Türkiyedeki Fikir Tartışmaları Dahi Batıyı 20-30 Yıl Geriden Takip Etmektedir

Semih GÖNÜL

Ömer KARABAYIR

Ümit ÇALIŞKAN

Dünyanın çeşitli üniversitelerinde hem eğitim gören hem ders veren, Türklüğü her alanda başarıyla temsil eden, ömrünün her ânını mücâdele içinde geçiren devrin en önemli mütefekkirlerinden Sayın Prof. Dr. İskender Öksüz ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Biz sorduk, hocamız yanıtladı. Bizi geri çevirmediği için kendisine Kitap Şuuru âilesi adına çok teşekkür ederiz. 

 

Dünün dünyasında komünizm, milliyetçiliği yutmak isteyen bilimsel bir kılıf olarak topluma sunulmaya çalışıldı. Bugün aynı oburluğu Siyasal İslâm'ın bütünü parça parça edip tekrar tek millet dönüştürmesiyle yeni bir mozaik millet yaratma çabası olduğunu görüyoruz. Birbirinden farklı olan bu iki ideolojinin Türk milliyetçiliğine karşı benzer bakış açısını taşımasını nasıl yorumluyorsunuz?

Dinbazların millet dedikleri şey millet değil. Onlar millet dedikleri zaman bir halifenin altında, halifenin hüküm sürdüğü insan topluluğunu kastediyorlar. Halife kimin halifesi? Edeplice söylersem halife peygamberin halifesidir. Peygamber halife falan tayin etmemiş. Fakat Emevîler kendilerine doğrudan Allah'ın halifesi diyorlar ve mühürleri var, Halifetullah diye.

Tabiî komünizmin bilimle bir ilgisi olmadığı gibi, siyasî ümmetçiliğin de dinle ilgisi yok. İkisinin de ortak vasfı kozmopolit olmaları. Siyasî ümmetçileri, Erol Güngör'ün çok güzel bir sözü tarif ediyor. O sözden ne anlıyoruz? Siyasî ümmetçiler hâkim milletin egemenliğini kabul etmezler. Kendilerini başka türlü görürler ve onu devirmek için İslâm'ın şampiyonu gibi gösterirler kendilerini. Bu belli bir güce erişinceye kadardır. Eriştikten sonra esas iç yüzlerini ortaya çıkarırlar.

Bir kısım aydınlar tıpkı su gibi bulduğu kanallarda akarken oturduğu masanın kirasını denkleştirmek için beylik laflar etmekten ekmek parası namına çekinmiyorlar. Son zamanlarda dünyada milliyetçiliğin kalmadığını, çağdışı bir düşünce olduğunu söyleyen aydınlar var. Sizce bugünün dünyasında milletler ölmüşse Türk milliyetçileri ilkel birer homo sapiens midir?

Tom Nairn milliyetçiliğin altın çağının henüz gelmediğini söylüyor. Dışarıya baktığımız zaman yayınlarda milliyetçiliğin azgınlaşmasından, yükselmesinden şikâyet ediliyor. Macaristan'da, Fransa'da, Almanya'da... Trump da öyle. Bunu söyleyenlere hangi gezegenden bahsediyorsun diye sormak lazım. Fukuyama'nın Kimlik diye bir kitabı çıktı Eylül'de. Ekim'de de Amerika'da çıktı aynı kitap, ayrı iki alt başlıkla. Ben hemen edindim kitabı. Bir zamanlar mücadele ezilen proletarya adına konuşanlarla hürriyet altında değerlerimizi korumak adına konuşan gruplar arasında geçiyordu. Bu sırada bunlar hep milliyetçiliği de göz önünde bulundurmak zorundaydılar. Hitler ve Mussolini'den sonra milliyetçilik ortadan kalktı, diyor. Yirmi birinci yüzyıldan itibaren bunlar ortadan kalktı ve milliyetçilik hâkim oldu, diyor. 1985'ten sonra milliyetçilik üzerine yayınlanan makaleler daha önce yayınlanan makalelerin toplamından fazla, çok yoğun. Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra orada milliyetçilikler ortaya çıkıyor. Azar Gat’ın tabiriyle imparatorluklar milliyetleri yutan kara delikler gibidir, fakat imparatorluk sona erdikten sonra bu kara deliğin yuttuğu milliyetler ortaya çıkıyor. Sovyetler yıkılınca hem Avrupa'da Macaristan, Romanya hem de Asya'da bizimkiler çıktı. Onu bırak emperyalistlerin, İngiliz İmparatorluğunun, Fransızların Kuzey Afrika'sı... Onların hâkim olduğu bölgelerde milliyetler ortaya çıktı bu sefer. Dolayısıyla emperyalizmin sona ermesinden sonra, Sovyetlerin sona ermesinden sonra dünyada eşine rastlanmamış bir milliyetçilik çoğalması oldu. Yolsuzluk hırsızlık değildir diyen, milliyetçilik çoktan bitti diyen bir din adamı var. Bunların kafalarının içinde bir yapı var. Dışarıya, tabiata baktıkları zaman, oradan gelen ışıkları alıp çözümleyeceklerine, kafalarının içindeki yapıyı projektörle dışarıya yansıtıyorlar.

Anayasalar milletleri tarif ederken hiçbir etnik unsuru dışarıda bırakmayacak şekilde çerçeve içine alır ve bunu bir dil ile yapar. Yüksek kültürün temelinde de ortak dil var. Ayrı dil ayrı bir millet yaratmanın yolunu açar ve böylece devlet babanın kollarından kanatlanıp uçanlar olur. Ters açıdan ele alalım isterseniz. Babanın kucaklayıcı olduğu bir evde ayrı bir eve çıkmak isteyen bunu hangi dille söylerse daha münasip olur? Dil, kültür tek başına evi ayakta tutmaya yeter mi, yoksa ortak bir kökün olması mı daha iyidir?

Hayır, hangi anayasa? Ben sana Yunan anayasasından bir cümle söyleyeyim. Helenler kanun önünde eşittir. Batı Trakya'da Müslüman Helenler yaşıyormuş. Neden öyle? Çünkü din devlet iddiası, egemenlik iddiasına götürmüyor. Ama millet dediğin anda veya etnisite dediğin anda egemenlik iddiası doğuyor. Amerika, Orta Asya Türkleri denmesini istemiyor. Bizim bir arkadaşımız böyle söyleyince direktöründen fırça yemiş. Orta Asya Türkleri değil Orta Asya Müslümanları diyeceksin, demiş. O zaman istediğin gibi bölebilirsin. Millet ismi söylediğin zaman o egemenliğe götürüyor. Büyükelçi de geçen gün öyle dedi ya. Kominite, topluluk, dediğin zaman Kıbrıs Türk topluluğu, özellikle Müslüman topluluğu olabilir. Fakat Türk halkı dediğin zaman işler değişiyor. Türk demez Müslüman dersen darmadağın olmuş oluyor.

Devletin işlemesi için, endüstrinin yükselebilmesi için sen bir emir yazarsan, oradaki adamın sen gitmeden onu okuyup anlaması lazım. Bu da ancak yüksek kültürle mümkündür. Dil, milleti doğurur; millet, devleti yapar; devlet, dönüp dili kuvvetlendirir. Dil birliği olunca bu ortak destanlara, mitolojiye uzanacağı için bir köken birliği intibaı veriyor. Bağlılığı arttırıyor. İnsanların genetiğinde milliyetçilik var. Millet bir kavramdır, milliyetçilik genetiktir. İbni Haldun, insanlar akrabalarını tutarlar, akrabalık derecesi ne kadar yakınsa o kadar çok tutarlar, diyor.

Eğitim taslağındaki temel ilkeler neler olmalıdır? Eğitim ile zekâ puanı arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

İlk önce ve her şeyden önce değerlerin öğretilmesi gerekir. Dilimizdir, edebiyatımızdır, tarihimizdir, bunların verilmesi lâzım. Zaferlerle beraber mağlubiyetlerin, başarılarla beraber başarısızlıkların objektif bir şekilde öğretilmesi lâzım. Ondan sonra kavram eğitimi gereklidir. Kavramları kavrayabilir hâle getiren kafalar yetiştirmek lâzım. Gelişim psikolojisi ve yetişkin psikolojisinde var bu. Lynn ve Vanhanen diye iki profesör geri kalmış ülkeler aptal oldukları için geridir, diyor. IQ'larla GSMH arasında yüksek bir korelasyon buluyor. Flynn diye bir başka hoca IQ testlerinin on yılda bir üç puan yükselebildiğine dikkat ediyor. Yüzyılda otuz puan yükseliyor, korkunç bir şey. Yani 100 yıl önceki İngilizler şu anki İngilizlere göre moron. Bu yüzde, İngiltere ortalamasıdır. IQ testleri eğitimden bağımsız değil.

Evrimin Müslüman âlimler tarafından öcü olarak görülmediğini söylüyorsunuz. Ancak evrim gerçeği tanrısal bir yaratmanın olmadığını söylerken Müslüman âlimlerin böyle bir şey söylemiş olması bana biraz tuhaf geliyor. Âlimler tekâmül ve benzeri fikirlerini çeşitli eserlerinde anlatmışlar, ancak bunlar evrimi bilimsel bir temele oturtmamışlar, sadece fikir olarak kalmış. Evrim gerçeğini savunurken dinde varmış gibi bir hava içerisinde bulunmak bana göre doğru değildir. Din ve bilim birbirinden ayrı düşünülmesi gereken iki farklı yapıda. Biri sorgulama ve şüpheyi öne çıkarırken diğeri dogmalarla kontrol altına almayı önemser? Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

İbni Haldun'un, Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın evrim için anlattıkları Aristo'danmış. Bu konuda Hayreddin Karaman’ın açıklamaları vardı, Allah Hayreddin Karaman’ın dediği şekilde mi yaratmak zorunda, başka türlü yaratamaz mı? Allah'ın Darwin'in söylediği şekilde yaratması yasak mı? Evrim tanrısal bir yaratmanın olmadığını söylemiyor ki. Neden Darwin'in anlattığı şekilde yaratmasın Tanrı? Evrim tanrının yarattığını göstermez, yaratmadığını da göstermez. Stephen Jay Gould örtüşmeyen müfredatlar, diyor. Dinin müfredatıyla bilimin müfredatı örtüşmez, diyor. Ona katılıyorum.

Politikalarını Türk milliyetçiliği üzerinden şekillendirdiklerini söyleyen partiler için demokrasi gerekli midir? Liderler tekçi bir yapıda oldukları için kendisine rakip olarak gördükleri rakiplerini eleyebilir. Onların ''biz'' dedikleri kavram kendi potasında eritebildikleri kişilerdir. Ürkütücü ütopyada (1984) olduğu gibi daima kontrol altında tutmaya çalışarak birlik ve beraberliği korumak istediklerini söylerler. Ancak kalkan eller önce liderin bir hareketine odaklıdır. Böyle bir yapı içerisinde demokratik mücadelenin varlığını nasıl görüyorsunuz? Partiler ne kadar demokratikse Türkiye de öyle yönetilir diyebilir miyiz?

Diyebiliriz. Partilerin milliyetçi olmalarıyla olmamaları arasında doğrudan bir bağ yoktur. Milliyetçilerin milletin sesine kulak vermeleri gerekir. Bu da demokrasi demektir. İstişare etmeleri lâzımdır. Ama milliyetçiyim diyen partiler bırakın milletle istişareyi genel idare kurullarında, başkanlık divanlarında bile istişare etmiyorlar. Bunun milliyetçilikle bir ilgisi yok. Öyle liderler biliyorum ki canlarını sıkan bir lâf edildiğinde başkanlık divanından kalkıp orayı terk ediyorlar. Dinlemeye tahammülü yok.

Komünizmin, Türk Milliyetçiliğine karşı sağlamış olduğu psikolojik üstünlük durumu hâlâ alaşağı edilememiş durumda. Ülkemizde komünizm tehlikesinin ortaya çıktığı dönemlerde çok mücadele verildi. Mücadele süresince Türk milliyetçilerinin ilme olan mesafesini o dönemler için belki anlayışla karşılamak mümkündür. Ancak Türkiye'deki komünistlerin dayanak noktası olan Sovyet rejimi dahi yıkıldığı hâlde, milliyetçilerin ilimde ve bilimde sol cenaha göre hâlâ geride olduğuna inanıyorum. Bu durumun sebebini yalnızca teröristleri "karşıt görüş" olarak lânse eden basın-yayına, üniversitelerdeki terör propagandalarına karşı gösterilen müsamahaya, vb. bağlamak kolaycılık olur diye düşünüyorum. Öte yandan, 75-77 yıllarında kaleme aldığınız TMFS'nin Panama Yayınları'ndan çıkan ikinci baskısında, "İdeolojiler Savaşı ve Türkiye" başlıklı bölümün sonundaki araştırma konuları arasında, "İçinde bulunduğunuz ülkücü çevrenin eğitim yeterliliği bakımından bir değerlendirmesini yapınız." (TMFS; s.59) diyorsunuz. Aradan kırk yılı aşkın süre geçtiği hâlde, benim değerlendirmeme göre eğitim konusunda hâlâ yetersiziz. Aynı değerlendirmeyi biz, siz değerli hocamızdan rica etsek bize neler söylersiniz?

Komünistler daha üstün değil. Bilimde değil ancak entelektüel şuurda yani düşüncelerin algılanmasında, işlenmesinde geriydi. Bunun bir sebebi, yetmişlere kadar şehirlidir ve tahsillidir. Köyden şehre hızlı göç yüzünden çoğunluk kır kökenine döndü. Komünistler üstün değildi orada, Batıcılar üstündü. Çünkü şehirde Batıcıların etkisi daha fazlaydı. Eğitimde de Batıcıların etkisi daha fazlaydı. Batıcıların entelektüel olarak komünizmle araları iyiydi. Avrupa'da da öyleydi. Bizimkiler özellikle Fransa'dan etkilenmişlerdir. Nitekim Amerikalılar komünizmle mücadele için evvelâ Avrupa'daki solculara dayandılar. Özellikle Fransız solcularına dayandılar. Meselâ Aldatan İlâh diye bir kitap vardır. Bir zamanın komünistlerinin Sovyet komünizminin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlattıkları bir kitaptır ve CIA tarafından çıkarılmıştır. O yüzden Amerikalılar bizde solcuları tutar görünür. Çünkü Amerikalılar Avrupa'ya geldikleri zaman mağlup ettikleri şey faşizmdi. Tutup komünizme karşı milliyetçiliği savunmaları beklenemezdi. Onlar komünizme karşı entelektüel solculuğu savundu. 1970'lerde Amerikan tesirinden başka bir de Rus tesiri geldi bizim üzerimize Reiner doktrini vasıtasıyla. Şimdi nasıl buluyorum? 1980'de çok güçlüydü entelektüel gelişmesi Türk milliyetçilerinin. Aylık fikir ve sanat dergisi olan Töre'nin on dört bindi tirajı vardı. Şu an nüfus iki katına çıktığı hâlde böyle bir dergi yok. Benim Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi kitabımın ilk baskısının satışı yedi bin beş yüzdü. Bu hem Sovyetler Birliği için hem Amerika Birleşik Devletleri için hoşlanılacak bir gidiş değildi. 1980 İhtilâlini onlar yaptılar bizi durdurmak için. Başardılar. Şimdiki dağınıklığın sebebi de odur. Toparlanamaması için her türlü tedbiri de alındı.

TMFS kitabınızda siyasî ümmetçilerin memleketimiz için 20. asrın ikinci yarısında doğrudan bir tehlike teşkil etmediğini ifade ediyorsunuz. Bu durumu İslâm dininin skolastiğe kapalı olmasına dayandırıyorsunuz. (TMFS; s.152) Kitabı bugün veya bundan sekiz-on yıl önce yazmış olsaydınız, Türkiye'de skolastik düşünce hakkında neler söylerdiniz? Fethullahçı Terör Örgütünün, skolastiğin ana ve ikinci özelliklerini taşıdığını düşünebilir miyiz?

1980'e kadar bu tespit doğrudur. 1980'de gelenler milliyetçileri ezdiler. Solu da ezdiler, fakat esas milliyetçileri dağıtıp ezdiler ve siyasî ümmetçiliği teşvik ettiler. 12 Eylül'de açık teşvik vardır. Onları ezmediler. Kitabı ben 1970'de yazdım. O zaman sesi sedası çıkmazdı bu mollaların. Kayda değer bir güçleri yoktu.

Yukarıdaki soruya paralel olarak, Türkiye'de Siyasal İslâm'ın hayli yol kat ettiğini görüyoruz. FETÖ, bunlardan yalnızca biri. Kitapta kullandığınız şu cümleler çok dikkatimi çekmişti: "Kendi kendini Bedir Muharebesi Başkumandanlığına tayin eden düzenbazlar türemiştir. Propagandasını yapmayanlara, kendisine oy vermeyenlere müminlik yolunun kapanacağını ilân eden sapıklar vardır." (TMFS; s.153) Sözü geçen sapıklar, kırk yıl önceye göre oldukça fazlalaştı. Üstelik bu düşünce millet tabanına indi. Çevremizde bazı siyasî partilere oy vermenin ya da vermemenin günah sayılacağı düşüncesini taşıyan, bunu her ortamda yüksek sesle dile getiren bir kitle oluştu. Bu durumun ortaya çıkmasında siyasî partilerin etkisini hangi oranda görüyorsunuz?

Siyasî partiler sermaye olarak kullanıyorlar.

Mehmet Kaan Çalen'in, Ötüken Neşriyât'tan çıkan Osmanlıcılık ve İslâmcılık Karşısında Türkçülük adlı kitabında, Yahya Kemal Taştan'dan aktardığına göre; "Türk Milliyetçiliğinin tam anlamıyla ortaya çıkabilmesi için Gökalp'in ifade ettiği gibi bir millî felakete ihtiyaç vardır. Balkan faciası da Türklerin millî şuuru üzerinde bu rolü oynamıştır." şeklinde bir ifade yer alıyor. Sizce Balkan faciası, millî mensubiyet şuurunun uyanmasına iyi bir örnek olabilir mi?

Buradan sanki hiç millî şuur yoktu da Balkan faciasıyla uyandı gibi bir anlam çıkıyor. Bu doğru değil. Fakat felâketler, millî felâketler, bilhassa milletin doğrudan hedef alındığı saldırılar gayet tabiî millî şuurun müdafaa maksadıyla uyanmasına sebep olur. Millî şuur nasıl uyanmış, Bilge Kağan anlatıyor. Türk milleti ne demiş? Kağanlı millet idim kağanım hani, devletli millet idim devletim hani, illi millet idim ilim hani, diyor. Orada da bir uyanıştan bahsediyor. Uyanış deyince sanki uyuyordu, sanki yoktu. Kuvvetlenmesi, ayağa kalkması… Nitekim yetmişlerde de Sovyet saldırısı karşısında o oldu. Sovyetlerin yetmişlerdeki, seksenlerdeki durumunu Osmanlı İmparatorluğu'nun Kanunî zamanına benzetiyorum. Kanunî zamanında Don ve Volga arasında kanal açıp Orta Asya ile temasa geçeceklerdi. Onu yapamadılar. Viyana'yı aşamadılar batıda, doğu zaten kapalı, güneyde Portekiz'i zapt edemediler denizlerde. Biliyorsunuz Piri Reis'i öldürdüler, astılar o yüzden. Bunlardan bir tanesini becerebilselerdi gerileme devrine girmezdi Osmanlı. Ruslar da Avrupa'da ihtilâl yapacaklardı, öncelikle Almanya'da ve İtalya'da bekliyorlardı, onlar olmadı. Yani İkinci Dünya Harbinde asker gücüyle işgal ettikleri ülkeler hariç komünist ihtilâl olmadı orada. Asya'da, Afganistan'da mağlup oldular. Güneyde Türkiye'yi aşamadılar. Bir televizyon programında, referansı vermedi bana anlatan arkadaş, KGB'den biriyle konuşuyormuş televizyoncu. Neden böyle oldu deyince güneyimizdeki sivil direnişi kıramadık demiş. Güneyindeki sivil direniş biziz. Biz kazandık orada. Türkiye çıksaydı aradan Irak, Suriye ve Mısır zaten Sovyetlere dosttu. Körfeze, petrollere erişmiş olacaktı Sovyetler Birliği. İran'da bir komünist ihtilâl olsaydı mesela. İran tersine gitti, şahtan sonra Müslümancı bir rejim geldi.

Hıristiyanların "evrim"e bakışını biliyoruz. Siz de Bilim, Din ve Türkçülük adlı eserinizde "Evrim ve Hristiyanlık" bahsinde (Bilim, Din ve Türkçülük; s.33-34) bu konuya değiniyorsunuz. Evrim konusunda Hristiyanlara göre daha eski çalışmaları yapmış olduğumuzu da belirtiyorsunuz. Bu alanda tüm sansürlemelere rağmen, geçmişten gelen birikimimiz olduğu hâlde, Müslümanlığın Hristiyanlık karşısında hâlâ geride oluşunu nasıl açıklamalıyız?

Benim orada söylediğim şey asırlar boyunca Müslüman âlimleri evrime Darwin'den haberleri olmadan sıcak bakmışlar. Aristo'dan dolayı. O geleneği yaşatmışlar. Ne zamanki Hristiyanlar, Hristiyanlığın içinde evrim aleyhtarlığı çıkmış; bizimkiler de onu taklit edip evrim aleyhtarlığına başlamıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın evrimle alâkalı kısmını sansür etmişler. Öyle anlaşılıyor ki bu düşünce işleri; tabiatın incelenmesi, tabiatın merak edilmesi, geometri, astronomi, diğer bilimler filan Avrupa'da başlamış. Sonra İslâm'ın aydınlanma çağı denilen onuncu-on birinci asırlarında Maveraünnehir'de, Horasan diye konuştuğumuz bölgede zirveyi buluyor. Endülüs Emevîlerinde de öyle. Onlardan Batı aydınları yeniden alıyor ve Batı'nın aydınlanması başlıyor. Aristo'yu Farabî'den öğreniyorlar. O tarihlerde de bizde durmuş. Son derece aleyhtar yayınlar var. İmam Rabbanî, geometrinin ne bu dünyada ne öbür dünyada bir faydası yoktur, diyor. İstanbul'daki ilk rasathaneyi donanmamız topa tutup yıkıyor. Meleklerin bacaklarına bakıyor bunlar, diye. Hâlbuki dünyanın en gelişmiş rasathaneleri Azerbaycan'da biliyor musunuz? Meraga'da Hülagü Han zamanında kuruluyor bir tanesi, Meraga ekolü deniyor ona. Nasiruddin Tûsî elimizdeki yıldız haritaları eskidi, diyor, yenisini yaptırmak lazım. Hülagü Han parayı bastırıyor, büyük bir rasathane kuruluyor. Dünyaya bilgi yayıyor orası. Hülagü Han'ı hep astık kestik diye biliyoruz, ben bunu öğrendikten sonra Ahmet Nihat Asya'nın “Ağlasın Meraga göklerinden. Meraga'ya bakıp yıldızlarım” mısralarını anladım. Sonra, Bilim, Din ve Türkçülük kitabımın kapağında Uluğ Bey’in rasathanesi var. Ondan sonra bıçak gibi kesiliyor.

"Bir toplumda işler artık gizlenemeyecek ve reddedilemeyecek ölçülerde ters gittiğinde insanların sorabileceği çeşitli sorular vardır. Dünün kıta Avrupasında ve günümüz Orta Doğusunda yaygın olanı, 'Bunu bize kim yaptı?' sorusudur. Böyle kurulan sorunun cevabı genellikle kabahati iç veya dış günah keçilerine -dışarıdaki yabancılara veya içerideki azınlıklara- yüklemektir." (Bilim, Din ve Türkçülük; s.81-82) Bernard Lewis'ten aktardığınız bu tespit sanki günümüz Türkiyesi için yapılmış gibi… Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Çözüm sürecini kim yaptı? Bugün siyasî iktidar bunu bol bol kullanıyor. Meselâ kendi beceriksizlikleriyle sebep oldukları ekonominin bugünkü durumuna günah keçileri buluyorlar. Emperyalistler bunu bize yaptı, onun için biz böyle olduk diyorlar. Kendilerinin hiçbir günahı yok. Böyle olunca düzeltmeleri de mümkün değil. Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler kitabı bu konuyu açıklamaktadır zaten.

"Çözüm süreci" adı verilen "İhanet Süreci"nde millet olarak büyük bedeller verdik. "Mutlaka çözüm istiyorum" diye müzakereye başlanmayacağını, bu durumun karşı tarafa "siz ne yaparsanız yapın kabulümdür" mesajını vermek olacağını söylüyorsunuz. (Bilim, Din ve Türkçülük; s.329) Biz, sade vatandaşlar olarak, hatta kendi adıma konuşursam yaşım çok küçük olduğunda bile bu tehlikeyi görebiliyordum. Çevremde ise, "Aman canım, bir televizyon kanalı verdik diye devlet mi kuracaklar?" cinsinden cümleleri çok duyduğumu hatırlıyorum. Peki, biz tehlikeyi görebiliyorken devlet kademesinin, yöneticilerin, hatta akademisyenlerin bu tehlikeyi görememesini nasıl açıklamalıyız? Müreffeh toplumun olmazsa olmazlarından dediğiniz eğitim, hukuk ve milliyetçilik kavramlarının eksikliğinin bu körlüğe neden olduğunu söyleyebilir miyiz? 

İhanet süreci diyorsunuz demek ki hainler varmış ortada ve bunlar siyasette de etkiliymişler. Onların kim olduğunu da siz keşfedin.

Bilimden sapmaların çoğunun temelindeki yanlışın, bir iddiayı destekleyen delilleri seçici bir gayretle toplamak, desteklemeyenleri hiç aramamak veya görmezden gelmek olduğunu ifade ediyorsunuz. (Bilim, Din ve Türkçülük; s.17) Dolayısıyla eğitim sisteminde yapılacak en önemli işin bilimsel yöntemlerin öne çıkarılması olduğu söylenebilir mi? Özellikle üniversitelerde niceliğe değil niteliğe önem verilmesi; üniversite sayısının arttırılmasından ziyade kalitenin arttırılması hedeflenmelidir. Buna rağmen hızla yeni üniversiteler kurmaya devam ediyoruz. Ayrıca bildiğiniz gibi bazı üniversitelerimizde de bölünme yoluna gidiliyor. Bu yanlış gidişata yine eğitimsizliğin sebep olduğunu mu düşünmeliyiz, yoksa bir kasıt aramalı mıyız?

Kasıt aramalıyız. Mesela 100 tane üniversite olunca 100 tane rektör tayin edebiliyorlar. Onların dörder taneden 400 tane rektör yardımcısı oluyor. Genel sekreter 100 tane, hâlbuki dörde bölersek biz bu üniversiteleri bir vuruşta 400 rektör tayin edebiliyoruz. 1600 rektör yardımcısı tayin edebiliyoruz. Böylelikle bizim arkadaşlara daha çok iş ve yüksek maaş, mevki verebiliyoruz. Her şeyi de saraydan beklememek lâzım. Bir kısmı da üniversitelerde görev alsınlar.

Millî hâkimiyetin Türk milletine ait olmasını istemeyen 3 grubun varlığından söz ediyorsunuz Hocam. Bu kişiler için amaçlarına uygun olarak bilimi yalnızca "araç" olarak kullandıklarını söyleyebilir miyiz?

Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, o Türk milletidir. Onu paylaştırmak, bölmek istiyorlar. Bunun ismine de ortak vatan diyor PKK. Bizim siyasî ümmetçiler, cumhuriyet olabilir de yanlış kuruldu, sadece Türkler için kuruldu, bu fikirdeler onlar. Korkut Özal'ın radyo mülâkatında var. Cumhuriyete itirazımız yok, ama tek millet için kuruldu, o yanlış oldu diyor. Sayın Erdoğan da aynı fikirde. Türkiye Türklerin değildir. Bunu söyleyen ahlâksızdır, diyor. Türkiye'de Türk var, Kürt var, Çerkez var, Rum var, sayıyor, dolayısıyla hâkimiyet hepsinin ortak. Atatürk yanlış kurmuş, bunun yıkılması lâzım. Bilime gelince, bilimi kullandıkları yok ki... Meselâ bizim için komünistlerin hoşlanmadığımız tarafı Rus emperyalizminin âleti olmasıydı. Rus emperyalizmi rahmetli olunca komünistlerde de Jüpiter dini mensupları, Afrika'daki kabile dininin taraftarları falan gibi görüyorum. Bırak adamcağızlar ateş etrafında dans etmeye devam etsinler, güneşe akın yapsınlar filan. Hiçbir mahsuru yok.

Dünya bugün bulunduğu sistemden başka bir yapıya evrilecekse bu dünya devleti değil olsa olsa mikro milliyetçiliklerdir ve 10.000 civarında etnisite vardır, diyorsunuz. Sizce binlerle ifade edilebilecek sayıda devlet olması mümkün müdür? Dünya buraya doğru mu gidiyor?

Herhâlde oraya gitmez. Avrupa'da Eylül'de, Amerika'da Ekim'de çıkan Fukuyama'nın Kimlik kitabına atıf yapmak isterim. O sadece etnik parçalanma değil, Türkiye'de yapılmak istendiği gibi başka parçalara da ayrılmak istendiğini söylüyor. Mesela LGBT gibi alt gruplara benzer küçük küçük gruplar var. Bu parçalanma yerine daha geniş millet şemsiyesi altında toplanması lazımdır insanların, diyor Fukuyama. Ama nasıl milliyetçilik? Kredo milliyetçiliği lâzımdır diyor. Kredo ne demek? Türk'üm doğruyum, çalışkanım... Bu bir kredodur. Amentü milliyetçiliği yani...

Dinler Tarihi ve İslâm'la ilgili okuduğum eserlerde Yahudilikte geçen âdet ve geleneklerle ilgili İsrâiliyat kavramı kullanılırken, siz eserinizde Hıristiyaniyat kavramına temas etmişsiniz, aslında pek de telaffuz edilmeyen bir kavramı telaffuz etmişsiniz. Evrim dışında Hıristiyanlıktan İslâm'a geçen ne gibi kavram veya âdetler var?  

Efendim, üç din de aynı kökenlidir. İbrâhimî dinler deniyor. Zaten İbrâhimî millet diyor bizimkiler. Bu bir Sami geleneğidir. Dolayısıyla İsrâiliyat olması gayet makul. İsrâiliyat diyerek sanki İslâmiyet çok farklı. Ortak noktaları çok var. Meselâ bir surede on emri görebiliyorsun. Ben sadece bir şeyi tam bulamadım. Tanrının adını boş yere ağza almamak emrini bulamadım Kuran-ı Kerim'de. Diğerlerinin hepsi var. Komşunun malına, karısına göz dikmeyeceksin, insan öldürmeyeceksin, çalmayacaksın... Hepsi var. Zaten Hz. Allah öyle diyor. Biz daha önce gönderdiklerimizi tasdik için gönderdik, diyor. İslâmiyetin düzelttiği noktalar var, biz hatalarına İsrâiliyat diyoruz. Amerikalı bir arkadaşımdan Hz. İsa sünnetli bir Yahudiydi lâfını duymuştum. Bizzat biz de İsrâiliyatız bir yerde. Biz hatalarına İsrâiliyat diyoruz. Çünkü İslâmiyetin düzelttiği noktalar var. Onlardan sapınca İsrâiliyat diyorlar...

Batı'yı 100-150 sene geriden takip ettiğimizden, hattâ bunun deja-vu etkisi yarattığından bahsediyorsunuz. Bizdeki tartışmaların da böyle geriden seyrettiğini söyleyebilir miyiz?

Onun için deja-vu diyorum zaten. Oxford'ta bir münakaşa var, Piskopos Samuel Wilberforce ile evrim savunucusu Thomas Henry Huxley’e soruyor: “sizin maymun acaba anne tarafınızdan mı, baba tarafınızdan mı? Huxley'in cevabı: “Gerçeği gördüğü hâlde söyleyen bir adamın akraba olmasındansa maymundan gelmeyi tercih ederim” diyor. Ebubekir Sifil ile Caner Taslaman'ın münakaşasında da aynen bu cümle geçti.

Yale Üniversitesinde Türklerin kredisinin yüksek olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunu bizzat gidip yerinden gören biri olarak bu durum sizce neye bağlıydı?

Oktay Sinanoğlu gibi bir dehâ vardı. Feza Gürsey vardı. Birkaç Türk akademisyen daha vardı ve çok kıymetli insanlardı bunlar. Bülent Arel vardı müzikte. O zaman Türk öğrenciler çok fazla gelmiyordu. TÜBİTAK'ın seçtiği, çeşitli sebeplerle sıyrılıp gelen Türk öğrenciler vardı doktorada. Oraya gelen Amerikalılara fark atıyorlardı. Bir anımı anlatayım: Bir asistan çok kazık sorular hazırladı Kuantum dersinde. Bana da Katolik bir oğlan, “Bu da zor değil mi?” demişti. Hakikaten öyle, dedim. Sonra Charlie, Sinanoğlu'na, İskender bile zor bulmuş soruları, demişti. Sinanoğlu da bana sen milleti isyana mı teşvik ediyorsun, demişti. Bıyık altından da gülüyordu, hoşuna gitmişti.

Yale Üniversitesindeki doktora çalışmanız esnasında bazı şartlar sizin için kaldırılıyor ve örneğin jüriye tez yerine 3 makalenizi sunup daha sonra bu makaleleri tez haline getiriyorsunuz. Yale gibi köklü bir üniversitenin sizin için bu gibi imkânları sunup bazı şartları kaldırmasını sizin açınızdan değerlendirmesi istesek, tam olarak nasıl bir duygu bu durum?

Amerika'da kurallar, yönetmelikler niçin yapılır? Düzenlemek için yapılır. Allah'ın emri değildir. Eğer olağanüstü şartlar çıkarsa bunlar aşılabilir. Ama bunları aşacak kurullar vardır. Benim üç yılı doldurmamda bir fayda yoktu. Çünkü zaten sahanın, fiziğin en itibarlı dergisinde yayın yapmıştım. Bu yayının gecikmesinde ilim dünyasının kaybı olur demektir, diye düşündükleri için böyle bir imkân sunuldu. Bu, Türklerin itibarıyla değil, objektif olarak olayın gelişmesiydi.

ODTÜ'de Teorik Kimya bölümünün dağıtılmasından ve çok kıymetli bilim adamlarının yurt dışına gitmek durumunda kalmasından söz ediyorsunuz. Sizce bu olayın Türkiye'nin geçmiş ve geleceğine ne gibi bir etkisi oldu?

Çok büyük bir etkisi yoktur. Teorik kimyada bir ağırlık merkezi olabilirdi. Nitekim oradan çıkanların her biri gittikleri yerde kendi ağırlıklarını hissettirdiler. Meselâ Nanoteknoloji’de Türkiye'de liderlik etti Şefik Süzer. Timur Halıcıoğlu NASA'ya gitti. Turgay Uzer, Harvard'ta doktora yaptı, Oxford'ta doktora sonrası çalışması yaptı. Bir Amerikan üniversitesinde çalıştıktan sonra emekli oldu. Türkiye, Timur'u ve Turgay'ı kaybetti.

15 yaşından beri çalıştığınızı ve kendi paranızı kazandığını yazıyorsunuz Hocam. Hem çalışıp hem bilim merakı ile sürekli okumak, bize biraz o yıllardan bahsedebilir misiniz?

Kütüphanede çalıştım, hem dil öğrendim hem de bol bol kitap okuma fırsatı buldum. Balık tutup sattığım da oldu. Üniversite ikinci sınıfta TÜBİTAK'ın sınavına girip kazandım. 500 lira burs almaya başladım. Babam birinci derece devlet memuruydu, maaşı 900 liraydı. Bugünün parasıyla iki bin lira civarındaydı bursum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR