ETKİNLİKLER:

Suriye ve Filistin Mektupları

Ömer KARABAYIR*

Geçmişte birçok medeniyete ev sahipliği yapan Ortadoğu, günümüzde zor zamanlar yaşamaktadır. Özellikle Batı dünyasının her zaman ilgi odağı olan bu bölgenin Türkiye için de önemi büyüktür. Batılıların Doğu Akdeniz diye adlandırdığı Suriye-Filistin bölgelerinde yaklaşık dört asır boyunca Osmanlı İmparatorluğu hâkim olmuştur. Biraz geçmişe giderek, bir türlü istikrar sağlanamayan bu bölgede bugün yaşananların sebepleri hakkında ipuçları elde edilebilir. Özellikle İmparatorluğun son dönemlerinde Suriye ve Filistin’de yaşananları incelemek, bölgenin nasıl elden çıktığını anlamaya olanak sağlayacaktır. Türkçülük akımının en önemli temsilcilerinden Yusuf Akçura’nın, 1913 yılında Suriye, Filistin ve Kudüs’e giderek edindiği bilgiler kafamızdaki soru işaretlerinin birçoğunu yanıtlayacak niteliktedir. Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurulmasına, Türk Yurdu dergisinin çıkarılmasına katkıda bulunan Yusuf Akçura, Türk fikir dünyasına olumlu tesirleri bulunan önemli aydınlarımızdandır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında etkili olan Akçura’nın bölgede gerçekleştirdiği gözlemleri, katkıda bulunduğu Cumhuriyet’in gelecek nesillerine bir nasihat mahiyetindedir. Zira tarih, -ders alınmaz ise- tekerrür eder.

Akçura’nın Suriye ve Filistin Mektupları; 1913 yılında Suriye, Filistin ve Kudüs-i Şerif ziyaretlerinde yazdığı ve Rusya’da Vakit gazetesinde yayımlanan 30 mektuptan oluşuyor. Suriye-Filistin bölgesini dünyanın en yaşlı ve ilginç yerlerinden biri olarak tanımlayan Akçura, buralara seyahatin de ilginç olduğunu belirtir. Bu toprakların yaşlılığını binlerce yıl evvelki medeniyetlerin varlığına, ilginçliğini de medenî dünyanın hemen hemen bütün dinlerinin buralarda doğmuş olmasına bağlar. Birçok din, mezhep ve etnik kimliğin bir arada yaşamaya çalıştığı bu topraklarda gözlemler yapmak gerçekten ilgi çekici görünmektedir. Bu çeşitliliğe Avrupa’dan bazı milletlerin de katıldığını belirten Akçura, özellikle Fransızların Suriye’de kazanmaya çalıştığı itibara da (!) mektuplarında yer verir. “Fransızlar, Suriye’de Türkiye’nin vârisi olmaya yüzyıldan beri hazırlanıyorlar.” (s.18) cümlesi ile Fransızların bölgedeki niyetlerine de işaret eder. Zaten Beyrut’ta dil, eğitim ve mektepler anlamında ciddi bir Fransız hâkimiyeti olduğundan da bahseder. Peki, Fransızların bu emelleri sadece Suriye için miydi?

Akçura’nın Suriye seyahatine çıkmasından bir veya iki ay önce Fatih Kerimî, İstanbul’da yazdığı mektuplarından birinde bir Fransız profesörün Balkanlar ve Türkler hakkındaki ithamlarından bahseder: “Medenî Avrupa’nın ve hususîyle Fransa’nın vazifesi Balkanlılara yardım etmek, Türklerin üzerine yürümek, Asyalı bu vahşî katilleri Avrupa’dan kovup çıkarmaktı. Türk, dinlerin en bayağısı, en adisi olan bir dinle mütedeyyindir. Türk, evvelâ Türk, sonra Müslüman olduğundan memleket idare edebilmek, medeniyetin en aşağı derecesine olsun yetişebilmek ve insan gibi yaşayabilmek kabiliyetinden mahrumdur.”[1] İşin acı tarafı, Fransız profesörün bu sözlerini doğru bulan Türkler de vardır.

Suriye’ye seyahatini bir Fransız gemisiyle, aynı kamarada bulunduğu bir Osmanlı memuru ile beraber gerçekleştiren Akçura’nın, memurun yaptığı bir hatadan dolayı Fransız hademeden yedikleri azar üzerine memura, “Efendim, neden biz bu kadar kendimize, milletimize hakaret ettiriyoruz, sebepleri kendi elimizle hazırlamaktan zevk alıyoruz?” (s.19) demesi milletimizin çaresizliğini gösteren bir isyandır aslında. Akçura’nın bu sözlerle yalnızca o gün yaşanan hâdiseden değil, genel olarak milletin düştüğü âciz durumdan şikâyet ettiği anlaşılmalıdır. Benzer şekilde Fatih Kerimî de bu aşağılayıcı ithamların reddedilmesi gerektiğini, şahsî ve millî namusu korumak ve müdafaa etmek mecburiyetini dile getirir. Ama bunu yalnızca dil ile reddetmek yeterli ve etkili olmayacaktır. Yüzyıllarca hüküm süren, kudretli Osmanlı İmparatorluğu Türklerinin nasıl bu duruma düştüğünü araştırmak, öğrenmek ve ders almak belki de en etkili reddetme yöntemi olacaktır. Bu anlamda Yusuf Akçura’nın mektupları bize bazı ipuçları vermektedir. 1913’te Suriye’deki siyasî sorunların baş sorumlusu tek başına Türkler, Araplar ya da gayrimüslimler değildir. Arapların şu düşünceleri hem onların o dönemde Türklere bakışını hem de Türklerin bir özeleştiri yapması gerektiğini gösterir: “Biz Türkçe bilmiyoruz. Şimdiye kadar Türk hükûmeti bize kendi dilini öğretmedi, öğretemedi, şimdiden sonra da öğretemez, hem Türkçe öğrenmeyi kendimize gerekli de görmüyoruz. Türkçede bize fayda getirecek asar yok.” (s.44)

Kitabın Suriye Mektupları bölümünde eğitim konusu ağırlığını hissettirmektedir. Bir bölgede hâkimiyet kurmak için asker ve silah gücü çok önemlidir. Ancak bir milletin eğitimine müdahale ederseniz veya o bölgede kendi kültürünüzü aşılayacak okullar, eğitim kurumları açılmasını sağlarsanız uzun vadede önemli bir kazanım elde etmiş olursunuz. Bu stratejiyi Suriye ve Filistin’de gerçekleştiren çeşitli Avrupa milletleri, Amerikalılar ve Yahûdiler eğitime çok önem vermekte, Müslümanlar ise aksine, hâlâ iptidaî tarzda eğitimde ısrar etmektedir. Gayrimüslimler kendi yurtlarından uzaklarda bile modern tarzda eğitim kurumları açarken, Müslümanlar kendilerine engel olunmadığı hâlde ısrarla yerinde saymaktadır. Akçura, Türk ve Tatarların en kısa zamanda daha fazla çalışıp Hristiyan dünyası ile aralarındaki açığı kapatmazlarsa, siyasî ve medenî istikbâllerinin tehlikeye gireceğinden endişe etmektedir. Bununla birlikte, Osmanlı Türklerinin durumunun son yıllarda kötüleştiğini, fakat böyle olsa da Türklerin medenî, millî varlıklarını kaybetmeyeceğini, yeniden güzel günler görebileceklerini ifade ederek müthiş bir öngörüye imza atmıştır. Gerçi konu Türkler olunca birçok kişi bu sonucu sezebilirdi…

İlmî konuların yanında Müslümanların ahlâk ve temizlik hususlarında da sıkıntılarının varlığından bahseden Akçura, özellikle ticarette insanları kandırma alışkanlığının fazlalığını kendi başına gelen olaylarla da örneklendirir. Beyrut’un en meşhur, ancak temizlikten nasibini almamış, yemek yenemeyecek kadar pis olan restoranında, duvarda kalın yazıyla “Temizlik imandandır” yazısı bulunduğunu belirten Akçura, dinî taassubun derecesini gözler önüne sermektedir. Okuyanlar, Kerimî’nin de İstanbul Mektupları’nda benzer konulara temas ettiğini göreceklerdir. Farklı coğrafyalarda, dönemin Türk-Tatar aydınları benzer konulara özellikle dikkat çekmek istediğine göre, ders çıkarmak gereken şeyler olduğu aşikârdır. İstanbul’un ahvâlinden bahsederek konu dışına çıkmış gibi görünsek de, aslında bu sorunlar tüm Müslüman dünyasının o günkü en önemli sorunlarıdır. Kerimî’nin, Babanzâde Ahmed Naim Bey ile görüşmesinde, dünyanın her yerinde Müslümanların maarif ve medeniyetçe en geride olduğunu, bu durumun Kazan’da, Fas’ta, İran’da ve İstanbul’da aynı olduğunu söylemesi ve bunun sebebini sorgulaması bu durumu ispatlar.[2]

Kitabın Filistin Mektupları bölümünde, Siyonizm’in kısaca tarifini yapan Akçura, bu fikrin altında tam olarak ne olduğunu bilmemekle beraber, öğrenmek için araştırmalara girişir. Filistin’deki ikinci mektubunda aktardığı, Sadrazam Hakkı Paşa’nın Siyonizm hakkındaki görüşleri dikkat çekicidir. Sadrazam Hakkı Paşa’nın, “Sahyûnculuk (Siyonizm) bazı genç ve vurdumduymaz kişilerin hayâllenip yürüdükleri gülünç bir iş, Yahûdilerin hepsi buna gülerek bakıyorlar. Çok akıllı, çok çalışkan olan Yahûdiler bu gibi hayallere bir de ehemmiyet vermiyorlar. Bunu inceleyerek vakit haram etmenin faydası yok.” (s.101) diyerek büyük bir yanılgı içine düştüğü görülüyor. Bunun aksine Akçura, bu idealin gerçekleşebileceğine olan inancını belirterek geleceği yine doğru analiz etmiştir. Özellikle Filistin’de gezdiği Yahûdi mektepleri bu doğru analizi yapmasında etkili olmuştur. Çünkü bu mekteplerde öğrenciler yüksek vatan bilinci ile ideallerine uygun şekilde yetiştirilmektedir. Filistin’de gerçekleştirdiği Siyonist okul gezilerini sayfalarca anlatan Akçura, Yafa’nın olumsuzluklarla dolu Müslüman mekteplerinden sadece yarım sayfa bahsedebilmiştir. Bu durum bile Akçura’nın, Yahûdilerin orada bir devlet kurabileceklerine olan inancına işarettir. Yahûdilerin çalışkanlığı ve inancı elbette takdire değerdir, ancak Filistin’de bu egemenliğin oluşmasında isteyerek veya istemeyerek Türklerin de katkısı olduğu göz ardı edilemez. Burada Türk parasının değersiz görülmesi, Akçura’nın da –bir Yahûdi tüccarla tartışırken- belirttiği gibi yüzyıllarca Yahûdilere kollarını açan Türklerin barbar görülmesi, özetle Türklerin görmezden gelinmesi bize çok şey anlatıyor. Hatta Akçura, gezdiği bir Osmanlı mektebinde Sultan Reşad’ın resminin Theodor Herzl’in resminin altına asıldığını görünce kendi kendine serzenişte bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu o dönemlerde uğraşmak zorunda kaldığı onlarca problem arasında belki bölgeye yeteri kadar ilgi gösterememiş olabilir. Fakat asıl mesele, Akçura’nın da belirttiği gibi; ilim, sanat, ticaret gibi medenî kuvvetin Türklerde de Araplarda da olmayışıdır. Akçura’nın Suriye’de dile getirdiği, “O kuvvet yabancılarda, Avrupa ve Amerikalılarda.” (s.63) sözü Filistin’de de Yahûdiler için geçerlidir. Tabiî ki Hristiyan Arapları da göz ardı etmemek gerekir. Onların da bölgedeki etkinliği, Müslüman ırkdaşlarını sürekli etkilemeleri de önemli bir durumdur. Yıllar sonra o topraklarda yaşanacakları öngören Yusuf Akçura, bölgede Türklerin etkin olması gerektiğini savunur. Bugün Ortadoğu’da yaşananlarda, Arapların Türkleri sömürgeci olarak görmesinin yanında, Türklerin pasifliğinin de payı olduğu söylenebilir.

Yusuf Akçura’nın mektuplarında dönemin diğer Türkçüleri gibi modern eğitim hususuna verdiği önem oldukça dikkat çeker. Bir yere sahip olabilmenin en önemli şartı olarak o yerin medeniyetçe hâkimi olmak gerektiğini söyler. “Milliyetimizi hatta dinimizi korumak için muhakkak Avrupa ve Amerika üniversitelerinde okumaya muhtacız.” (s.27) diyerek modern eğitim konusunda Batı’nın önemine değinir. Mektupların çeşitli yerlerinde, öyküleme tekniğindeki başarısı da rahatça görülebilir. Ayrıca, bölgenin tarihi, nüfusu, dili, içtimaî yapısı hakkında verilen bilgilerle 1913 Ortadoğusu’nu gözümüzde canlandırmak zor olmuyor. Bunların dışında Akçura’nın, mektuplarından, gelecek ile ilgili müthiş öngörülere sahip olduğu sonucuna da ulaşılabilir. Hatta ilk mektubunda, Arnavutluk seyahatinde gördüklerini yazmadığı için kendine kızdığını söyleyerek, bu bölgenin akıbetini de önceden sezdiğini ima ediyor. Gerçekten, Rumeli’yi Yusuf Akçura’dan okumak çok ilginç olurdu. Bu konuda ben de kendisine serzenişte bulunabilirim. Akçura’nın, Yahûdilerin hayâllerindeki devleti kurabileceklerini kendinden emin bir şekilde söyleyebilmesi de önemli bir detaydır. O, Suriye ve Filistin topraklarının kaybının perde arkasındaki siyasî, sosyal ve kültürel sebepleri görebilmek, bundan sonrası için doğru tespitlerde bulunabilmek adına bize önemli makaleler bırakmıştır. Böyle önemli bir aydının yakın tarihimizde var olmasının ve onun fikirlerini öğrenebilmenin büyük bir şans olduğu kanaatindeyim. Bu hususta elini taşın altına koyan, makaleleri derleyen, açık bir üslupla kitap haline getiren İsmail Türkoğlu’na ne kadar teşekkür etsek azdır. Bize düşen de Yusuf Akçura’yı okumak ve fikirlerine sahip çıkmak olmalıdır.

Yusuf AKÇURA

Hazırlayan: İsmail TÜRKOĞLU

İstanbul, Ötüken Neşriyat, Mayıs 2017, 207 Sayfa, ISBN: 978-605-155-396-2


* Bilgisayar ve İstatistik Mezunu, İstanbul Üniversitesi AUZEF Tarih Öğrencisi, omerkarabayir@windowslive.com

[1] Fatih KERİMİ, Haz: Fazıl GÖKÇEK, İstanbul Mektupları, s.277,  Çağrı Yayınları, İstanbul 2001

[2] Oğuzhan SAYGILI, Kitaplarla Söyleşi 1, s.250, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2017

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR