Suriye ve Filistin Mektupları

Bünyamin Toksoy

Tarihçiler her ne kadar “Tarih tekerrür etmez zira zaman değiştiği için olayın ve şartların aynı şekilde gerçekleşmesi pek mümkün değildir. O, artık başka bir olaydır.” deseler de ben merhum Mehmet Akif’in “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/ Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? ”  mısralarından yola çıkarak bazı tarihi olayların ibret alınmadığı için benzer şekillerde tezahür edebileceğini ve benzer sonuçlar ortaya koyacağını düşünüyorum.
Yukarıda zikrettiğim düşüncenin somut bir vesikası olarak Yusuf Akçura’ nın “ Suriye ve Filistin Mektupları” adlı makalelerinin topladığı kitabı örnek gösterebiliriz. Kitap, Akçura’nın 1913’te Suriye, Filistin bölgelerini gezdikten sonra en son Hicaz’a gidip hacı olması münasebetiyle gezdiği yerlere dair bilgiler içeren “Vakit” gazetesine gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır. Akçura, daha önce Arnavutluk’ta bulunduğu dönemde izlenimlerini kaleme almamış olmasının verdiği üzüntüyü tekrar yaşamamak adına gezdiği yerlerden “Vakit” okuyucularını bilgilendireceğini dile getiriyor. Üç bölümden oluşan kitap,  11’i Suriye’den, 11’i Filistin’den, 8’i de Kudüs-ü Şeriften olmak üzere toplam 30 mektup içermektedir.
Mektupların konularını yazarın gezdiği yerlerde gördüğü şu olayların oluşturduğu görülmektedir:
- Gittiği yerlerin coğrafi ve dini özellikleri,
- İnsanların yaşam biçimleri (karakter yapıları) ve meskenlerin özellikleri,
- Ecnebi okullar, buları açan ülkeler ve amaçları,
- Gezdiği yerlerde yaşayan insanların ıslahat istekleri,
-Islahat taraftarlarının çoğunun Osmanlı’dan kopma arzuları ve yabancı güçlerin etkilerine girmeleri,
- Fiziki olarak bize bağlı, ruhen bizden ayrılmış olan bu topraklarda yaşayan insanların Osmanlı’yı sevmeme nedenleri ve Osmanlı’nın kendisini sevdirmek için ecnebi ülkeler kadar da olsa, bir çaba içine girmemesi,
- Bu bölgelerde yaşayan insanların medeni dünya olarak tabir edilen ( kendi içlerindeki davranış ve genel yaşam biçimi olarak, niyet olarak değil) ülkelerde yaşayan insanlara göre her açıdan ( temizlik, çalışkanlık, eğitim…)  geri kalmış olmaları,
-  Özellikle Müslüman olmayan Arapların milliyetçilik fikirlerini Müslüman Araplar arasında da yaymaya ve onları din bağıyla bağlı oldukları Osmanlı’dan koparmaya çalışmaları,
- Bu bölgelerde yaşayan Müslüman ve Hıristiyanların tarihi ortak isimler çevresinde gösterdikleri benzer anlayışlar ve yer yer kaybolan kalın çizgiler,
- Yahudiler, Yahudilerin faaliyetleri, Siyonizm, Yahudilerin gizli emelleri ve bu emelleri gerçekleştirmek için kurulmuş okulları,
- Türklerin aleyhlerine olan bu faaliyetleri takip etmemeleri ve bilgisizlikten doğru değerlendirmeler yapamamaları,
-  Müslüman Araplarla Yahudiler arasındaki sorunlar,
- Yahudilerin çalışkanlığı, hiç kimseye muhtaç olmadan bütün işlerini kendileri yapabilecek şekilde örnek bir biçimde yaşamaları ve Telaviv şehrinin kurulması,
- Yahudilerin inançları ve bu inançlarındaki bazı acayiplikler,
- Kudüs-ü Şerif’teki Nebi Musa Bayramı ve yapılış amacı,
- Osmanlı memurlarının devletini ve milletini düşünmeyen çağın gerisindeki yaşam felsefelerinin Kudüs’te de teyit edilmesi,
- İlerleyen zamanlarda bu toprakların Arapların elinden alınarak bir Yahudi devletinin kurulmasının mümkünlüğü…
Yukarıda belirtilmiş olan maddeler genelinde gezilen yerler ele alınmış ve “Vakit” okuyucuları bilgilendirilmek istenmiştir. Aslında bunlar tarihe mektup biçiminde gelecek adına düşülmüş notlardır. Şimdi bunlardan kitabın da ilk bölümünü oluşturan Suriye’ye dair mektuplara göz atalım.

Suriye’den
Yazar bu bölümde okuyucularına seyahatini Suriye ve Filistin topraklarına yapacağını, bu bölgenin dünyanın en yaşlı ve ilginç yerlerinden birisi olduğunu, bununla birlikte üç mukaddes dinin de bu yerlerde doğmasının seyahatinin önemini artırdığını dile getirir. Bu bölgede her şeyin bol ve bereketli olduğu hatta dinlerin de bir şekilde kalmadığı dallanıp budaklandığı bilgisini aktarır. Öyle ki Hristiyanlığın bilmem kaç türlüsü olduğunu söyledikten sonra Müslümanların da bizim bildiğimiz dört mezhebin üstüne başka şubelere ayrıldığını ifade eder. Arnavutlukta vaktiyle gördüklerini yazmadığına hâlâ öfkelendiğini dile getiren yazar yazmadıklarının da hıncını Suriye’den çıkaracağını belirtir.
Bu dönemde İstanbul ile Suriye arasındaki ulaşım İngiliz, Fransız, Rus ve Avusturya gemileri ile sağlanmaktadır. Bu çok mühim vilayeti Osmanlı’ya bağlayan, onun bütün emir ve postalarını taşıyan yine bu ülkelerdir. Osmanlı’nın Suriye’deki varisi olmaya yüzyıldır hazırlanan Fransa, her on beş günde bir bu yerlere bir gemi gönderirken,  bizim hiç gemimiz gitmemektedir. Bunu da bu yerlerde ecnebi ülkelerin tesirinin giderek artarken bizim etkimizin ve etki etme yetimizin pek de kalmadığı şeklinde yorumlayabiliriz. Kendisinin de bir Fransız gemisiyle Suriye’ye gittiğini anlatan yazar Müslümanların temizlik anlayışındaki sorunları yine bu gemideki bir anısıyla dile getirir. 
2400 yıllık çok eski bir şehir olan Beyrut’tan bahseden yazar, buranın en göze çarpan yapılarının ecnebi mektepler olduğunu belirtir. Çok farklı inançlara sahip bu yerde yaklaşık 100 bin Hristiyan, 40 bin Müslüman, 4 bin Yahudi vardır. Fakat bunlar da kendi içlerinde yine farklı kollara parçalanmıştır. Nüfus oranlarına göre erkek okul sayılarında çok büyük fark olmasa da kız okullarında, okul çeşitliliğinde ve eğitim usullerinde Müslüman ve Hristiyan okulları karşılaştırdığımızda gerçekte uçurumlar söz konusudur. Burada hizmet veren ecnebi okullar aslında günün birinde bu topraklara yerleşmek arzusunda olan ecnebilerin yerli halka hoş görünmek için kullandığı birer araçtır. Yazar ayrıca yabancı okullara tahsil için gelmiş 12 Şimal Türkü ile bazen bir araya gelir ve onların suallerine cevap verir. Türk ve Tatarların istikballerini soran öğrencilere karşı: “ Müslüman dünyası ve bu dünya içinde yer alan Türk ve Tatarlar, kısa zamanda adettekinden fazla çalışıp, Hristiyan dünyası ile aralarında kalan uzun arayı azaltmazlarsa, sadece siyasi istiklalleri değil, medeni istiklalleri de tehlikeye girecek.”der.
Yazar, ayrıca Suriye halkının olumsuz ahlaki yönlerini duyduğunu bunu burada gördüğü hilekârlıklarla da teyit ettiğini belirtir. Suriye Araplarının ıslahat isteklerine de değinen yazar, Osmanlı entelektüellerinin, memurlarının ve yüksek mevkilerdekilerin tıpkı Arnavutluk ve Makedonya’da olduğu gibi buradaki mevzuları da üstünden dahi olsa bilmediklerinden yakınır. Bu çerçevede ıslahatçılar toplanıp 15 maddelik Beyrut vilayetleri ıslahat layihasını ilan eder. Metindeki en önemli maddelerden biri bu vilayetlerde Arapçanın resmi dil olarak kabul edilmesi isteğidir. Enteresan olan ise bu topraklarda zaten Türkçenin neredeyse hiç konuşulmamasıdır. Evet, Osmanlının en büyük hatalarından biri dilini buralarda yaygınlaştırmamış olmasıdır. Bundaki en önemli sebeplerden biri de Arapların İslam diniyle Arapçayı yaygınlaştırma çabalarıdır. Bu istekleri gerçekleştirecek bir güç olmaktan uzak olan Araplar elbette kendilerine bu imkânı verecek ülkeleri arkalarına aldıklarında onlara çok şey borçlu olacaklardır. Bu topraklarda Osmanlı dil konusunda oldukça ilgisiz kalmıştır. Bakımsız ve kendi haline bırakılmış okullarda okutulacak bir Türkçe kitabı bile bulunamamaktadır. Kaldı ki burada zaten Türkçe gazete, kitap okunmuyor; Türkçe kitap satılmıyor hâsılı Türk’e dair bir şeye değer verilmiyor. Buna karşın ecnebi gazete, kitap ve ajanslar daha çok tercih edilmekte, ecnebi mallar pazarlarda daha çok rağbet görmektedir. Bizim olan bu topraklarda en muteber akçe Fransız frangıdır. Türkçeyi sevdirecek umum derslerinin bulunmadığı, Türkü sevimli gösterecek tiyatro ve sinemaların olmadığı bu yerde; sinemalarda Fransız kahramanlıkları gösterilmekte, Fransız bayrakları dalgalanmakta, Fransız şarkıları söylenmektedir. Bizim kendimizi sevdirecek böyle vasıtalarımızın olmayışı veya kullanmayışımız halkta da kendisine her açıdan çok uzak olan Osmanlı’ya karşı en üzüntü verici durumlarda da en sevindirici olaylarda da bir hissiyatsızlık oluşturmaktadır. Ticari olarak Osmanlı’yla çok az bağı olan, para olarak yabancı paraları daha çok kullanan, ulaşımı bile yabancı gemiler vasıtası ile sağlanan bu yerde yaşayan insanlara gerekli maddi ve askeri yardımları yapmadığı için kızmak çok da doğru değildir.
Mektuplarda Suriye’deki milliyetçilik fikirlerinin yayılmasında Müslüman olmayan Arapların ön plana çıktığı ve Müslümanlara tepeden baktıkları ifade edilmektedir. Ayrıca Araplar içinde Protestan mezhebine bağlı olanların Arapların İslamiyet’'ten önce de bir medeniyet olduğu, İslamiyet ile doğmadığı, gelişmediği noktalarına değinip İslam’ın birleştirici etkisini milliyet fikriyle ortadan kaldırmaya çalıştığı göze çarpmaktadır.
Yazar, Suriye’den yazdığı mektuplarda kendisi için en tatlı hatırasının hürmet duygularını henüz yitirmemiş Tatar geçleri ile geçirdiği vaktin olduğunu dile getirir. 
Suriye mektupları bize o dönemde Suriye topraklarında Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi, ekonomik, sosyal ve eğitim alanlarındaki eksiklikleri, yanlışlıkları, vurdumduymazlıkları ve çaresizlikleri birinci ağızdan öğrenme imkânı vermektedir. Bu mektuplarda sınırlarımız dâhilinde ve varlığımızı hissettirmek istediğimiz yerlerde eğitimin ve bunların gerçekleştiği okulların ne denli önemli olduğunu ecnebi okulların faaliyetlerinden anlayabiliyoruz. Bunun yanında dilinizi götüremediğiniz, yayamadığınız yerlerde kalıcı olmanın zorluğunu da görmüş bulunuyoruz. Medeniyet olarak zamanında oldukça ileri gitmiş olmamıza rağmen kendi değerlerimizden uzaklaşmamızın, yozlaşan yaşam şeklimizin bizi her alanda Batı’nın gerisinde bıraktığını da yine bu mektuplarda teyit etmiş oluyoruz.

Filistin’den
Yazar; bu bölümdeki mektuplarında Akka, Hayfa, Telaviv ve Kudüs gibi şehirlerdeki izlenimlerinden bahseder. Daha gemideyken başından geçen ilginç bir olayı şöyle aktarır. Amerika’ya iş bulmaya gidenlere “Toprağınız yok mu?” diye sorar. Onlar da “ Toprak var işleyecek para yok.” derler. “ Şimdi savaş var, nasıl bırakıp gidiyorsunuz memleketi?” diye sorunca da “ Bize ne? Bizim askerliğimiz yok. Hem düşman Kayseri’ye gelinceye kadar biz yetişiriz.” diye cevap verirler. Bu ifade bize Balkan savaşlarında düşmanın önünden kaçan askere “Nereye gidiyorsun” diyen komutana, askerin verdiği cevabı hatırlatıyor. Asker, “ Kayseri ovası benim neyime yetmez.” diye yukarıdakine benzer bir ifade kurar. Bu da Osmanlı’da vatan kavramının çok sınırlı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Hayfa’dan itibaren Yahudi bölgesine girdiklerini belirten yazar bundan sonra Yahudilere oldukça fazla yer verir. Yahudileri kendilerinden başka kimseye yardım etmeyen ve tedirgin insanlar olarak tanımlar. Gerçekten de oldukça yerinde tespitlerde bulunan yazarın söylemiş oldukları ilerleyen zamanlarda gerçekleşir. Birkaç yıldan beri Filistin’e hicret eden Yahudilerin burada bir merkez kurmak amacında oldukları buna da Siyonizm dendiğini ifade eder. İşin acı tarafı Siyonizm konusunda bilgi sahibi olan, Yahudilerin amaçlarını kestirebilen veya bunu ciddiye alan mecliste doğru dürüst kimsenin olmayışıdır. 
Telaviv,  resmiyette olmayan fakat çölün ortasında bir vaha gibi Yahudilerin her şeyini kendilerinin yaptığı, kimseye ihtiyaç duymadan imar ettiği bir yer olarak göze çarpar. Bu şehir dünyanın dört bir yanından Yahudi ailelerinin çocuklarını milli dillerini öğrenmeleri için getirdikleri bir eğitim merkezidir. Yahudilerin eğitime çok önem verdiğini burada kurmuş oldukları okulların donanım bakımından İstanbul’da dahi benzerinin olmamasından anlayabiliriz. Öyle ki kurmak istedikleri kız okulları ile ilerde mezunlarının Avrupa’ya giderek oradaki ailelere kendi dillerini ve medeniyetlerini telkin edeceklerini hayal etmektedirler. Her işlerini kimseye muhtaç olmadan kendi içlerinden çıkardıkları kişilerle  (mühendisinden kaldırım ustasına kadar) yapabilen bu insanların çalışkanlıkları yazar tarafından takdir edilmektedir. Araplar, Yahudilerle sürekli bir çatışma geçimsizlik içindedirler ancak hâlâ çok eski zamanlardan kalma tarım araçlarını kullanan, topraklarını ekmekten aciz, maddi gücü olmayan Arapları, Yahudiler Avrupa’dan aldıkları silahlarla yenebileceklerini düşünmektedirler. Bu da Osmanlı topraklarında yaşayan insanların nerde yaşarlarsa yaşasınlar maddi imkânsızlıklar ve bilgisizlik yüzünden toprağını işleyemediği ve sahip çıkamadığını göstermektedir. Ülkenin hemen her bölgesinde aynı kader yaşanmaktadır. Tabi bunda halkın kendi tembellikleri de etkilidir. Hâl böyle olunca kolonist Yahudilerin ve Almanların buralara yerleşmeleri şaşırtıcı değildir. Kaldı ki Yahudilerin ilerde kendi devletlerini kurmalarının da çok mümkün olduğunu yazar özelikle dile getirmektedir.
Kudüs’ün tam beynelmilel bir şehir olduğunu ifade eden yazar; burada sinemaların, kahvehanelerin, birahanelerin, bankaların, mağazaların ve otellerin varlığından bahsederek şehirde beklediği uhrevi havayı bulamadığını belirtir. Bunun üzerine hiçbir güzelliği buraya getirmeyen bütün çirkinliklerini burada ifşa eden “Garp Medeniyeti”ne de lanet eder.
Yazar bu bölümde özellikle Yahudilerin kendileri için vaat edilmiş olarak gördükleri Filistin ve civarına peyder pey nasıl geldikleri, izledikleri sinsi siyaseti nasıl tatbik ettikleri üzerinde durur. Bunun yanında Yahudilerin karakter özelliklerine de değinen yazar her ne kadar çok iyi şeylerden bahsetmese de özellikle bir amaç etrafında toplanmış bu az sayıdaki çalışkan insana aynı zamanda imrenir. Eğitim alanındaki çalışmaları ise bizim çok ilerimizde olduğu için kendi okullarımızı gördükçe üzülür. Arapların tembelliği de göz önüne alınınca yazarın da ön gördüğü bir Yahudi devleti kurulma ihtimali herkesin malumu üzere daha ileriki zamanlarda hayat bulur. Evet, bugün Orta Doğu’nun sorunlarının baş aktörü, dökülen kanların müsebbibi, kendi yaşam hakkı için geride kalan herkesin yaşam hakkını gasp etmekte sakınca görmeyen bu küçük topluluk,  inançları doğrultusunda kendisine çizdiği yol haritasını adım adım destekçileri ile şekillendirirken,  biz İslâm dininin mensubu bin bir parçaya bölünmüş Müslümanlar ne zamana kadar boğazlanmayı bekleyecek, ne zamana kadar yangın yerine dönen yurtlarına ağıtlar yakacak doğrusu merak konusu.

Kudüs- i Şerif
Yazar, bir önceki bölümde olduğu gibi bu bölümde de Yahudilere oldukça geniş bir yer verir. Cuma günleri Yahudilerin ağlamalarına şahit olunabileceği, Harem-i Şerif’e girmeme sebepleri, cumartesi akşamları Yaru Şalem heykelinin harap olmasına ağlamaktan sızlamaktan kendilerini alamamaları, ayrıca bu âdeti devam ettirmekten kendilerine içtimai ve siyasi faydalar bekledikleri gibi ilginç bilgilere yer verir. Bununla birlikte Yahudilerin Türkleri ve Arapları müstevli olarak gördüğü ve bir gün onları bu topraklardan çıkaracaklarını belirten kişilerin sözlerini de aktarır. Kitapta kaydedilen önemli bir olay ise “Hertzel Mektebi” adı altındaki Yahudi okulunun programının yazara gösterilmemesidir. Sebebi ise bu programda Yahudi devletinin temelini Yahudi çocukların beynine ve kalbine işlenmesinin amaç edinilmiş olmasıdır. Yahudilerin eğitim anlayışında her şeyin milli olması da yazarın ilgisini çeken hususlardandır.
Yazarın kaydettiği ilginç bilgilerden bir diğeri de Kudüs-ü Şerif ve civarına ait olan     “ Nebi Musa Bayramı”dır. Bu bayram,  Selahaddin Eyyubi zamanında Paskalya döneminde Kudüs’te sayıca fazlalaşan Nasranîlere karşı bir önlem mahiyetinde yine Paskalya dönemini içine alan bir zamanda Musa A.S’nin kabrini ziyaret etme maksatlı görünen siyasi bir faaliyettir. 
Yazarın Osmanlı memurlarına dair kaydettiği bilgiler ise daha önce de belirttiğimiz gibi vatan kavramının bizdeki sınırlılığını ortaya koyar. Vatanın bir parçası olarak görülemeyen bu yerlerde çalışan İstanbul veya Anadolu’dan gelme memurların işlerine gereken özeni göstermemesinden yakınan yazar, bu memurların nasıl olur da bir yolunu bulur İstanbul’a, İzmir’e geri dönerimin peşinde olduğunu dile getirir. Bu duruma tepki gösteren yazara ise memurlar; zaten burada sevilmediklerini, istenmediklerini söyleyip Anadolu’ya giderek kendi milletine hizmet etmek istediklerini belirtirler. Ayrıca kitapta tembel, bilgisiz, iktidarsız, idealsiz ve ahmak olarak nitelenen memurların davranışları ile bu sıfatları hak ettikleri görülmektedir. Bu bölümde bölgede yaşayan yerli halkın Osmanlı’dan neden memnun olmadığına dair bilgiler de yer alır. Osmanlı’nın almış olduğu vergilerin toplanması konusunda devlete sözde yardımcı olan mültezimlerin zenginliklerini katladıkları ancak halka da türlü sıkıntılar yaşattıkları görülmektedir. Kendisini kandıran memurların birkaç defa aynı vergiyi tahsil etmeye çalışması halkta sonunda devlete karşı isyan duygusu oluşturur. Bu topraklarda ıslahat yapılmasının elzem olduğu yine bölgede yaşayan önemli kişilerin ağzından ifade edilir.
“Suriye ve Filistin Mektupları” bugün tekerrür ettiğine şahit olduğumuz tarihimizin yüzyıl öncesine ait acı olaylarının bir vesikasıdır. Bölgeye oldukça uzak Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere, Amerika gibi ülkeler geçmişte eğitim, din veya farklı kültürel bahanelerle bölgeye yerleşmişken, yüzyıl sonra yine farklı bahanelerle bölgeyi kendi emelleri doğrultusunda dizayn etmenin peşindedirler. Binlerce şehit vererek kazandığımız toprakları yine binlerce şehit vermiş olmamıza rağmen çok acı bir şekilde kaybettik. Dilimizin konuşulmadığı, paramızın itibar görmediği, bizden olan şeylerin değer arz etmediği, memurların kendi toprağı olarak bakmadığı bu coğrafyayı vatan haline getiremeyişimizin acı sonuçlarını dün yaşadık bugün de yine benzer şeylerle karşı karşıyayız. Bu toprakları neden vatan haline getiremedik? Anadolu’dan kalkıp geldiğimiz bu toraklarda akıttığımız kanımız neden bu yerlerin vatan haline gelmesine yeterli olmadı? Neleri eksik yaptık? Neleri yapmamalıydık? Neden Müslüman olmamıza rağmen ecnebiler bizden daha fazla kıymet arz etti? Nelerden ibret almadık da bugün tarih bizim için tekerrür ediyor? Yukarıdaki soruların cevaplarını arayanlara, gündemi takip edenlere, sınırlarımızda ve yanı başımızda olanlara akıl erdirmeye çalışanlara tavsiyem bu kitabı mutlaka okumalarıdır. Sözlerime yazımın başında yer verdiğim merhum Mehmet Akif’in mısraları ile son veriyorum: Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/ Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?  

Yusuf Akçura

Ötüken Neşriyat, 2016, 208 Sayfa, ISBN: 9786051553962

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR