Şarkısı Biten Şehir

Semanur ULU*

Yağız Gönüler mimar, çevre mühendisi, inşaat mühendisi ya da çevrebilimci değil. Sadece çevre sorunları üzerine düşünmeyi, okumayı, yazmayı kendisine görev edinmiş bir şehir aşığı. Kendisi de bunu “Şarkısı Biten Şehir”de defalarca dile getiriyor, ayrıca bunun sadece kendi vazifesi olmadığını herkesin bu meseleleri dert edinmesi gerektiğinin vurgusunu yapıyor. Kitap, farklı zamanlarda yazılmış farklı türdeki yazılardan oluşuyor. Bu yazıların bazıları şehir konusunda otorite haline gelmiş isimlerle yapılan röportajlar, bazıları yazarın sevdiği kitaplar hakkında yazdığı yazılar, bazıları da şehir ve şehir hayatı üzerine yazılmış denemeler. Eser boyunca hemen her yazıda rastladığımız ve yazarın düşüncelerini derinden etkileyen kişiler var: Lütfi Bergen, Saadettin Ökten, Turgut Cansever, İsmet Özel isimlerini sık sık zikreden yazar, bu isimlerden yaptığı alıntılarla esere ayrı bir canlılık katmış. Takrizini Lütfi Bergen’in yazdığı kitap, yazarın Saadettin Ökten’den aktardığı bir cümle etrafında şekilleniyor adeta: “Bir şehri kurmak, dönüştürmek ya da muhafaza etmek ahlaki bir problemdir.” diyor. Ve yazar eser boyunca şehir hayatıyla ilişkilendirerek yaptığı modernizmeleştirileriyle okurun önünde yeni ufuklar açıyor. Evlerin yerini “konut”un aldığını söyleyen yazar, şehirdeki mimarinin ruhsuz ruhundan yakınıyor. (s.24) Bu tespitleri okurken izlediğim bir filmde gökdelenleri şehrin mezar taşları olarak niteleyen bir replik geldi aklıma. Yağız Gönüler de aynı şeyi işaret ediyor aslında. Ölen, yiten, kaybolan bir şeyler olduğunun; bu değerlere yeniden sahip olmaksızın şehir inşa etmenin de mümkün olmayacağının üzerinde duruyor. Aynı zamanda şehir konusundaki engin bilgisiyle bizleri aydınlatırken; şehrin toplumdan, kültürden, siyasetten, iktisattan ayrı düşünülemeyeceğini de hatırlatıyor. Özellikle şehrin kurulmasında ve yönetilmesinde halkın belirleyici olması fikrini savunurken aslında adını vermeksizin yerelleşme politikalarını savunuyor. Bu politik tercihin Türkiye’ye neler getirip Türkiye’den neler götüreceği ise uzun bir tartışma konusudur. Ancak atlanmaması gereken nokta, imar mevzuunun hükümet politikalarıyla yakından ilişkili olduğu gerçeğidir. Sadece imar da değil üstelik; nüfustan aile yapısına, eğlence anlayışından beslenme alışkanlıklarına değin pek çok konu çevre sorunu olmak sebebiyle şehirle yakından ilişkilidir. Hepsi de günümüzde modernizmin kurbanı olmuştur. Nitekim yazar bir yazısının sonunda, “Biz şehirlerimizi, zamanımızı ve ihtiyaçlarımızı para karşılığında sattık. Hiçbiri bizim değil artık.”(s.70) derken bu gerçeğe işaret etmektedir. Piyasaların çeperden alınıp her şeyin merkezine konuşlandırıldığı bir dünyada, her şeye bir değişim değeri atfetmenin önü alınamaz bir vakıa olarak karşımıza çıkışının şehir üzerindeki etkisini gösteriyor bize.

Kitapta benim en sevdiğim yazılardan biri Yağız Gönüler’in mimar Semih Akşeker ile gerçekleştirdiği söyleşi oldu. Çünkü futbol takımının taraftar grubunun bile “Gecekondu” adını aldığı bir şehrin her iki manada da gecekondulusu olarak, mimar Semih Akşeker’in Ankara gecekonduları için söyledikleri, çok değerli tespitler olarak karşıma çıktı: “Ankara girişindeki gecekonduları üç-dört sene önce görmüştüm. Ne kadar harikaydı doğrusu, bir iki katlı evler yeşillikler arasında adeta kaybolup gidiyordu. Nispetleri çok iyiydi ve hiçbir ev komşu evi rahatsız etmiyordu. Ben Ankara girişindeki o gecekondu yerleşimlerini ilk gördüğümde heyecanımdan avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. O duyguyu bir tek Selimiye Camiini ilk gördüğümde yaşamıştım. Müthiş bir deneyimdi…”. (s.65) Üstelik mimar Semih Akşeker bu düşüncesinde yalnız da değil. Yıllar önce Ankara’daki gecekondu sorununa kentsel dönüşüm gibi çareler aranırken ABD’den davet edilen bir yetkili aynı mıntıkadaki evleri görünce, “Siz bunlara mı gecekondu diyorsunuz?” diyerek gülmüş. Çünkü gecekondu dünyada derme çatma tenekelerin birbirine tutturulması gibi yöntemlerle bitişik düzende inşa edilen, tuvaletleri olmayan barınaklardır. Türkiye’deki kerpiç ya da briket duvarlı, tuvaleti bahçesinin münasip bir köşesine iliştirilmiş, bembeyaz banana edilmiş, bahçesi temiz, pencere önleri çiçekli evlerle bunların benzer yanları yoktur. Bu da Türk insanının imkânsızlıklar içinde dahi güzeli mümkün kılan karakteri ile gerçekleşebilmektedir. Yazar eser boyunca İslam’ın bir şehir inşa etmek, şehirli insanın karakterini oluşturmak konusundaki rolüne işaret etmiştir. Şüphesiz haklıdır. Ancak İslam’ın yanına Türk eklenirse ve bu bilinç, bu zihniyet şehirlere, sokaklara, köylere nakış nakış işlenirse ortaya medeniyet harikaları çıkacaktır. Bu eseri yazan Yağız Gönüler’e ve bu eseri basarak bizi buluşturan Karakum Yayınevi’ne, “kent”in keşmekeşinde “şehir” üzerine düşünebilme fırsatı verdiği için teşekkür ederiz.

*Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Lisans öğrencisi

Yağız GÖNÜLER

Karakum Yayınevi, Kasım 2017, 190 Sayfa, ISBN: 978-605-2290-03-3

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR