ETKİNLİKLER:

Türk İslam Medeniyetinin Yıldızları

Zafer SARAÇ*

 

Öncelikle bize kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Feridun Eser kimdir, neler yapar?

18 yıldır MEB bünyesinde çalışan bir Felsefe öğretmeniyim. 1974 yılında Sakarya’da doğdum. 1999 yılında Sakarya Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdim.  Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji bölümündeki yüksek lisans eğitimimi, 2003 yılında, “Sosyolojik Açıdan Ermeni Örgütlenmeleri ve Komitacılık Hareketleri” adlı tez ile tamamladım. Hazırlamış olduğum tez, “Ermeni Örgütleri ve Faaliyetleri” adı ile kitap haline getirildi, basıldı. Felsefe, Sosyoloji, Tarih, Din ve Tasavvuf kültürüne ilgi duyuyorum; bu alanlarda çeşitli çalışmalarım, makalelerim ve kitaplarım yayımlandı. Öğretmenliğin haricinde kendi çapımızda bir şeyler yazmaya, üretmeye çalışıyoruz. Bazı ulusal hakemli dergilerde Ermeni meselesi üzerine üç ayrı makalem yayımlandı. Yine bazı eğitim ve kültür dergilerinde de Ahilik, Mevlana felsefesi, değerler eğitimi vb konular üzerine yayımlanan makalelerim var. Türk İslam Medeniyetinin Yıldızları adlı kitap, benim, dördüncü kitabım. İlk kitabım, “Ermeni Örgütleri ve Faaliyetleri”; ikinci kitabım, “Başarılı Öğrenci İyi İnsan”, öğrencilerimize yönelik değerler eğitimi, başarı ve motivasyonla ilgili bir kitaptı. Üçüncü kitabım, “Ahmed Yesevi”. Bunların haricinde, lise Felsefe grubu dersleriyle ilgili hazırlamış olduğum çalışma defterleri ve cep kitapları da var. Ayrıca okullarımızdan ve sivil toplum kuruluşlarından gelen talepler doğrultusunda çalışmalarımızla ilgili konularda öğrencilerimize, halkımıza seminer ve konferanslar vermekteyim. Bir yandan öğreniyoruz bir yandan öğretmeye gayret ediyoruz.

Eserinizle büyük bir gökyüzünü andıran Türk-İslam Medeniyeti içindeki yıldız şeklinde parlayan şahsiyetleri biyografik olarak ele almışsınız. Kültür medeniyet tarihimizde adından söz ettiren bu müstesna insanları tespit ederken nasıl bir yol izlediniz, hangi kıstasları dikkate aldınız?

Bize uzun yıllar boyunca genellikle Avrupalı bilim adamları, Avrupalı düşünürler ve mucitler öğretildi, tanıtıldı. Bilimi, felsefeyi, teknolojiyi Avrupalıların geliştirdiği anlatıldı, öğretildi. Türk İslam kültür ve medeniyeti, Türklerin yetiştirdiği büyük insanlar yeterince öğretilmedi, tanıtılmadı. Türklerin tarihi, genelde, savaşlar tarihi olarak okutuldu. Oysa büyük devletler kuran, büyük savaşlar kazanan Türk milleti, büyük fikir adamları da yetiştirmişti ve biz bunlardan habersizdik; en azından bize yeterli düzeyde bilgi verilmiyordu. Şüphesiz bu, kültür emperyalizminin bir sonucudur. Bizim gibi, bu durumdan rahatsız olan duyarlı insanlarımız ve bilhassa duyarlı gençlerimiz, milletimizin yetiştirdiği, kültür ve medeniyetimizin oluşumunda emeği geçen bazı büyüklerimizi tanısınlar, bilsinler düşüncesiyle böyle bir kitap hazırladık. Kitabımızda özellikle Türk kökenli bilim ve düşünce insanlarına veya Türk kültürünü etkileyen (Türk olmayan bazı) kişilere yer vermeyi tercih ettim. Bu, öznel bir tercihtir; elbette ki Müslümanlar ve Türkler arasında daha fazla bilim ve düşünce insanı da yetişmiştir. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün dediği gibi “Türk gençliği ecdadını tanıdıkça kendinde büyük işler yapma cesareti bulacaktır.”

Eserinizde dini bir bakış açısı sunduğunuzu ve bunu kültürle ilintili bir şekilde kavramsallaştırdığınızı görüyoruz. Din- kültür ilişkisi bağlamındaki teması nasıl izah edersiniz?

Sosyoloji’de dinin, kültürün bir ögesi olduğu söylenir; bu, bir yönü ile doğrudur; çünkü kültür, din haricindeki başka bazı müesseseleri de kapsar. Ancak şu gerçek de bir kenara itilmemelidir: dinin kendisi de bir kültürdür. Çünkü din, insanlara bir yaşam tarzı sunar. Din, kültürü, toplumsal ve bireysel yaşantıyı büyük ölçüde etkileyen bir ögedir. Dini, kültürün bir ögesi olarak görme alışkanlığı, kanaatimce, Avrupalı sosyologların tercihi veya alışkanlığıdır; belki objektiflik açısından da öyle yaklaşılmalıdır ancak sosyal bilimlerin objektifliği de tartışılır tabii; bir de böyle bir gerçek var. Böyle bir düşüncenin ürünü / sonucu olarak kültürü, dinle ilintilendirmeye çalıştım. Bu tavırda, Erol Güngör, Nurettin Topçu, Yılmaz Özakpınar gibi hocalarımızın etkisi oldu.

Kültür dünyamızın unsurlarından tasavvuf, tarikatlar, mutasavvıflar ve din adamlarına özellikle eğildiğinizi görüyoruz. Bundaki nihai amacınızı nasıl açıklarsınız?

Tasavvuf ve tarikatlar, Türk kültür ve medeniyet tarihinde çok önemli bir işleve, yere ve etkiye sahip. Bir kere Türklerin İslamiyet’i kabulü, büyük ölçüde, tasavvufi hareketlerle olmuştur; mesela Ahmed Yesevi’nin sufizmi, bu konuda öncülük etmiştir. Bektaşilik, Türk kültüründe önemli etkiler ve izler bırakmış olan bir diğer tasavvuf okuludur; Yeniçeri teşkilatının Bektaşiliğe bağlı olduğu bilinir. Mevlevilik var mesela, Mevlevilik ayrı bir zerafettir, inceliktir… Tasavvuf okullarının etkisiyle zaman içerisinde koskoca bir tasavvuf edebiyatı oluşmuş; bu, bir düşünce geleneğinin ürünü... Gerek Selçuklularda gerekse Osmanlılarda bazı tasavvuf büyüklerinin ve din adamlarının bazı siyasi idarecilerle çok yakın oldukları da bilinmektedir... Ancak, zannımca, günümüzde, tasavvuf veya tarikat denilince sadece ibadet, zikir vb akla geliyor; kanaatimce, tasavvuf, günümüzde yanlış veya eksik anlaşılıyor ve yaşanıyor. Özellikle tasavvuftaki sosyal adalet, yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve hoşgörüden günümüzde pek bahsedilmiyor. Oysa tasavvuf ve din sevgidir, hoşgörüdür, yardımlaşma ve dayanışmadır. Tasavvufta insana verilen değer öyle yüksek ki ancak şimdi insanın değeri sözde!.. Ben kitabımda tasavvuftan bahsederken mevzunun bu eksik yönlerini dile getirmek istedim. Özellikle şunu vurgulamak isterim: Din ve/ya tasavvuf, sadece ibadetten ibaret değildir; dinin ve tasavvufun toplumsal, psikolojik, düşünsel hele ahlaki boyutu vardır. Bunların günümüzde bir kenara itildiğini üzülerek görüyorum. İnsanı, sadece yaptığı ibadetler kurtarmayacaktır ve dünya sadece ibadet yaparak güzelleşmeyecektir; istiyorum ki, ibadetle birlikte sevgi ve hoşgörü daha bir öne çıksın; sosyal adalet ve paylaşım, dayanışma unutulmasın; ahlak, sözde kalmasın. Bilhassa Müslüman olduğunu iddia edenlerin, Müslümanlık iddiasında bulunanların, bunu fark etmelerini istedim. Allah, bizi sadece ibadetlerden dolayı hesaba çekmeyecek; tüm yaşantımızdan, yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan, ahlaktan da hesaba çekecektir. Ahlakı öncelememiz gerekir, buna dikkat çekmek istedim.

Eserinizde biyografik bilgileri okuyucularınızla paylaşırken yer yer menkıbelere başvurduğunuzu görüyoruz. Bu tür anlatıların günümüzde olumsuzlanarak değişik şekillerde yaftalandığını biliyoruz. Bu anlatımı benimsemenizdeki sebepler nelerdir? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Herhangi bir şeye, elbette ki, farklı bakış açıları olabilir; herhangi bir şey hakkında, elbette ki, farklı yorumlar da bulunulabilir; öncelikle, bunu kabul etmek gerekir... Menkıbeler, öyküler insanları eğiten, bilgilendiren, insanlara belli bir formasyon kazandıran ve akılda kalıcı mesajlar veren anlatılardır; ben de kitabımda bir ölçüde bu durumdan yararlanmak istedim. İnsanların başından geçen bazı olayların, ibretlik hatta örneklik yönü vardır. Kitabımızda, kültürümüzün büyüklerini anlatırken onların başından geçen veya onlara ithaf edilen menkıbelerden bazılarını bu maksatla paylaşmış olduk. Bazan eleştirilip, olumsuzlansa da, bizim kültürümüzde / geleneğimizde, tarih boyunca bu teknikten yararlanılmıştır; özellikle şifahi kültürlerde bu tür anlatıların önemli yeri vardır; hatta bu bir gelenektir. Bu tür anlatıların, farklı kültürler de olduğunu görüyoruz.

Medeniyetimizin bazı yıldızları hakkında olumsuz yargıların oluştuğunu yazdıklarınızdan anlıyoruz (Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi). Bunun sebepleri sizce ne olabilir?

Her insanın seveni vardır; sevmeyeni de vardır. Tabir caizse, her insanın artısı da vardır, eksisi de!.. Ancak insanlar, genellikle, sevdiklerinin olumsuz yönlerini görmezden gelir, hep olumlu yönlerinden bahsederler; sevmediklerinin de, genellikle, olumlu yönlerini görmezden gelirler; bu, insani, psikolojik bir tavırdır. Ben bu mevzuda gerçekçi, objektif olmak gerektiğini düşünüyorum; insanların olumlu yönlerini gördüğümüz gibi olumsuz, hatalı yönlerini de görmek gerekir diye düşünüyorum. Örneğin, bahsettiğiniz isimlerden Mevlana, Moğol ajanlığı ile suçlanmış; Hacı Bektaş, Sünnilerce benimsenmemiş; Yunus Emre’nin bazı şiirlerinin, bazı dini esasları hafife aldığı iddia edilmiş; kısaca bu gibi sebeplerle, bu büyüklerimiz hakkında olumsuz yargılar olmuş; bu konuya çok da fazla girmek istemiyorum. Yapılan bir iş, söylenen bir söz yanlış yorumlanmış olabilir veya iyi niyetle yapılan bir şey, hiç hesaplanmayan bir sonuca da yol açmış olabilir... Ancak, hatası ile sevabı ile bu isimlerin hepsi de bizim insanımızdır; bizim kültürümüzün içinden çıkmış insanlardır; onları bazı kusurları nedeniyle bir kenara itmemek gerekir. Varsa hataları, bence, abartmadan, karalamadan söylenmeli ve daha önemlisi,  ibret alarak benzeri bir hataya düşülmemeli, düşmekten kaçınmalıdır!.. Konuyu, bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Ben asıl şuna dikkat çekmek isterim, bize, gençlerimize yabancı kahramanların olumsuz yönleri neden anlatılmıyor da (yabancı büyüklerin kusurları pek anlatılmaz; sanki Avrupalılar mükemmel, ideal tiplermiş gibi gösterilir) kendi kahramanlarımız hakkında olumsuz iddialarda bulunuluyor? Bu tavrın maksadı ne olabilir?.. Ben, bu tür iddialarda iyi niyet görmüyorum ve bu tavrı, yanlış buluyorum.

Medeniyet kavramının Batıda ve Şarkta farklı şekilde bir algı oluşturduğundan bahsediyorsunuz. Bunun sebeplerini tarihi seyir açısından nasıl açıklarsınız?

Medeniyet, Avrupa’da teknoloji ile özdeşleşmiş; ancak bizde medenilik, özellikle halk kültüründe, bir ölçüde insanlıkla, ahlakla tanımlanmış… Avrupalı, beyaz adam (?), kendini tarih boyunca medeni (?) gösterirken kendinden olmayanları ilkel, barbar vs olarak nitelemiş; öncelikle bunu hatırlamak lazım. Bu, kendini üstün, kendinden olmayanları aşağı görme psikolojisidir; ırkçılıkla ilintilidir... Doğunun ve Batının bazı kavramlara yüklediği anlamlar farklıdır; Doğunun ve Batının problemleri ve çözüm yöntemleri / yaklaşımları da farklıdır. Kavramlar ve onlara yüklenen anlamlar, ideolojilere / inançlara göre şekil alır. Geçen yüzyılda medeni görmedikleri ulusları medenileştirecekleri iddiasında bulunanlar, bugün antidemokratik ilan ettikleri ülkelere demokrasi getireceklerini iddiasıyla bazı işler yapıyorlar; burada niyet ne, yapılanın sonucu ne; iyi anlamak gerekir...  Bu tavır, sömürgecilikle ilişkilidir. Sömürgecilik, böyle bir zeminde / böyle bir iddia ile kendini meşrulaştırmaya çalışmış / çalışıyor; günümüzde sömürgecilik bitmiş zannedilmesin. Hala daha bazı yerlere demokrasi ve barış götürdüklerini iddia ediyorlar, değil mi? Özetle, mevzu ırkçılıkla, sömürgecilikle ilişkili; emperyalist emeller sürdükçe bu tür iddialar da sürecektir.

Ele almış olduğunuz biyografileri incelediğimizde hemen hemen hepsinin dini-tasavvufi kişilikler olduğunu, bunun tek istisnasının devlet adamı olarak Nizam-ı Mülk olduğunu görüyoruz. Büyük veziri bu şekilde ilginize mazhar kılan sebepler nelerdir?

Nizam-ül Mülk, devleti, Selçuklu Devletinin kurumlarını düzenleyen etkili bir siyasi şahsiyet. Sadece Selçuklu Devleti’nin değil Osmanlı Devleti’nin kurumları üzerinde de etkisi görülüyor. Yani siyasi açıdan, siyasi kültür açısından etkili bir şahsiyet... Kitabımızda dini, tasavvufi kültürümüzün haricinde siyasi kültürümüze ait de bir şahsiyeti gençlerimize tanıtalım düşüncesiyle Nizam-ül Mülk’e yer verdik. Nizam-ül mülk’ün bayındırlık ve iskan politikaları, eğitim politikaları takdire şayandır; dönemine göre çok ileri bir anlayışa sahiptir. Kendime bir eleştiri yöneltecek olursam, Yusuf Has Hacib’in de bu eserde olması gerekirdi belki; ancak kanaatimce, sanki, Nizam-ül Mülk, Yusuf Has Hacib’e göre özellikle pratik açıdan daha etkili; Nizam-ül Mülk’e yer vermemizin sebebi budur.

Eserinizin okuyucu kitleniz üzerindeki akislerini değerlendirirseniz. Didaktik üslubunuzun müspet bir yanıt aldığını varsayabilir miyiz?

Bu kitap, akademik bir çalışmanın ürünü değildir; yine bu kitap, tek kişi üzerine derin ve ayrıntılı bir çalışma da değildir; ansiklopedik düzeyde biyografik bir çalışmadır. Bu kitabı hazırlarken hedeflediğimiz okuyucu kitlesi, lise düzeyindeki gençlerimizdi; bu sebeple lise düzeyinde eğitime sahip, ortalama vatandaşımıza hitap edebilecek bir dil kullanmayı tercih ettik. Sıkıcı, yorucu bir dil kullanmamaya özen gösterdik; kitabın, sohbet tadında bir akışı var. Bu amaca ulaştığımızı da yapılan geri dönütlerden anlıyoruz. Genellikle olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim; ancak arada eleştirenler de oldu; bazı eleştirmenlerden, bunu bir ders kitabı gibi görenler oldu; onlara da bu bir ders kitabı değil ama ders verme niyetiyle yazıldı, şeklinde tatlı bir yanıt verdik. Asgari düzeyde de olsa kültürel değerlerimizi insanımıza tekrardan hatırlatmış olduk; milli bilincin uyanmasını istiyoruz.

Sonuç olarak Türk- İslam Medeniyetine insanımızın bakış açısını ve genel tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Tanzimattan bu yana yaşanılan Batılılaşma süreci, toplumumuza ciddi bir kültür erozyonu yaşattı. Milli ve manevi değerlerimiz, çoğunlukla dilde / sözde kaldı; bunları yaşama aktaramadık, aktarmada sorunlar yaşadık. İnsanımızı, geleneğe sahip çıkma noktasında istekli ancak bunları yaşama noktasında duyarsız ve yetersiz görüyorum. İnandığını söyleyen ancak neye inandığını ve inancına göre nasıl yaşayacağını tam bilemeyen bir hale geldik; biraz Müslüman, biraz Türk, biraz Avrupalı, biraz kapitalist veya sosyalist!... Herkes kendince sentezler üretmiş; belki de işimize öyle geliyor veya kurtuluşu sentezde görüyoruz; ancak milli bilinç anlamında toplum olarak erimekteyiz, başkalaşıyoruz. Bizim kendimize dönmemiz, kendimize gelmemiz, egemen küresel güçlerin işine gelmiyor, gelmeyecektir. Egemen güçlerin ve içimizdeki ajanlarının veya yandaşlarının kültürümüz, medeniyetimiz canlanmasın; aksine, sulandırılsın şeklinde çalışmaları var ve bu çalışmalar etkili oluyor. Tarih, akmaya devam ediyor; medeniyetler ve milletler arasında mücadele de devam ediyor. Her şeye rağmen kendi değerlerimizi, kendi kültürümüzü sahiplenmeli, yaşamalı, yaşatmalıyız; onurlu bir şekilde var olmamızın yolu budur.

Kendi kültür ve medeniyetimizin değerlerine bigâne kalmamak, bizi biz yapan değerleri tam manasıyla kavramak için neler yapmalıyız? Nasıl bir yol izlemeliyiz? Eğitimci kimliğinize binaen bize nasıl önerilerde bulunursunuz?

Öncelikle şunu, özellikle vurgulamak isterim; eğitim denince akla sadece okullar gelmesin; adlarını tek tek sayamayacağım birçok sivil toplum kuruluşu, birçok dernek… hepsi birer eğitim kurumudur, eğitim yuvasıdır. Tabii ilk ve en temel eğitim kurumu, ailedir. Söyleyeceklerim bu bilinçle ve bu kapsamda değerlendirilmeli!.. Eğitimimizin milli ve manevi dozajının yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Herkes, her kurum, yalnızca elinden geleni değil elinden gelenin daha fazlasını, en fazlasını yapmalı; bunu, milli bir görev olarak yapmalı, milli bir borç olarak görmeli… Değerlerimizden mümkün olduğunca fazla bahsetmeli, mümkün olduğunca fazla anlatmalı, yazıp çizmeliyiz. Hem görsel hem işitsel alanda, çağa, çağın insanına göre etkileyici olmalıyız; günümüz insanı nasıl etkilenecekse, neden etkilenecekse o teknikleri kullanmalıyız. Değerlerimiz üzerine daha çok düşünce ve tartışma ortamları oluşturmalıyız. En önemlisi yaşayan örnekler olmalı, bulmalı, gösterilmeli; ödüllendirilmeli!.. Bununla birlikte yabancı ulusların sömürgeci niyetleri ve teknikleri iyi bilinmeli, kavratılmalı; bize ait olmayan değerlerin etkisi kırılmalı; bu etkiyi kırıcı tedbirler üretilmeli; hem devlet hem dernekler, sivil toplum kuruluşları yabancı etkileri önleyici çalışmalar yapmalı, fikirler üretmeli. Ders kitapları ve öğretim programları buna göre düzenlenmeli; değerlerimizin örneklendirildiği televizyon dizileri, sinemalar hazırlanmalı, bu alanda daha fazla özgün kitap ve dergiler çıkarılmalı diye düşünüyorum.

​Feridun ESER

Beşiz Yayınları, 1.Baskı, Sakarya, 2016, 187 Sayfa, ISBN:978-605-997-43-94


* Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi Programı, zafersarac@hotmail.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR