Trampetler Çalarken

Okan BALKAN

Barış, sonsuz bir rüyadır.

      Osman Pamukoğlu

 

İnsanın, ekonomik çıkar çatışmaları ve iktidar mücadeleleri dünya kurulduğundan beri her dönem savaşları kaçınılmaz kılmıştır. Habil evlat sahibi olamadan öldürüldüğü için onu katleden ve soyu yürüyen Kabil, bütün insanlığın atasıdır ve insanlar da sanki Kabil’in ruhunu şad etmek istercesine devamlı savaşarak kardeşlerini katletmekte birbirleriyle yarışmıştır. İşte bu savaşlardan en büyüğü ve en kanlısı olan II. Dünya Savaşı, etkileri itibari ile günümüzde hala tazeliğini koruyor.

Stratejisyen, asker, yönetmen, yazar ve elbette tarihçiler II.Cihan Harbi’ni eserlerinde işlemeye devam ediyor. Trampetler Çalarken[1] de bir askerin -emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’nun- II.Dünya Savaşı’nın dört aykırı generalinin savaştaki rollerine ağırlık vererek ortaya çıkardığı biyografik bir eser. Kitabın içeriğine girmeden evvel yazar hakkında biraz bilgi vermek yararlı olacaktır. Osman Paşa, 12 yaşında giydiği üniformayı Tuğgeneral rütbesinde emekli olana kadar 40 yıldan uzun bir zaman gururla taşımıştır. Bölücü terörün zirve yaptığı ve en çok alan kazandığı dönemde yani 1993-95 yılları arasında Hakkari Dağ ve Komando Tugay komutanlığında bulunmuş ve onunla birlikte terörle mücadelede yeni bir dönem başlamıştır. İnisiyatif alıp Kuzey Irak’tan getirttiği silahlar, daha öncesinde karakollara tıkılan komandoları sürekli operasyonlara çıkarması, en fazla üç kez alınabilen Üstün Birlik Yetiştirme Nişanını beş kez alması, Irak’ın kuzeyine yaptığı yirmiden fazla harekat ve sürekli askeriyle iç içe olmasından dolayı aldığı “Efsane” namıyla silahlı kuvvetlerimizin gözde kurmaylarından birisidir.

Paşa’nın Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok[2] adlı bir başka eserinde aktardığına göre İmralı’daki bölücü başı bile kendisinden “Deli” diye bahsedermiş. Pamukoğlu, cesaret ve fedakarlığın yanına kıvrak zeka ve askeri bilgiyi de ekleyince ortaya düşmanı afallatan sıra dışı bir general olup çıkıvermiş. Trampetler Çalarken’de dört ayrı bölümde ele aldığı dört büyük general de kendi gibi sıra dışı ve aykırıdır.  Kitabın ilk bölümünde Alman General Erwin Rommel yer alıyor. Rommel, Fransa’da Maas yarmasını yapan Şeytan Tümen’in başında bulunurken Kuzey Afrika’da her şeyi eline yüzüne bulaştıran İtalyanlara destek olmak amacıyla 15. Panzer Tümeniyle Libya’ya geçer. Geçtiği gibi de üst üste taarruzlara başlar ve aylardır İtalyanları köşe bucak kovalayan İngilizleri bu kez o önüne katıp kovalar. Muharebe bölgelerini gezerken defalarca top ve uçaksavar ateşine tutulur ama hepsinde kurtulur. Artık hem düşman hem de müttefiklerinin gözünde “yenilemez” seviyesine doğru yükselmişti. Yoğun geçen bir taarruzdan sonra çekilen İngiliz kuvvetleri, Rommel’in tekrar hücuma geçtiğini duyunca korkudan kararsızlığa düşerler. Acaba bu adam bir Çöl Tilkisi (Rommel’in lakabı) gibi sıcağa, susuzluğa, yorgunluğa ve sineklere bağışıklık mı kazanmıştı? Nasıl böyle beklenmedik ve dur durak bilmeyen taarruzlarda bulunabiliyordu? Aslında Alman kurmaylarının çoğu Rommel gibi I. Cihan Harbi’nde pişmiş, kurt subaylardı. Fakat emir aldıkları kişi bir onbaşıydı ve hatipliği dışında  özel vasfı yoktu. Rommel’in sayıca az bir kuvvetle yaptığı destansı mücadele ondan 20 yıl önce aynı topraklarda -aralarında sonradan başkomutan olacak Mustafa Kemal ve Enver Paşaların da bulunduğu- bir avuç İttihatçının yaptığı direnişi hatırlattı bana. Ne hazindir ki Rommel de bitmez tükenmez düşman ikmallerine, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ve daha da önemlisi Doğu cephesine odaklandığı için Afrika’ya önem vermeyen Führer’in basiretsiz kararlarına daha fazla dayanamayarak savaştan mağlup çıkmıştır.

İkinci bölümde anlatılan Amerikalı George Patton ile üçüncü bölümdeki İngiliz Bernard Montgomery’nin savaştaki mücadele alanları hemen hemen paraleldir. Fakat karakter olarak aynı şeyi söyleyemiyoruz. Hem Kuzey Afrika’da hem de Normandiya Çıkarması’ndan itibaren Avrupa’da iki general de Müttefik kuvvetlerin hesabına önemli başarılara imzalar atarken Patton, miğferini düzeltmeyen subaylara dahi 5 dolar ceza kesebilecek kadar katı, cesur ve aynı zamanda ağzından “hergele” lafı düşmeyecek kadar ağzı bozuktur. Bir çatışma esnasında kalçasına saplanan şarapnel parçasıyla ilgili söylediği, “Kıçımın yarısını kaybetmiştim ama durum kötü sayılmazdı,” (s.113) sözleri onun kişiliğini ele veren açık bir ipucudur. Savaş boyunca birliklerine: ”Baylar, Almanları burunlarından tutup kıçlarından tekmeleyeceğiz!” (s. 116) iddiasına rağmen Almanya’nın işgalinden sonra Nazilere en müsamahakar davranan yine kendisidir. Hatta bu yüzden görevinden alınıp ona yakışmayacak pasif bir göreve dahi verilir.

Montgomery ise Patton’a göre daha itidalli ve temkinlidir. Yoksul bir ailede yetişen Monti, pek başarılı bir öğrenci değildi. Daha fazla para kazanmak için Hindistan’a gidebilecekler arasına adını yazdıramayacak kadar başarısız bir askerdi; ancak onun en büyük özelliği daima bir çıkış yolu bulabilmesiydi. Bu sayede Hindistan’a da bir şekilde gitti, Piyadenin El Kitabını da yazdı, İngiliz ordusunun en büyük taarruzlarını yöneten general de oldu. Elbette tüm bunlar kolay olmadı. “Benim ordudaki ilerlemem; sürekli bir güreş, birçok yenilgi ve hayal kırıklarıyla iç içe olmuştur.” (s. 196) diyerek bunu açıkça dile getirmiştir. Birçokları tarafından Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin başarısı, bitmez tükenmez ikmaller, Amerikalıların müttefikliği vb. nedenlerle, “Maymun” lakaplı Montgomery’nin amiyane tabirle fazla şişirilmiş bir balon olduğu söylense de o, çalışmanın, şansla birleşince neler yapabileceğinin en büyük örneğidir. Zaten savaş sanatının üstatlarından Napolyon ve Büyük Friedrich bile şansın, yetenekten üstün olduğunu belirtmiştir.

Eserin son bölümünde Sovyet Mareşal G. Jukov’dan bahsediliyor. Stalin’in 1936-38 yıllarında yaptığı büyük temizlikte(!) 75.000 kişilik subay kadrosunun -başkomutan dahil- yarısı tasfiye edilince Jukov bir anda kendisini üst kademelerde bulur. Japonlara karşı elde ettiği başarılarla adını iyice duyurur ve Almanların, Moskova’ya yürüyüşü sırasında bu cephede iradesi ve sezgileriyle en güvenilen komutan olur. Savaş tarihine geçen Stalingrad Kuşatması, Kursk (Tank) Muharebesi, Moskova Savaşı ve Berlin Taarruzu’nda mevcudu üç milyona yaklaşan kara birliklerini yöneten Jukov, tam bir kuzey disiplini uygulamıştır. Yüksek rütbeli subaylara dahi, “Ya emri yerine getir ya da idam mangasının karşısına geç!” (s. 283) emri, herkesin dilinde gezip Jukov’un ürkütücü bir general olmasına zemin hazırlamıştır. Nazilerin yenilmezliğini kanıtlama ve onların kalbine -Berlin’e- hançeri saplama şerefi de yine Jukov’a aittir. Ayrıca tüm bunları yaparken Stalin’in de işine sürekli burnunu sokması cabası. Jukov’u çok da başarılı bulmayanlar vardır. Buna gerekçe olarak elindeki insan gücünü gösterirler. Gerçekten de Doğu cephesinde Alman çeliğini, yenen sınırsız insan kaynağıdır. Nazilerin kaybı, Sovyetlerinkinin 3/1 oranında az olmasına rağmen karşılarında öldürmekle bitmeyen insan seline karşı koyamamışlardır.

Osman Pamukoğlu kendi gibi sıradan ve sürüden olmayan dört büyük kurmayın, savaştaki rollerini hangi tarafta olduklarına bakmadan nesnel bir şekilde asker gözüyle kaleme almış. Trampetler Çalarken, benim gibi savaş sanatına ilgi duyan, II. Dünya Savaşı’na hatta askeri tarihe merak salmış kişiler için oldukça ilgi çekici bir kitap.


[1] Pamukoğlu Osman, Trampetler Çalarken, İnkılap Kitabevi, s.359, İstanbul,2017.

[2] Pamukoğlu Osman, Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, İnkılap Kitabevi, s.391,İstanbul, 2004.

Osman PAMUKOĞLU

İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2017, 359 Sayfa, ISBN: 9751038463

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR