlar olarak görmüyorum. Bunlar vaka. Varlar. Ben bir yazar olarak gözlemliyor veya bir insan olarak tanık oluyorum. Her sorun çözülemez. Ama burada tabi aile içi şiddeti bir kenara ayırmak lazım. Burada çocukları ve tek başına çözüm geliştiremeyen kadını korumak devletin, komşuların, akrabaların, hepimizin görevi. Şiddetin aile mahremiyetinden çıkması ve emniyet teşkilatımızın bu konuda kararlı olarak vizyon değişikliğine girmesi gerekiyor. Şiddet uygulayan insanlar, esasen duygusal olarak güçsüzlerdir ve temel korkularıyla yüzleşemezler; sevilmemiş, ihmal edilmiş, çok büyük ihtimalle kendileri de benzer şekilde istismar edilmişlerdir. Devletin yaptırım gücünü hissettirmek, önlerine gerçek bir sınır koymak gerekir. Yoksa durmaları için bir gerekçeleri olmaz.

Kitabınızda çocuk psikolojisini de ele aldığınız görülüyor. “Seyyale’nin Kaderi” öyküsünde hasta bir çocuğun annesinin çilesini ve çaresizliğini çok iyi yansıtmışsınız. “Cinsel istismar” çağımızın en önemli sorunlarından biri hâline gelmiş durumda. Çocuklar arasında yaşandığında ise daha tehlikeli sonuçlar doğuruyor, dolayısıyla daha dikkatli hareket etmek gerekiyor. Bu ve bunun gibi kötü alışkanlıkların çocuklarımız arasında hızla artmasının sebepleri neler olabilir?

Medya. Çocuklar aşırı uyarılıyorlar, çok küçük yaşta insan ve hayvan cinselliğine maruz kalıyorlar. Doğrudan olmasa bile ima yoluyla sürekli cinsel içerikli mesaj bombardımanı altındalar. Merak ediyorlar. İnternetten araştırıyorlar ve birbirlerini bir laboratuvar gibi kullanıyorlar. Merak motivasyonu her zaman zarar getirmiyor ama güç bakımından dengesizlik varsa işte orada zorlama ve taciz söz konusu olabiliyor. Bu o kadar zor bir durum ki. Klinikte karşınıza geldi diyelim, bakıyorsunuz ikisi de daha küçük. Mesela biri on beş diğeri sekiz dokuz yaşında. İstismar mı evet. İkisi de çocuk mu, ona da evet. Teyze çocukları mesela… Küçüğü korurken diğerini ıslah etmek zorundasınız ve bunu mümkünse hane içinde çözmeniz gerekiyor. Veya diyelim büyük çocuk akraba değil, ama bakınca o da çocuk. Bunlar içinden çıkılması zor ikilemler. Ama toplumsal gerçekliğin parçası. Yok saymamak, görmezden gelmemek gerekiyor. Bu bile başlangıç için yeterli olabilir.

Kitabınızda can verdiğiniz karakterler gerçek hayattan mı, diye sormayacağım. Zira öykülerin birçoğunda, bir bakmışız kendimizi okuyucular olarak karakterlerin yerine koymuşuz. Yani öykülerde temel olan bu hususu ustalıkla başardığınızı söylemeliyim. Toplumsal meselelerimize değinirken bizleri hem hüzne hem de sorgulamalara itiyorsunuz. Ama yine de şunu sormadan edemeyeceğim: Mesleğiniz gereği karşılaştığınız sorunlar kitabınızın oluşmasında ne kadar etkili oldu?

Kendi danışanlarımın mahremiyeti konusunda çok hassasım. Bazı örnekler var, kimseyi kınamıyor ve kişisel bilgileri tahrif ettikleri sürece psikoterapi öyküleri yazanların işine karışmıyorum. Zaten bana soracak değiller. İsteyen herkes “bakın ben ne kadar iyi bir psikoloğum ya da psikiyatristim, bana daha çok gelin, daha çok para kazanayım, daha meşhur olayım” motivasyonuyla istediği kadar kitap yazabilir. Herkes ne yapacağını, neyin doğru olup olmadığını kendisi bilir. Ancak benim için etik bir konudur bu, hiçbir danışanımı edebi çalışmalarıma taşımam. Belki ancak eğitim amaçlı kaleme alınmış bir çalışmada örnek teşkil etmesi bakımından bazı vaka öykülerine yer verilebilir. Çünkü bunlar eğlencelik konular değildir. Kendi mahremiyetimi de aynı şekilde dışarıda tutarım. Çağrışımlar olabilir ama yazdıklarım içinde doğrudan doğruya kişisel anıma referansım hiç yoktur. Ben zaten gerçeklikten, edebiyat kurmacasına sığınan bir insanım o yüzden gerçek hikayelerle pek fazla işim de olmuyor… Biyografi filan yazdığımı bile hayal edemiyorum mesela… Ceza gibi olur bana…

Mesleğinizi bilmeyen birinin, kitabınızı okuduğunda, psikoloji eğitimi aldığınızı tahmin etmesi güç olmaz diye düşünüyorum. Özellikle “Rüya Yapıcısı” adlı hikâye olmak üzere, kitabın tamamında psikolog kimliğinizin etkisi açıkça hissediliyor. Eserinizi meydana getirirken bu hissiyatı vermek için özel bir çaba sarf ettiniz mi?

Etmedim. Seçme şansım olsa yazarlık dışında bir uğraşım olmasın isterim ama hayat şartları buna uygun değil. Yaptığınız iş, tüm okumalarınız zamanla zihninizin çalışmasını biçimlendiriyor. İşin aslı ben günlük hayatında çok fazla psikolog gibi yaşayan birisi miyim pek emin değilim o nedenle yazarken de psikolog gibi yazmak gibi bir niyetim olmuyor. Mesleğim sayesinde tarafsızlık ve insana dair olanı olduğu gibi kabul etmek, önyargılardan sıyrılmak gibi kazanımlarım olduğunu inkar edemem. Bu, kalemimi olumlu etkiliyor. Onun dışında konuyla çok ilgiliyseniz ve yeterince çok okur, araştırırsanız, bir süre sonra siz de bir psikolog kadar psikoloji bilirsiniz. Psikoterapi elbette daha farklı bir süreç, kastettiğim o değil.

Kendinizi tanımlarken psikolog kimliğiniz mi yazar kimliğiniz mi daha ağır basmaktadır?

Yazar. En azından artık öyle… Fakat nankörlük de etmek istemem, psikolog kimliğimle de insanlara hizmet edebilmeye devam etmem gerektiği sürece bundan geri durmam.

“Bir din kültürü öğretmeninin tek görevi, dinî sorumlulukları vaaz etmek ve sınav öncesinde ezberlenmiş, yaşam boyu anımsanmayacak kuramsal bilgilerle, hiç bilmedikleri bir coğrafyanın, aralarında bir gönül bağı hissedemedikleri insanlarını anlatan söylencelerle çocukları şişirmek olamazdı.” diyorsunuz Besim Bey’i anlatırken. Bu tanımlama, kitapta en çok hoşuma giden cümle oldu. Besim Bey; âdil karakteri, anlayışı, vicdanı ve öğrencilerine karşı tutumuyla saygı duyulması gereken bir eğitimci modeli olarak karşımıza çıkıyor. Sizce bu tür eğitimcilerimizin varlığı yeterli düzeyde midir? Yeterli olmadığını düşünüyorsanız, eğitim sistemimizdeki çatlaklarda “Besim Hoca”ların yetersizliği ne kadar etkilidir?

Toplumda yeterince Besim Bey yok ki eğitimciler arasında olsun… Burada pek çoğunu sevgiyle hatırladığım kendi öğretmenlerimi anmak isterim. Çok şanslıydım bu konuda… Hep minnetle ve hayırla yad ederim adlarını… Öğretmen çocuğun ve ergenin hayatında önemli bir rol modeli. Bugün toplumda gördüğümüz aksaklıklarda sevgisiz ve ilgisiz ya da sevgisini sağlıklı olarak veremeyen anne ve babalar kadar öğretmenlerin de kuşkusuz payı vardır.

Maalesef dilimize sürekli yabancı kelimeleri sokarken, bir yandan da kendi kelimelerimizi kaybediyoruz. Bu nedenle eserinizin dördüncü hikâyesinin başlığını gördüğümde şahsen çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum: “Ök”. Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bu kelimeyi gündeme aldığınız için teşekkür ederim. Bugün Dil Kurumumuzun bile duyarsız kaldığı sözcüklerimiz çoğunluktayken, bu gidişatın önüne geçebilmek için, okuyucularınıza, nasıl önlemler almalarını önerirsiniz?

Öksüz sözcüğünden yola çıkarak ana soyu olarak ele aldım Ök’ü ve sonuçta anlaşıldı ki doğru bir akıl yürütmeymiş. Dede Korkut, Orhun Yazıtları, destanlar, Divan-ı Lügat-it Türk, Kutadgu Bilig, şimdi aklıma gelmeyen pek çok kıymetli hazinemiz var. Zorunluluktan değil de meraktan açıp bakmaya başladığımızda arkası kendiliğinden gelir. Sosyal medya diline kapılmamak lazım. Aynen, kanka gibi gençler arasında illet gibi yayılan ifade salgınları var. Kahroluyorum duyunca. Ortam uygunsa uyarıp düzeltiyorum. Dile üşenmek olmaz. Dil doğrudan düşüncenin günlük yaşamımıza yansıması. Kısa yollara alışırsak zaman içinde düşünce tembelliği de başlar. Az düşünen, kısaltmalarla konuşan, her şeye aynen, hayırlısı diye karşılık vererek hayatta kalabilen insanlar haline geliriz. Konuşmak bedava. Sözcükler neredeyse sınırsız. Okuyalım, öğrenelim, konuşurken kullanalım. Günde iki yüz kelime ile hayatını sürdüren insan topluluğuna millet mi denir Allah aşkına?

“Muhammet Can”. Her gün vatan uğruna yitirdiğimiz canlarımızın timsali. Yüreğimizi yakan “can”larımız, şehitlerimiz için şükrandan öte söylenecek pek bir şey yok, ama millet olarak huzura kavuşacağımız günlere dair inancınız ne güçtedir?

İnancımız, elhamdülillah imanımızdan gelir. İman etmeyenleredir güçlük. Onlara hidayet dilerim…

“Hatırla Beni”, “Hû Diyen Karga” ve “Yakup’un Kanatları” olmak üzere üç harika eser meydana getirdiniz. Dolayısıyla okuyucularınızı bir sonraki çalışmanız için ciddi bir beklentiye soktuğunuz aşikâr. Aklınızda yakın zamanlarda yeni bir kitap çalışması var mıdır? Bir sonraki kitabınızın türü yine hikâye veya roman mı olur?

Şu anda bir roman ve ayrıca gençler için kaleme aldığım, piyasadaki kişisel gelişim saçmalıklarını yeren, yererken de bazı sorunlara ışık tutabilecek bir destek kitabı yazmaya çalışıyorum; inşallah biter de önceden söylemiş olmak mahcubiyet vesilesi değil, müjde kabilinden sayılır. Ayrıca güzel sözleriniz için çok teşekkür ediyorum.

Son olarak yazar olmak isteyenlere ne gibi önerileriniz olabilir?

Belirli bir doygunluğa erişene kadar on okuyup bir yazmalarını öneriyorum. Akıllarına çok okumak deyince ne geliyorsa, onu en az ikiyle çarpıp öyle okusunlar. Her türü okusunlar. Sadece kitap değil, edebiyat dergileri, eleştiri de okusunlar. Yarışmalarda kendilerini deneyebilirler. Yazarlık okullarına inanmıyorum. Oturup fazladan beş on kitap okusalar, ondan daha yararlı olacaktır. Bir de bu iş hobi değildir. Mükafatı daha çok manevi, adanmışlık isteyen bir uğraştır yazmak. Biz de elimizden geldiğince bu yolda çalışıp çabalıyoruz. Hiçbir zaman “ben oldum” demek mümkün değil, iyi ki de değil… Ömrümüz yettiğince ve sağlığımız elverdiğince ayrı düşmeyiz inşallah…

*Bilgisayar ve İstatistik Mezunu, İstanbul Üniversitesi AUZEF Tarih Lisans Öğrencisi, omerkarabayir@windowslive.com

Misli BAYDOĞAN

Ötüken Neşriyat, 1.Baskı, İstanbul, Ekim 2017, 168 Sayfa, ISBN:978-605-155-619-2

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR