Ahmet Kemal Yahyaoğlu – Türkçenin Katli Öz Türkçeciliğin İçyüzü

“Türkçeyi ciddiye almayanlar, Türkiye’ye bin köprü, bin baraj, bin fabrika, bin metro yaptırsalar bile yok oluşumuzu önleyemezler.” diyen kalem sahibi, mutlaka çok ciddi bir meseleye dikkat çekmek istemiştir. Son günlerini yaşamakta olduğumuz 2017 yılı Cumhurbaşkanlığımız tarafından “Türk Dili Yılı” ilan edilmişti. Maatteessüf yıl içinde konuyla ilgili pek ufuk açıcı çalışmalar yapılmadı. İşte bu dönemde elime geçen eser gayet aydınlatıcı oldu. Ahmet Kemal Yahyaoğlu’nun, Türkçe’nin Katli-Öz Türkçeciliğin İç Yüzü adlı kitabının ilk baskısını 2013’te Yakın Plan Yayınları yapmış. Önsöz ve sonsöz bölümleri hariç 30 bölümden oluşan eserin yazılma amacı, Türk Dil Devrimi adı altında yapılan dilde tasfiyecilik hareketinin Türkçemize yaptığı büyük hasarı kanıtlamak ve dilimizin eski şaşaalı günlerine dönebilmesi için acilen bir restorasyona ihtiyacı olduğuna dikkat çekmektir.

Yazar ilk bölümlerde özeleştirme -kendi tabiriyle tasfiye- hareketinin iddialarına ve temsilcilerinin görüşlerine yer vermeye çalışmış. Bu hareketin belki de en ateşli savunucusu olan Nurullah Ataç’ın, “Dilimizdeki bütün yabancı sözcükleri istisnasız çıkarıp almalıyız. Geçen gün bir arkadaş has dillerin muhafaza edilmesi taraftarı olduğunu söylemişti. Ne büyük gaflet!” (s.44) derken kastettiği sadece “pardon, bye” gibi özenti sözcükler değil, aynı zamanda “müddet, zevk, fazilet, ahenk, zafer” gibi Arapça ve Farsça’dan aldığımız ve kullana kullana kendi dilimizin bir parçası haline getirdiğimiz sözcüklerdir. Bir diğer tasfiyeci Ömer Asım Aksoy da, “Dilde lâiklik, dinin dile karışmamasıdır. Bundan dolayı dilde, din dilinin egemenliği bulunamaz.” diyerek Ziya Gökalp’in kısa ve öz bir şiirinde söylediği “Türkçeleşmiş Türkçedir!” fikrine karşı çıkmaktadır. Gökalp demişken, onun ve Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisân” hareketine de değinmiş yazar ve Türkçülüğün Esasları’ndan konuyla ilgili şu bölümü aktarmış: “Türkçülere göre, Türk halkının tanıdığı ve bildiği her kelime millîdir… Halk için mûnis ve sun’i olmayan her kelime millîdir. Tasfiyecilerin müfrit (aşırı) iddialarına doğru gitmemelidir.” (s.76) Zaten Genç Kalemler öncülüğündeki “Yeni Lisân”, bir sadeleştirme hareketiydi.

1932-1936 yılları arasında M. Kemal Atatürk de Güneş-Dil Teorisi uyarınca dilde özleştirme konusunu ciddi bir şekilde uygulamaya çalışmıştır. Hatta 1935 yılında yaptığı meclisi açış konuşması öz Türkçe diye uydurulan “kamutay, arsıulusal, saylav, anık” gibi kelimelerle doludur (s.132). Gazi Paşa’nın bu dönemde temiz milliyetçi duygularla hareket ettiğini düşünüyorum. Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre, bir cemiyette Atatürk, Şükrü Kaya’dan öz Türkçe bir nutuk isteyince çok gülünç bir tablo ortaya çıkmıştır. Nitekim Gazi birkaç gün sonra Atay’a, “Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur.” diyerek itirafta bulunur ve 1936 itibariyle tasfiyecilikten vazgeçer. Ne var ki vefatından sonra onun “çıkmaz” deyip bıraktığı bu işi devlet politikası haline getirenler olmuştur. Yazara göre bundaki en büyük etken İnönücülüktür. İnönü ve ona tâbi olanlar Maarif Vekâleti yoluyla dili adeta katletmeye başlamıştır. Bu katliamı görüp sessiz kalamayan dönemin güçlü kalemi Ali Fuat Başgil’in, “uydurmacılığı” yeren yazıları gazetelerde yer alınca sinirlenen İnönü, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’i ciddi şekilde uyarmıştır. Hasan Ali Yücel’e de ayrıca değinmek gerek. Çünkü kendisi, “Mantık kitabımın son baskısında söylemek istediklerimin yarısını yazamadım. Ama eser öz Türkçe oldu ya. Sen ona bak.” diyebilecek kadar gözü karadır (!) (s.178). Ali Fuat Başgil gibi uydurmacılıktan dert yanan bir diğer isim olan Dr. Muhtar Tevfikoğlu da, “Bu kelimelerle halis sanat eserleri verilemez.” diyerek sıkıntısını dile getirmektedir. Yazar görüşlerini daima kaynaklara dayandırarak, örneklerle, elinden geldiğince nesnel bir şekilde anlatmaya çalışsa da; İnönü’ye aşırı düşmanlığı, 1950-60 arasını vesayet olmayan tek dönem olarak görmesi bana kalırsa ideolojisinin etkisinin bir sonucudur. Ancak kitabını oluştururken yerli-yabancı onlarca kaynaktan yararlanması bol keseden atmadığını gösteriyor.

Bir Türkçe öğretmenliği mezunu olarak, merhum Oktay Sinanoğlu’nun,“Türkçe giderse Türkiye gider.” uyarısına çok önem veriyorum. Müteveffa Aytmatov’un, “Türk dillerinin hepsinin üstünde ortak edebî dil” fikrine katılıyorum. Nutuk’un, Çalıkuşu’nun, Yahya Kemal’in nesillerinin, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin defalarca sadeleştirilmiş şekillerini okumaktan utanıyorum. Bir zamanlar kelime dağarcığı bakımından İngilizceye yaklaşabilen tek dil olacak kadar zengin olan dilimizi bu hâle getirenlerin tek kişi kalsam dahi karşısındayım. Harf inkılâbını işaret ederek, “Bir gecede cahil bırakıldık.” diyenlerin bu eseri sakin kafayla okumalarını temenni ediyorum. Hala yanlış ağacı -meyve ağacını- baltalıyorlar. Tehlikenin büyüklüğünün farkında değiller! Nesiller arasında kapanmaz kültür farkları oluşuyor. Yazıyı, yazarın ön sözünde Prof. Dr. Osman Turan’dan aktardığı cümlelerle bitirelim: “…mevcut manevî meselelerimizin başında dilimizin kurtarılması gelmektedir. Eğer Türkçe bu halde bırakılırsa millî kültürün buhrandan kurtarılmasına ve gelişmesine imkân yoktur.”

Kaynakça

https://tcbb.gov.tr/himaye-edilen-projeler/372/77591/2017-turk-dili-yili-etkinlikleri.html

Gökalp, Ziya “Türkçe” şiir

https://www.turkedebiyati.org/genc-kalemler.html

Bakiler, Yavuz Bülent, ”Sözün Doğrusu”,s.191. Yakın Plan Yayınları,2012

Tunalı, A.Yağmur, “Devler Geçti Bu Yollardan”, s.45. Panama Yayıncılık,2016

Ahmet Kemal YAHYAOĞLU, Yakın Plan Yayınları, 2013, 276 Sayfa, ISBN: 6055535766

Yazar: Okan BALKAN

0 0 oy
İçeriği Değerlendir