Yusuf Akçura – Suriye ve Filistin Mektupları

Kazan’a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir ailenin mensubu olan Yusuf Akçura; 1876’da Simbir’de dünyaya geldi. İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesini, Paris’te (1899) Siyaset okulunu bitirdi ve Osmanlı Saltanatı Kurumları Tarihi Üzerine Deneme adlı tezini yazdı. 1903’te Kazan’a geldi ve burada dört yıl Tarih, Coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Şura-yı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde isimsiz yazılar yazdı. Türkçülüğün manifestosu kabul edilen Üç Tarzı Siyaset adlı eseri Türk adlı gazetede yayımlandı. 1905’te Rusya Müslümanları İttifakı adında bir parti kurdu. Kazan Muhbiri adlı bir gazete çıkardı. 1908’de İstanbul Darülfünununda ve Mülkiye Mektebinde tarih dersleri verdi. Türk ve Türk Yurdu adlı derneklerin kurucu kadrosunda yer aldı. Türk Yurdu dergisini 17 yıl idare etti. 1912 yılında Türk Ocağı’nı kurdu. 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmakla görevlendirildi. Hülasa ömrünü, enerjisini Rusya ve Osmanlı Türklerinin hizmetine harcadı, nice eserler miras bıraktı.

Yusuf Akçura, 1913’te Suriye ve Filistin’i gezdikten sonra Hicaz’a giderek hac vazifesini yerine getirdi. Bahsedeceğimiz eser Akçura’nın 1913’te çıkığı Hicaz yolculuğundan Orenburg’daki Vakit gazetesine gönderdiği mektuplarından derlenerek hazırlanmıştır.

Suriye’ye doğru yolan çıkan trende mektuplarını kaleme almaya başlayan müellif, Şarklılar ve Garplılar hakkında genel görüşlerini bildiriyor. Seyahat ettiği şehirler, dünya medeniyetinin doğduğu topraklar olması hasebiyle hayli heyecanlı bir girizgah yaparak duygularını ifade ediyor.

İlk durağı olan Beyrut şehrinin göze çarpan binalarının mektep olması Akçura’nın dikkatini çekiyor. Beyrut’taki pek çok mektep Amerikalılar, İngilizler, Almanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Türklere aittir. En az mektebe sahip olanlar ise Müslüman Araplardır. Beyrut deyince akla ilk gelen, ıslahat ve mekteptir. Halkın hükûmetten istediği tüm hususlar ıslahat kapısına çıkıyor. Mekteplerden en iyi eğitim verenleri Hristiyan ve Batılı okullarıdır. Öğrencileri en yüksek tahsilleri görerek, bilimi ve insanlığı öğrenerek yetişir. Türklerin okulları orta derecededir. Devlet parası ile yaptırılan görkemli binaları bakımsız bırakılmış, emekler zayi olmuş; hükûmet politikalarına göre değişen bir tutum ile idare edilir. Yazılı olmayan bir kural vardır ki Osmanlı’da birinin başladığı işi, ikincisi asla bitirmez; işte bu, modern binaların bakımsız ve köhne kalmasının sebebidir. Araplarınki ise daha iptidai durumdadır. Müslüman Arap okulları utanılacak derecede bakımsız ve kirlidir. Eğitimi son derece geri kalmıştır. Okulların ve talebelerin sayısına bakıldığında Müslümanlar açık ara geride kalmışlardır. Özellikle kız öğrenci sayısındaki fark birçok açıdan kötü gidişatı gözler önüne seriyor. Hristiyan, Yahudi ve Müslüman olmak üzere halkı kozmopolit bir yapıya sahiptir. Nasraniyet burada çok fazla ve farklı şekillerde görülüyor. Gayrımüslim halkın yaşadığı yerler temiz, düzenli ve ferah iken Müslüman mahalleleri kirli, dar ve bakımsızdır. Halkı ticarette yolsuz ve hilekârdır, tembeldir. Batılıların bu şehrin halkına nazarı adeta konuşabilen hayvan derecesinde bir aşağılamadır. Osmanlı şehri olan bu yerde Osmanlı parası da geçmiyor üstelik. Türkçenin esamesi okunmuyor. Beyrut kültürel bakımdan yönünü İstanbul’a değil Batı’ya, özellikle Fransa’ya düşürmüş durumdadır. Arapların Osmanlı hükûmetini ve Türkleri sömürgeci kategorisine koymaları ise göz ardı edilemez. Ayrıca hükûmetten dil ve milliyet bakımından özerklik isteklerini de zikretmeliyiz. Beyrut gibi önemli bir şehrin İlk ve Orta Çağlardan kalma bu görüntüsü insanı hayrete düşürüyor. Zuhur eden bir olay ya da fitnede ecnebi parmağı vardır deyip kenara çekilmek düpedüz tembelliktir. Tüm bu olumsuz gidişatın tek sorumlusu tembel ve cahil halk değildir, hükûmetin ve devlet adamlarının da sorumluluğu vardır. Genel izlenime bakıldığında şu soruyu sormak elzemdir: “Niye Müslümanlar kendi dinlerini korumak için, niye Türkler kendi hâkimiyetini kaybetmemek için, niye Araplar kendi milli medeniyetlerini muhafaza etmek için Avrupalılar ve Amerikalıların yaptıklarını yapmıyorlar? Kim onlara engel oluyor?”

Filistin’e doğru gemi ile yaklaştıkça, Fenikelilerden miras kalan liman kenti Yafa’ya ulaştılar. Bu limanlar sanki hala Fenikeliler devrinde yaşıyor. Medeniyetin geri geri terakkisine bir örnektir. Bu İlk Çağ dönemlerinden kalmış Yafa Limanı, Filistin’in, Kudüs-i Şerif’in dünyaya açılan deniz kapısıdır. Gemiden indikten sonra köhne gümrükten geçerek, ne atın ne arabanın gidebildiği taşlı ve dar yoldan şehre doğru yol alan müellif gördüğü durumu çok iyi tasvir ediyor. Sıradaki durağı Yahudi kolonisi olan Tel Aviv. Aklındaki mesele ise Sahyunculuk, namıdiğer Siyonizm. Yahudilerin kutsal kitabında onlara vadedildiğine inandıkları dine dayalı bir ideoloji, ülkü, gaye diyebilir miyiz? Türkiye’de bunun ne demek olduğunu bilen çok az kişi var. Burada görüp görebileceğiniz okul, kitapçı, dükkân gibi her türden binanın en görkemli kısmında büyükçe bir Herzl portresi asılı. Tel Aviv’de Türkçe konuşulmuyor, Türk lirasının asla değeri yok, burası başsızlık ve tertipsizlik memleketi. Birçok Yahudinin gönlünde gizli gizli Yahudi devleti yatıyor. Beyrut’ta gördüğümüz kirli, dar ve bakımsız Müslüman mahalle ve çarşılarının benzerleri Tel Aviv yolunda da karşımıza çıkıyor. Lağım akıntıları olan sokaklardan Tel Aviv’e varınca temizlik, düzen ve medeniyet üzerine kurulmuş koloni şehri karşılıyor bizi. Yahudiler bu bomboz toprağı satın alıp geniş sokak ve caddeler, temiz ve intizamlı evler inşa etmişler. En övündükleri şey ise temiz su kuyusu. Bu sayede hastalıklar ve ölümler azaltılmış. Burada kendinizi bir Avrupa şehrinde zannedebilirsiniz. Yahudilerin o kaba, kirli ve itici tutumları törpülenmiş. Herzl’in büyük ve iyi bir eğitim veren okulu var. Bu okulda Osmanlı sultanının resmi, Herzl’in büyük ve ihtişamlı portresinin altına asılmış. Bir Osmanlı toprağında yapılan bu saygısızca hareket ne hükûmetin ne de adamlarının umurunda. Söyleyecek çok söz, yazacak çok kelam var. Lakin siz okurlara da bir pay bırakmalı. Hülasa Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu acı verici durumu siyasi, sosyal, ekonomik vs. birçok bakımdan anlamak için bu eser okunmalı ve kendi medeniyetimizin inşa ve ihyası uğruna çalışmalıyız.

Yusuf AKÇURA, Hazırlayan: İsmail TÜRKOĞLU, İstanbul, Ötüken Neşriyat, Mayıs 2017, 207 Sayfa, ISBN: 978-605-155-396-2

Yazar: Rabia Sümeyye KARAPINAR

0 0 oy
İçeriği Değerlendir