Şarkiyatçılık

Merve ÖZGENÇ[1]

Bugün Ortadoğu (Kime göre Ortadoğu olması hususu şaibeli olmakla beraber) ya da Şark diye adlandırdığımız topraklar daha öncesinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde olmasına rağmen günümüzde birbirimizden bu kadar ayrı düşmemiz; ayrıca bu topraklarda yaşayan insanların Müslüman olması bizler için bu kitabı okumak adına ilgi uyandıran etkenlerdir. Yazar her aşamayı adım adım anlatarak ciddi bir bilgi perspektifi oluşturmuştur.  Yazılanları da:” Doğu’yu yeniden kurgulayabilmek için şarkiyatçılık bilinçli bir çalışmadır.”  düşüncesiyle okumak olayları kavramamızı kolaylaştıracaktır.

Öncelikle Şarkiyatçılık kelimesi ile ne denmek istendiğine bakmakta fayda vardır. Şarkiyatçılık, Batı’nın Doğu’ya karşı merakı ile başlayan, en sonunda da bu çalışmaların Doğu’nun emperyalizme uyarlanmasıyla hala daha devam eden ve 1312’de temelleri atılan akademik bir çalışma alanıdır. Avrupalılar gözlem yapabilmek ve kaydedebilmek için Şark’a gitmiştir. Şarklılar konuşurken eylerken, Batılı kaydetmiştir. Adetlerini, törenlerini, bayramlarını, çocukluğunu, yetişkinliğini, cenaze törenlerini gözlemlemiştir. Balfour ise şarkiyatçıların temel isimlerindendir. Sömürgeleri meşrulaştırmak adına duruma en uygun söylemleri ve araştırmaları mevcuttur. Şarklılar kendilerini yönetemedikleri için ve onları yönetmek adına kendilerinden en iyilerini Şark’a gönderdikleri için:” Mısır İngiliz istilasını aslında ısrarla istiyor.(Sayfa:44)”  diyecek kadar meşrulaştırma yoluna girmiştir. Ayrıca Lord Cromer’in Mısır’ı mali ve ahlaki refaha ulaştırdığını da söylemiştir. Daha sonralarda Şarkiyatçılık alanında adeta bir Şark Rönesansı yaşanarak; Şarkiyatçılık, emperyalizmin, pozitivizmin, ütopyacılığın, tarihselciliğin, Darwinciliğin, ırkçılığın, Freudculuğun, Marksizmin, Spenglerciliğin yörüngelerine girmiştir. İlk Şarkiyatçılık kongresi de 1873 Paris’te yapılmıştır. Şarkiyatçının en belirgin özelliği daima genelleme yapması ve Şarklı’yı özne yerine koymayarak nesne muamelesi yapmasıdır.

Eseri diğer Şark çalışmalarından farklı kılan ise hiç kuşkusuz yazardır. 1975-76 yıllarında eserini ele alan Edward Said, Kudüs doğumlu, Kahire Victoria Koleji mezunu, Harvard ve Princeton üniversitelerinde eğitim görmüş Hristiyan bir Arap’tır. Kimliğinin üzerine net kelimeler kullanarak vurgu yapmakta fayda vardır; çünkü kendisi bizzat bu coğrafyada doğarak, olayları çok daha iyi kavrayarak Şarklıları anlama ve anlatma yetkinliğine sahiptir, olayların içindendir.

Kitap 2003 basımı için önsöz ve giriş ile başlamaktadır. Bu iki kısım neredeyse birer makale niteliğindedir. Bu kısımlardan öğreniyoruz ki 2003 basımı 36 dile çevrilmiş (İbranice de olmak üzere) ve büyük bir ilgiyle okunmuştur. Bu ilgi ise kitabın basitçe Ortadoğu siyasetiyle ilgili değil kültürle düşüncelerle tarihle ve iktidarla da ilgili olması; Araplar ve İslam’ın çekişmesi ihtilafa düşmesi gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır.

Arapların geri kalmışlıkları, kadın haklarına ihlalleri, demokrasiden yoksunlukları, kendilerini yönetmekten yoksun oluşları (Batılılar, Şark’a kendilerini özgürlük götürmeleri konusunda sorumlu hissettiklerini söylüyorlar), kurnaz olmaları, doğrularının kusurlu olması, çelişkilerle dolu düşüncelerinin olması, kesinlikten nefret etmeleri gibi kalıplaşmış kelimeler ile Şark’a Garp tarafından hesaplı bir saldırı olduğunu görebiliyoruz. “ABD’deki kitapçılar bugün İslam ile teröre, İslam’ın içyüzüne, Arap tehdidine ve Müslüman tehlikesine dair çığırtkanca başlıklar taşıyan pespaye teranelerle dolu; bunların tamamı da başımıza nüfuz etmiş uzmanlardan öğrendiklerini bilgi diye satan siyasi polemikçiler tarafından kaleme alınıyor.. CNN ile Fox dünyanın her köşesine uzanıyor…Amerika’yı yabancı iblise karşı seferber etmek amacıyla hep aynı, iler tutar yanı olmayan kurmacaları ve devasa genellemeleri tekrar tekrar dolaşıma sokuyor. (Sayfa:V)” Ayrıca bu işlem gerçekleşirken tam bir ironi ile karşı karşıya geliyoruz, şöyle aktaralım: Ortadoğu’ya dair bir olay meydana geldiğinde Ortadoğu uzmanları ABD’deki televizyonlara çıkarak durumu değerlendiriyorlar; fakat tamamı ile ABD yanlısı olarak. Can alıcı noktası ise bu uzmanların Arap olması. Bu durumu Edward Said XI. sayfada aydın ihaneti olarak adlandırıyor. Ayrıca kitabın Son Evre adlı bölümünde de aydınların rolünü tekrar ele alıyor: Aydınların Batı’ya gidip eğitim alıp ülkelerine döndüklerinde, modernleştirici rollerini ABD temelinde yapmaları ABD’nin Şark üzerindeki düşünce ve ideolojilerine taşeronluk yapması demektir.” Kısacası modern Şark, kendi şarklaştırılışına katılmaktadır. (Sayfa: 339)”

Şark’ın farklı zamanlarda farklı ülkeler tarafından sömürüldüğünü ve biçimlendirilmeye çalışıldığını biliyoruz. Öne çıkanları ise Fransa-İngiltere (neredeyse eş zamanlı) ardından ABD’dir. Şark Avrupa ve ABD için farklı anlamlar taşımaktadır. Amerikalılar için Şark temelde Çin ve Japonya ile bağlantılıyken; Avrupa için çok daha farklı bir boyuttadır:” Avrupa’nın uygarlıkları ile dillerinin kaynağı, kültürel rakibi, en derin, en sık yinelenen Öteki imgelerinden biridir. Ayrıca Şark, onun karşıt imgesi, düşüncesi, kimliği, deneyimi olarak Avrupa’nın tanımlanmasına yardımcı olmuştur. (Sayfa:13)” Nitekim Batı’nın kendini tanımlarken, ilk önce Şark’ta şu özellikler vardır şöyle kötüdürler diyerek ardından biz bunların tam karşısı olan Garp’ız dediklerine de şahit oluyoruz. Tanımlamalarında bile Şark’a ihtiyaç duymaları atlanmaması gereken bir durumdur. Aydınlanma sonrası durumda Şark’a yoğunlaştıklarını ve Şark’ı yeniden biçimlendirebilmek için çok farklı ama mühim alanlarda ( siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel) sistematik bir şekilde ilerledikleri görülmektedir. Bu ilerlemeler esnasında parasal yatırımlar ise ciddi bir boyuttadır. Peki neden Şark’ın açıklanması gereği duyulmuştur?

Şarklı insanları tamamen bir nesne gibi görerek onların özne bile olmadığına inanan bir Batı toplumundan bahsedilmektedir dolayısıyla zaten Şark kendini açıklama girişiminde asla bulunamaz ve bu sebeple elbette Batı Şark’ı açıklamalıdır; her ne kadar temelde siyasal bir aşikârlık olsa da arkasında yatan sebep kültürdür; çünkü şarklılar egzotik, gizemli, derinlikli, doğurgandır (Şark’tan gelen, daha önce görmedikleri şeyler hususunda İpek Yolu’nun ise merakları daha da çok arttırdığı düşünülmelidir.). Disraeli’nin de konuya dair şöyle dediğini okuyoruz: “Gözlerim, zihnim, bize bu kadar az benzeyen bir ihtişam karşısında hala kamaşıyor. (Sayfa:112)” Şark hayranı yazarlar da mevcuttur: Hugo, Goethe, Nerval, Flaubert gibi…

Göz ardı edilmemesi gereken gerçek ise Batı Doğu’yu kendi ihtiyaçları ve merakı doğrultusunda tanımladığı için Doğu tamamen olayın dışında kalmıştır.  Batı kendisini erkek, Doğu'yu ise kadın olarak tanımlar, Said'in buraya dikkat çekmesi onun Foucault'tan ne kadar etkilendiğini de göstermesi açısından anlamlıdır. Zira Foucault'a göre iktidar ilişkisi yalnız siyasi değildir, kadın ile erkek, hoca ile öğrenci, baba ile çocuk arasında da iktidar ilişkisi mevcuttur. Batı'nın bilinçaltı da bu durumu örneklemektedir, Hegel ve Rousseau gibi filozoflar da kadına bakış açısında Batı'nın düşüncelerini açığa vurur. Haliyle kadını zayıf olarak Doğu ile özdeşleştirmesi Batı'nın anlam dünyasında gayet mantıklıdır. Oryantalist tablolarda ve diğer sanat eserlerinde de genellikle Şark’ın kadın ile Batı’nın ise şişman göbeği ile erkek olarak simgelendiğine rastlayabiliyoruz. Bu zihniyetten gelir ki, Batı istediği her zaman Şark topraklarına ulaşma hakkını kendinde bulmuştur. Özellikle Flaubert eserlerinde bunu sıkça ele almıştır.

Şark’ı Garp tanımladığı için Batı merkezli bakış açıları mevcut iken; Avrupa kendi tarihini kendisi araştırdığı için Avrupa merkezli bakış açısı vardı. Şarkiyatçılar işe filoloji ile başladı. Kelimeleri kendileri için anlamlı hale getirerek yeni dünyaya aktarma hayallerini gerçekleştirdiler.  Garplıların Şarklılardan üstün olduğunu ise çok ince ayrıntılarla çalışmalarında işleyen kişi Renan oldu. Beyaz adam, öteki, Asyalı, Şarklı gibi kelimeler buralarda şekillendi. Beyaz adam olmak dile, düşünceye hükmetme biçimiydi. Şarklı olmak ise geri kalmışlık, kadınsılık, kadercilik, eşitsizlik demekti. Daha sonra da çok farklı bir düşünce ortaya atıldı. Eğer diller farklıysa, bu dilleri kullananlar da birbirinden farklıdır dendi. Araplar’ın Arapça’yı değil, Arapça’nın Araplar’ı kullandığı düşünüldü.

İslam için ise daha çok Muhammetçilik kavramını kullanmışlardır. Hristiyanlığın bozulmuş hali diyerek tüm nitelendirmeleri şöyle toplamıştır Said: “ …Sahte vahiylerin yayıcısı diye görülmesinden ötürü, şehvet ve sefahat düşkünlüğünün, oğlancılığın, tüm kötü çeşitleme öbeğinin timsali haline geldi Hz. Muhammed; tüm bunlar öğretisindeki sahtekârlıktan mantıksal olarak türetilmişti. (sayfa: 72)”  İbn-i Rüşd, Selahattin, İbn-i Sina, Hz. Ali, Hz. İbrahim’de Hz. Muhammed gibi Batı eserlerinde cehennemde yer alacak olanlar arasındadır. Ayrıca İslam ve Hristiyanlık’ın benzer yönleri olması (En çok bundan korkuyorlardı, bu benzerlikler birbirini bulur ve duvarlar aradan kalkarsa diye), kutsal toprakları kapsaması üstüne bir de İslam’ın Roma’ya üstün gelmesi Avrupalılar’ın zihninden silinebilir bir vaka değildir. Batı’nın felsefe ile tanışması da yine Müslümanlar ile olmuştur ve onlar için acı vericidir. Bu şekilde algıladıkları Şark için daha sonra Hristiyanlık’ı yayma projeleri geliştirmişlerdir. Onları İsa’ya kavuşturacaklar ve mukaddes bir iş yapmış olacaklardır. Hatta sırf bu amaç için Şark’a giden insanlara kutsal bir iş yapıyor, hacca gidiyor gözüyle bakmışlardır. Bu projeler kapsamında da pek çok dernek, vakıf ve cemiyetler açılmıştır. Bu doğrultuda Hallacı Mansur İsa figürü olmayı seçtiği için ön plana çıkartılmıştır.

Batılılar kutsal topraklarda yaşamadıkları için Hristiyanlık’ın özünden bir şeyler koptuğuna da inanarak; Şark atamız, geri dönelim gibi söylemlerde bulunmuşlardır. O yüzden Avrupa’nın Şark’tan yeniden doğması gibi romantik düşünceleri de olmuştur.  Daha sonra ise Samiler bazında araştırmalar yapılmaya başlanarak Yahudiler ve Müslümanları aynı grupta değerlendirmeye başlamışladır. Tek tanrıcı, sanatsız, dar görüşlü bir grup diyerek ve zamanla İslam’ın sadece Yahudi aleyhtarı bir ideoloji olduğunu da ileri sürmüşlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra her ülke biraz daha kendine yoğunlaştığı için Araplar biraz ses çıkartabilme imkânına kavuştu ve sömürge sırası ABD’ye geçti. Kitle iletişim araçlarında Araplar’ın kana susamış oldukları, bireyselliklerinin olmadıkları, sefalet içinde oldukları ele alınır ve cihat yapabileceği yani dünyayı ele geçirebilecekleri işlenir oldu. ABD için Şark sadece yönetilmesi gereken bir yer olduğundan Avrupa gibi ince düşüncelerle bakmadılar Şark’a. Misyonerlik alanlarını genişlettiler. Siyasal olarak söylenmek istenen ise:” İslam’ı liberal olmadığı için, siyaseti kültürden ayıramadığı için kınamaktır. Çıkan sonuç, hiddet uyandıracak kadar ideolojik bir biz ve onlar portresidir. (Sayfa:313)”  İyi Arap kötü Arap gibi bir ayrım da yaptılar. İyi olan Arap söz dinleyen; kötü olansa söz dinlemeyen teröristler şeklinde oldu.

Son olarak ise, Şarkiyatçılık’ın günümüz çalışmaları zaman içinde emperyalizme uyum sağladı; ancak çalışmalar, hala Avrupa’nın attığı temeller doğrultusunda devam etmektedir. Yazarımızın ise tüm bu olup bitenlere karşı tek çıkış yolu olarak gördüğü şey hümanizmdir. Kitabın çevirisinin kötü olması, giriş ve basıma dair yazının uzun olması, sık sık tekrarlara düşülmesi ve konu bütünlüğü elde edilememesi de eserin anlaşılmasını ve okunmasını zorlaştırdığından, eleştirilebilecek yönleridir.

[1] mrvozgnc@gmail.com

Edward W. Said - Çeviren: Berna Yıldırım

Metis Yayıncılık, Dokuzuncu Basım, Ocak 2016, 409 Sayfa, ISBN-13: 978-975-342-236-9

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR