Sultan Çeşmesi’nden Mavi Fetih’e Akan Kalem

            Semih GÖNÜL

Kısa zamanda ikinci kitabınızı çıkarmanız tebrik edilmesi gereken bir başarı. Bu başarının altında yatan itici kuvvetleri öğrenmek için sizinle temas kurmak istedik. Bizi kırmayıp röportaj isteğimize cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz.

 

Fehmi Demir deyince sizi tanıyanlar “otomotiv sektöründe ekmeğini kovalayan bir işçidir.” diyebilirler. Benim gibi okuma sevdasının kenarından tutmaya çalışan biri ise Sultan Çeşmesi ve Mavi Fetih kitaplarının yazarı olarak bilir. Fehmi Demir’i yine Fehmi Demir’e soralım; bize kendinizi tanıtır mısınız?

Canik Dağlarının kuzeye bakan engebeli yamaçlarında geçimini tarlasına ektiği buğday, mısır ve arpadan sağlayan bir çiftçinin sekizinci çocuğu olarak 1973 yılında Ordu’nun Gölköy ilçesine bağlı Karahasan köyünde doğmuşum. On kardeşin sondan üçüncüsüyüm; iki tanesi küçük yaşta âlem-i berzaha irtihal etmişler. İlkokul ve ortaokul eğitimini köyümüzde aldık. İlkokulda üç sınıf bir arada ders görürdük, ortaokula vardığımızda bir tane branş öğretmenimiz vardı. Diğer dört tane hoca derslerimize ilkokuldan geliyordu. Zor dönemin ve zor coğrafyanın insanıyız. Küçük elleriyle yakacağı odunu okula götüren bir neslin çocuklarıyız. Okul uzaktır, yarım saat sürer, araç zaten yoktur. Karadeniz coğrafyasını bilenler bunu daha rahat tasavvur ederler. Okuldan sonra koyun gütme işi başlar, ders çalışmaya ancak akşam fırsat bulunur. Ama ben şöyle böyle demedim, koyun yanında, inek peşinde, nerede olursa olsun dersimi çalıştım, kitaplar okudum. Köyde kitap bulunmaz, rahmetli amcam gurbete gidenlere kitap ısmarlardı, onlar da herhangi bir kitabı alıp gönderirlerdi. Ben de amcamdan alıp okurdum. Battal Gazi Destanı ve Hz. Ali Efendimizin Hayber cenklerini bu dönem okudum.  Zaman zaman amcam okur ben dinlerdim. Öğrenim hayatımız böyle başladı; ortaokul son sınıfta girdiğim devlet parasız yatılı sınavını ilçemde derece yaparak kazandım ve Sivas Gemerek Endüstri Meslek Lisesi’ne gittim. Aslında hayatımız başlı başına bir hikâyedir, derece yaparak meslek lisesine gidiyorsunuz. Burada bazı şeylerin ciddi manada sorgulanması gerektiği ortaya çıkıyor. O dönemki meslek lisesi anlayışı mı doğruydu, şimdiki mi doğru? Meslek Liselerinin düşürüldüğü durumu göz önüne alırsak herhalde sorumuzun cevabı havada kalmayacaktır.

İnsanın hayatta en büyük şansı eğitim hayatına başladığında kitap seven bir öğretmene denk gelmesidir. Benim için bu ortaokul ve lisede böyleydi. Okuma alışkanlığını ortaokulda kazandım. İsimlerini vermeden geçemeyeceğim; Türkçe öğretmenim Nevzat Yıldırım’ın benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Yine ortaokulda Gönül Hamitoğlu, lisede Rezzan Ergin ve Şehri Dursun… Bunlar okuma sevdalısı, ahlaklı bir birey yetiştirmek için kendilerini eğitime adamış inanlardı. Ben tam hamurumuzun yoğrulup şekil alma döneminde bu isimlerin tezgâhında işlenme bahtiyarlığına kavuştum.  Çocuğa hayata bakış açılarının ve bazı alışkanlıklarının kazandırılması dönemi ortaokul dönemidir. Bir sosyolog ya da psikolog değiliz ama yaşadığımız hikâyemiz bunun böyle olduğunu söylüyor.  Şimdi sistem öyle bir hale geldi ki, çocuğa test çözmekten başka bir seçenek bırakmıyor. Bizim dönemimizde böyle değildi. En azından hangi liseye gideceğimizi biliyorduk, dolayısıyla bir rekabet söz konusu olmuyordu. Bazı özel çocuklar sınava girerlerdi, onlar da zaten belliydi ve herkes onları kabul ederdi. Bizler de bolca kitap okuyarak, başka meşgalelerle kendimizi yetiştirirdik. Bazı şeyler elimizden kaçtı, kaçıyor. Şunu tüm eğitimciler bilmeli; insan kendini inşa etmeyi başarırsa reel hedefler zaten fazlasıyla gerçekleşiyor, şimdilerde tersten bir yaklaşım var ve sonucu hiç olumlu değil.

Liseden sonra yüksekokula devam edemedim. Askerlik sonrası Kocaeli’ne yerleştim. Hayatımın bu yolculuğunda da yanımda hep kitaplar vardı. Onları bir an olsun yanımdan ayırmadım. Sonrasında Hyundai otomotiv fabrikasına başladım. Yirmi yılı geçkin çalışıyorum.

Otomotiv sektöründe çalışan bir işçi iken kitap yazmak gibi meşakkatli bir işe girişmek belli bir bilgi birikimi ve onu kâğıda işleyebilecek bir üslubun varlığını gerektirir. Bu da uzun bir zaman ve emek isteyen bir iştir. Sizi yazmaya iten sebeplerden bahsetseniz öncelikleriniz ne olurdu?

Özgeçmişimde dikkat ediyorsanız orada bazı başarı şartları gizlidir. Bir defa yazma eylemi öyle hemen dünden bu güne olacak şey değil. Saniye saniye, gün gün inşa olan bir süreçtir. Zaten yazmak için yola çıkarsanız yolda kalırsınız. Yazmak biraz da havuzun dolmasından sonra taşmasına benzer. Okudukça yaşarsınız, yaşadıkça ister istemez yazarsınız. Sultan Çeşmesi ve Mavi Fetih’in arkasında 35 yıllık muazzam bir okuma ve gözlemlerin birikimi vardır. Ortaokulda iken günlük tutardım. O dönem için bu fevkalade bir eylemdi. Hocalarım beni motive ederlerdi. Hatta ilk günlüğüm 1987 yılına aitti. Onu ben askerde iken köyde kaybetmişler. “Bulana arabamı veriyorum” demem meşhurdur. Bunu neden böyle söylüyorum, her gününüz sizin bir hikâyenizdir, bunlar toplanır, kartopu gibi olur ve bir gün önünüze düşer. Ben gittiğim her söyleşide aynı şeyi üzerine basa basa söylüyorum. Gençler yazın, günlük tutun diye. Bu gün anı olan şey yarın hikâyeniz olmaktadır. Yazmazsanız arkanızda hiç bir şey kalmayacaktır. Hikâye yazmak zor değil ki, Sait Faik’i okuyunca aslında hikâye yazmanın çok kolay olduğunu görüyoruz ama mesele çok okumakta ve ona paralel olarak yazmakta… Vardiyalı bir emekçi olmanın, kişinin kendini var etmesine engel olmadığını göstermiş olduk. Kitaplarla dost olan insanın kendini nerelere taşıdığının şahsımda somutlaşması üzerinde durulması gereken bir olgu olsa gerektir.

Son zamanlarda salgın gibi yayılan bir hastalığın bazı yazarlarımızı ağına düşürdüğünü görüyoruz. Okuma ve yazmada kısa bir uğraşa-denemeye sahip olmalarına rağmen birden fazla eser ortaya koymak istiyorlar. Ancak bu amaçları onları nitelik bakımından zayıf düşürebiliyor. Siz de bir kitap yazmak için bir kütüphane dolusu kitap okumanın gerekliliğine inananlardan mısınız?

Bu saptamanıza kesinlikle katılıyorum. Yazın dünyasında rahatsız edici bir çoğalma söz konusu. “Nasıl olsa gidiyor” diyerek edebi değeri tartışılır, sanatsal boyutu zayıf bir sürü eser piyasaya çıkıyor. Bu, en ünlü bildiğimiz yazarlarda da böyle, diğerlerinde de… Fakat şöyle bir olgu var, neticede ortaya bir helva yapılmış ve müşteriye sunulmuş. Usta helvayı yapmış ama iyi kötü olup olmadığının kararını müşteri verecek. Bu işin ortalaması böyle… Bizim temel hedefimiz ise şudur; bir sanat eseri yüz, iki yüz yıl sonra aynı tazeliğini koruyabilir mi, aynı sıcaklıkta kitlelerin elinde dolaşabilir mi? Yoksa konjonktürle beraber yok olup gider mi? Bunları sorduğunuz zaman biraz korkuyorsunuz. Zira bu sizi daha kaliteli ve nitelikli eserler üretmeye zorluyor. Bunun için büyük birikimlere, okumalara, gözlemlere ihtiyacınız var. Bu da zaman demektir. Ben iyi bir eserin -burada yazarın yeteneğine de bağlı olmak koşuluyla-  en az üç yılda meydana getirilebileceğine inanıyorum. Sadece yazmış olmak için, ya da kitap çıkarmak için yapılan çalışmalar zaten kısa sürede yok olup gidecektir, gidiyor da…

Liselerdeki edebiyat derslerinden hatırlayacağımız iki anlayış var. Biri toplum için sanat yaratmak, diğeri sanat için sanat yaratmak. Bu anlayışlar yazarın kaleminin içinde bulunduğu ruh haliyle ve dünya görüşü ile orantılı olarak ilerlediğini düşünüyor musunuz? Siz bu anlayışlar içinde kendinizi hangi çizgiye yakın hissediyordunuz?

Aslında bu iki anlayış birbirini tamamlayan, bütünleyen özelliklere sahiptir; karşılıklı etkileşim sözkonusudur. Hani ben, “Eser sanatsal olsunda ne olursa olsun” diyemiyorum. Ya da “Toplum için olsun da, niteliği önemli değil” de diyemiyorum. Zira ortaya konulan bir eser ne içindir; toplum içindir. Neticede bir sanat eseri ortaya koyarken toplumun kaygılarını, inançlarını, gelenek ve göreneklerini göz önünde bulundurmak durumundasınız. Ürettiğinize kimlik giydirecek, ona sanat atfedecek insana ihtiyacınız var; bu da hedef kitlenizdir. İkinci bakışla, sanatı sanat için üretirseniz, burada hem sanat üretmiş olursunuz, hem de topluma nitelikli bir eser sunmuş olursunuz. Sanat erbabı eserini üretirken toplumun değer yargılarını da göz önünde bulundurmak zorundadır. Fakat kaygılarla hareket etmemeli, başkaları ne der diye korkmamalıdır, bu önemlidir. Sanatın gereklilikleri neyse onu ortaya koymalıdır. Kendi dünya görüşünü pazarlamaya kalkışmak ta bu işin başka bir boyutudur. Dayatma diyebileceğimiz eserler de sanatsal özellik taşımazlar. Özgün olmak her yer ve zamanda güçlü olmak demektir. Sanat sanat içinse aynı zamanda toplum içindir.

Kitap fuarlarına katıldığımda tarihi romanlar her zaman ilgimi çekmiştir. Özellikle okuma alışkanlığının kazandırılmasında macera türünün olduğu kadar tarihi roman türünün de kurgusu itibariyle genç okuyucularda bir heyecan yarattığını söyleyebilirim. Genç okuyucularımızdan aldığımız tepkiler sizi memnu etti mi? Okuyucu kitlenizin yaş aralığı konusunda neler söyleyebilir siniz?

Tarih romancılarının ayakları Anadolu’nun bağrına basmalıdır. Buradan bakmalı ve olayları buradan okumalıdır. Kullandıkları argümanlar, metaforlar, imgeler yerli olmalıdır. Batılı anlayışla yoğrulan hamur nesillerimizi zehirler. İçerisinde maneviyat, yurt sevgisi, aidiyet duygusu taşımayan satırlar zehirli mantarlar gibidir. Benim yapmak istediğim, maneviyat eksenli, öz kültür merkezli bir eser ortaya koyarak, yalın dil ve heyecanlı bir kurgu ile nesillerimizi tarihiyle buluşturmaktır. Allah’a şükür bunda büyük oranda başarılı olduk diyebilirim. En azından genç dimağların iki farklı döneme, maneviyat gözlüğüyle bakmalarını sağladık. Güzel dönüşler aldık. Eserlerimizin lise talebeleri üzerinde iyi bir etki yaptığını görüyoruz. Hal böyle olunca daha fazla öğrenciyle ulaşmak zorunluluğu doğuyor.

Sultan Çeşmesi’nde II. Abdülhamid’in İstihbarat Teşkilatı üzerinde bir kurgunun varlığını görüyoruz. Neden bu dönem, neden böyle bir konu desek ne dersiniz?

Sultan Çeşmesi’nin ortaya çıkmasının hikâyesi oldukça ilginçtir. Bizim yörelerin efsanevi olaylarını merak edip araştırırken ulaştığım bir iki hadisenin yüzyılın başında meydana geldiğini gördüm. Sonra bunları Abdülhamid Han’la ilişkilendirmek aklıma geldi. Olayları daha ilgi çekici hale getirmek için hafiye teşkilatına atıf yaptık. Bunu yaparken yeni bir bakış açısı getirmeyi, hafiyelerin çalışma felsefelerine farklı bir pencere açmayı istedik. O dönem taşrada yaşayanların memleketteki değişimlere nasıl baktıklarını ortaya koymaya çalıştık. Yani bir merak konusu, bir romana dönüştü diyebiliriz. Böylece ciltler dolusu tarihi eser karıştırmak yerine, taşrada kurgulanmış bir hikâyenin üzerinden oldukça tartışılır bir dönem olan yakın tarihimizi, Abdülhamid dönemini okuma olanağı sunduk. Bir yazar için coğrafya olarak kendi yaşadığı mekânı seçmesi, romanda resmettiği karekterlerin canlı olması romanın gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Sultan Çeşmesi’ndeki Gülistan Ana, Salih Emmi ve Ahter Ali karekterleri bizatihi tanıdığımız, gördüğümüz kişiliklerdir. Dolayısıyla Sultan Çeşmesi gücünü, inşa ettiği karekterlerden alan bir kitaptır diyebiliriz. Hatırı sayılır bir Eğitimci Hocamız “Sultan Çeşmesi için, II. Abdülhamid dönemi ile ilgili bir öğrenciye verilebilecek en mükemmel eser.” demişti.

Mavi Fetih’te bir okuyucu olarak zaman zaman size kızdığım bölümler oldu. Mesela devşirme bir yeniçeri askerinin bir kıza ilk görüşte vurulup âşık olmasının ardından o dönemdeki bir uygulamaya eleştiri getiriyorsunuz. Askerlerin evlenmemesi kuralından yakınan kahraman aslında sizin eleştiriniz. Bana göre profesyonel askerlerin evlenmemelerindeki temel amaç uzun süren savaşlarda arkalarında zihni meşgul edecek birilerini bırakmamak. Böylece psikolojik açıdan kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlamaktır. O dönemde çıkan bir savaşın ne zaman biteceğini kestirmek çok zor. Arkada kalan eşlerden haber alamadıkları, eşlerini öldü kabul edip başka evlilikler yapmalarının yol açtığı sorunları düşündüğümde bunu normal karşılamak gerekmiyor mu?

Biliyorsunuz, Osmanlı’da bazı konular tartışmalıdır ve üzerinde bir türlü konsensüs sağlamamaktadır. Bunların başında şehzade katli ve yeniçerinin evlenmeme olayları geliyor. Biz bunları hangi zemine oturtursak oturtalım insani ve vicdani öğeler olduğu sürece netice alamayız. O zaman ne yapmalıyız, işin kıssasını, hikâyesini ortaya koymalıyız. Ben burada bir eleştiri getiriyorum, doğru; fakat romanın ilerleyen sayfalarında kahramanımız Çavaş Çelebi yaşadıklarıyla, düşündükleriyle yapılan uygulamanın haklı olduğunu zaten söylüyor. Çokça eleştirilen bir sistemi, kendini onun mağduru olarak gören bir asker, sefer ilerledikçe gerekliliğine hükmediyor. Burada bizlere, tarihçilere söz bırakmıyor. Romanda yapılmak istenen buydu ve siz de sorunuzun sonunda aynı paralelde düşündüğümüzü söylediniz zaten.

Mavi Fetih’te asıl kahramanımız padişahın kulu olmaktan gurur duyan biridir. Bu çağda o dönemki bu anlayışı kabul etmek günümüzde karşılığı olmayan bir anlayıştır. Bir insanın bir insana kul olması tartışılabilecek bir söylemdir. Burada size karşı bir eleştiri getirmiyorum aslında. O dönemki kullanımı itibariyle bir yorumdan ibarettir bu. Sadece sizin bu konuda ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Romanda zikredilen bir kavram ya da olay, daha doğrusu imgeleme asıl anlamıyla çıplak olarak ortada bırakılırsa bahsettiğiniz mahsurlar ortaya çıkar. Burada “Padişaha kul” derken, kuldan maksat nedir, bunları açık seçik izah ediyoruz. Okuyucu, roman kahramanının “Padişahın kuluyum” dediğinde neyi kastettiğini, ne demek istediğini anlıyor ve dolayısıyla itiraz eden zihinsel bir savrukluğa düşmüyor. O dönemde sıkça kullanılan bir sözün günümüz okuyucusuna ne amaçla söylendiğini itiraza mahal bırakmayacak şekilde anlattığımızı düşünüyorum.

Ayrıca romana ya da herhangi bir edebiyat eserine eleştiri getirmek yazarı besleyen bir durumdur. Elbette eleştiri getirilecektir, hatta yerden yere bile vurulabilir. Yazar bunun hepsine hazırlıklı olmak durumundadır. Neticede ortaya konulan eser kul yapısıdır. Yalnızca Allah’ın kelamında eksiklik yoktur. Geri kalanların hepsi övülmeye de yerilmeye de açıktır. Bizim kitaplarımız da birçok eksiklikleriyle birlikte kaimdir.

Son olarak aklınızda yeni bir kitap fikri var mı? Okuyucularınıza buradan bir mesaj vermek ister misiniz?

Yazmak çok zor eylem, yorucu bir iş, en güzeli okumak… Bazen “Acaba yazmasa mıydım” diye sorduğum oluyor. Bir yazar aylarca, hatta yıllarca uğraşır, defaatlerce temize çeker, okur, basım serüveni ayrı bir zorluk; siz iki günde okur, rafa kaldırırsınız, hatta beğenmez yarısında kaldırıp atarsınız. Siz işin tat boyutunda olduğunuz için çok şanslısınız, ama yazar çektikleriyle kalmaktadır. Başka eserler verir miyiz, bunun için çok okumak gerekiyor, sizin de dediğiniz gibi kütüphaneler dolusu eser bitirmek şart. Sadece kitap çıkarmak gibi bir derdim yok. Daha iyisini yapabildiğime kanaat getirirsem yeni bir eser ortaya koyabilirim.

Ayırdığınız zaman ve gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ediyorum.

Asıl ben teşekkür ederim. Burada, bir okuma ve okutma sevdalısı hocamız Oğuzhan Saygılı ’ya ayrıca teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Yüzbinleri kitapla buluşturan bir projeyi, ihlasla, samimiyetle yürütüyor. Kitaplar tek tek kargolanıyor, kendisi bizzat ilgili kişilere bilgi veriyor, ulaşıp ulaşmadığı takip ediyor. Bu muazzam bir şey ve her türlü takdirin üzerindedir. Bize en güzel örnek budur; ne kadar eleştirişseniz eleştirin bir şey elde edemezsiniz. Ama bir şey yapın, bakın hemen değişim başlar ve bir şey yapmış olursunuz. Bizler hiçbir bahanenin arkasına saklanmadan ne yapabiliyorsak yapmaya gayret edeceğiz. Ebetteki gayret bizden, başarı ise Allah’tandır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR