ETKİNLİKLER:

Küresel Düzende Oyun Devam Ediyor

                                                                                                                           Merve ÖZGENÇ

Yazarın kendisinin emekli büyükelçi olması sebebiyle konulara gayet net yaklaşması kitabı okurken,  keyif veren başat bir etkendir. Yazarın dili akıcı ve eser sohbet havasında geçmekte. Bu yönüyle adeta okuyucunun karşısında bir büyüğü var, onunla devlet meseleleri hakkında konuşuyor hissi vermekte. Özülker bütün kitap boyunca :”Bugünü anlayabilmek için dünü bilmek gerekir.” Anlayışı gereğince, tüm meseleleri sebep-sonuç içerisinde ele almaya çalışmakta. Eserin asıl odak noktası, bu günün dünyasının SSCB’nin çöküşünden sonraki süreç içerisinde bulunduğunu, dolayısıyla siyasetin bu parametrelerle değerlendirilmesi gerektiği üzerine; fakat bunu yaparken dağınık bir yapı sergilemekte. Haliyle bu değerlendirme de aynı riski içinde barındırıyor.

Uluç Özülker ilk olarak Batı’nın tarihine kısa bir yolculukla başlıyor. Buna göre, Batı medeniyetinin daima kendilerini üstün tutan, diğerlerini ötekileştiren bir anlayışı vardır (sömürü ülkelerinde çok daha net görüldüğü üzere) bu anlayışın temelinin Roma İmparatorluğu’na dayandığı ele alınıyor. Zamanında çok güçlü oldukları için sloganları bu doğrultudadır: ” Roma’nın her şeyin üstünde olduğu ve en güçlü olduğu” dur.  Pax Romana kavramıyla da barış götürdükleri yerlerde vatandaşlarına öncelik vermişlerdir. Bu günün Batı dünyası da bu olgulara dayanarak kendini hala “ötekiler” karşısında üstün görmektedirler. Bu sebeple sosyolojik anlamda önemli olduğunu düşünüyorum.

Batı tarihine dini açıdan yaklaşıldığında ise; Avrupa’da mezhep savaşlarının çok can yaktığı görülecektir. Bilhassa Protestanların kendi varlıklarını kabul ettirebilmeleri bir hayli uzun zaman almış ve Saint Barthelemy Katliamı gibi acı olaylar yaşanmıştır. Mezhep çatışmalarından doğan Otuz Yıl Savaşları, on binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Ancak bundan sonradır ki, Batı’da uzlaşma kültürü hâkim olmaya başlamış ve neticede Vestfalya Barışı sağlanabilmiştir. Bu tecrübeler sayesinde AB gibi ulusüstü bir yapı vücuda gelmiştir. İslam dünyasının içindeki mezhep savaşları da Batı tarihindeki çatışmaları andırmaktadır. Acaba İslam dünyasının birliği kaç asır sonra gerçekleşebilir?

İslam Dünyasının en önemsediği konulardan birisini İsrail oluşturmaktadır. Eserde İsraillilerin tarihine yapılan atıf da kayda değerdir. Buna göre; İsraillilerin ülkelerinden çıkarılmasından sonra bir daha geri dönebilmeleri için çok uzun yıllar geçti. Bu süre boyunca kendi topraklarına dönebilmeyi arzuladılar ve dönemin yöneticileri de kendilerine hep bu yönde vaatlerde bulundu. Sonuç olarak dünyanın farklı yerlerinde göçebe yaşamış sayılabilirler ve tarımcılık hayvancılık gibi düzenli yaşam tarzı isteyen meslekler yapamamışlardır. Kendileriyle birlikte götürebilecekleri mesleklere ihtiyaçları vardı ki başını ticaret çekmektedir faiz durumu da bunlardan sayılabilir. Hâsılı zaman içinde zenginleştiler ve günümüz İsrail’ini de satın alarak kurmuşlardır.  “Nereden buldu Yahudiler bu kadar parayı da dünyayı alt üst ediyorlar?” sorusunun kaynağı burada yatmaktadır.

AB konusu eserde ayrıca yer almış. AB'nin durumu: "eşitler arası birincilik" ile açıklanabilir. Zira AB'nin "eşitlikçi yapısı" içerisinde, siyasetine yön veren ülkeler Almanya ve Fransa. Bunun dışında ise ciddi bir ABD etkisi bulunmaktadır. Ayrıca Özülker'e göre, çifte standartlar da mevcut. Türkiye'ye karşı uygulanan politika bunun en çarpıcı örneğini oluşturmakta. Yunanistan'ın AB'ye giriş süreci göz önüne alındığında ne denilmek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle doğrudan alıntılamakta fayda var:” Yunanlıların 1821’de ayaklanmalarını teşvik ve tahrik eden ve her türlü desteği veren İngiltere, 1829’da ayaklanma başarıya ulaştığında, imkân ve kabiliyetleri son derece sınırlı olan yeni devleti de acımasız bir borç ödeme sarmalına götürmekte tereddüt etmemiştir. Üstelik Antik Yunanistan’ı demokrasinin beşiği gören ve bu kapsamda arka çıktığı savıyla hareket eden İngiltere, iş çıkara geldiğinde fevkalade acımasız olabilmektedir. Amaç aslında hep kendine bağımlı ve biat eden konum yaratılmasıdır. Bu gün de değişen fazla bir şey yoktur. Yunanistan’ın Albaylar Cuntası sonrasında Avrupa Birliği’ne alınması da, bu kere Antik Yunan hayranı, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Giscardd’Estaing’nin zorlamasıyla olmamış mıdır? ”Burada İngiltere'ye de ayrı bir parantez açmakta fayda var. "Bahçeşehir Üniversitesi Diplomasi Okulu 2017 Programı’nda emekli bir büyükelçimiz şunları eklemişti:” NATO üye ülkeleri ve Varşova Paktı üye ülkeleri arasında bir antlaşma yapacaktık. NATO’nun kabul ettirmek istediği hususlar vardı. Bunun için tüm gün boyunca görüşmeler sürmüştü. En son Türkiye görüştü karşı tarafla ve Varşova Paktı üye ülkeleri kabul ettirilmek istenen hususları kabul etti (burada sabahtan beri var olan konuşmaların da etkisi vardı ve herkes yorulmuştu) salona geri dönüp isteklerimizi kabul ettirdik müjdesini verdiğimizde İngiltere hariç diğer ülke mensupları çok sevindi. Siz neden sevinmiyorsunuz diye sorduğumuzda acaba başka ne isteyebilirdik, ne alabilirdik onlardan diye düşünüyoruz demişlerdi.” Anlaşılacağı üzere İngiltere’nin tutumları çok katıdır ve bu zamana kadar var olan her olayı etkileyebilme gücüne sahiptir, bu sebeple dikkat edinilmesi gereken bir ülkedir.

Kitabın dikkat çekici iddialardan bir diğeri ise Hitler’in tohumlarının Fransa tarafından atıldığı savıdır. Şöyle ki, Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra intikam alma duygusuyla Almanya’yı ezme politikası kıvılcımların başıydı. Sonrasında Hitler sebebiyle Avrupa’da katliamın olduğu ve milyonlarca insanın öldüğü kayıtlara geçmiştir. Hitleri anlayabilmek için öncesine bakılmasında yarar var. Fransa’nın yaklaşımı sorgulanmalıdır. 2. Dünya Savaşından sonra Almanya'ya karşı bu denli baskı uygulanmamış olsa da Avrupa'da bugünlerde gerçekleşen saldırıların arkasında halen daha Nazilerin olduğu bilinmektedir.

Kitapta, tarihte önemli bir yer edinmiş olan Birleşmiş Milletlerin çelişkilerine de değinilmiştir,  Avrupa’nın mükemmel olmadığını kanıtlayan bu anlatımın önemli bir husus olduğunu düşünüyorum, bu çelişkileri yazarın dilinde alıntılamak elzemdir:

“1. Birleşmiş Milletler savaşı önlemeyi amaçlamaktadır, ancak ilkeleri savaşanlarca oluşturulmuştur.

2. Birleşmiş Milletler halkların kendi kaderlerini tayin hakkından ve sömürgeleşmenin tasfiyesinden söz ederken, üyeleri sömürgeleri bırakamıyordu. Sonrasında da yeni sömürgeciliğe geçmişlerdir.

3. Birleşmiş Milletler insan hak ve hürriyetlerine önem atfederken, bünyesinde demokrasilerle otokratik rejimlere eşitlik tanımaktadır.

4. Birleşmiş Milletler örgütü evrenselleştirirken, kapsayıcı, çözümleyici, hakça ve liberal bir yöntem yerine, çekişenlerden oluşan ve kendi çıkarları uğruna gerisini hiçe sayan bir Güvenlik Konseyi kurmuştur.

5. Birleşmiş Milletler, sınır ötesi tecavüzlerin ve ihlallerin ciddi tehdit oluşturduğu görüşüne dayanan bir örgütlenme modeli getirirken, asıl tehdidin, vatandaşlarının hak ve hukukunu gasp eden ülkelerden, meşruiyeti olmayan tek taraflı saldırılardan veya sınır tanımayan terörizmden kaynaklandığını görememiştir.” BM'nin UNICEF ve UNESCO gibi güzel birimleri olduğu irrite edilmeli ise de bahsolunan çelişkilerin varlığı BM'nin çok da faydalı olamamasına sebep olmaktadır.

Yine Batı'dan devam etmek gerekirse; eserde Niall Ferguson’un Batı ve Ötekiler adlı kitabından bahsedilmiş. Batı’nın dünya çapındaki bu başarısının (!) temel 6 faktörü şöyle yazılabilir: Ülkelerin rekabete açık olarak gelişmeleri, bilim konusunda devrimsel bir gelişme yaşaması, sosyal-politik ve standartlarda sağlanan ilerleme, sağlıktaki gelişme, üretimde ilerleme ve son olarak işgücü. Bu 6 maddenin ne denli dolu olduğu malumdur.

Eserde Doğu'ya da ayrı bir pencere açılmıştır. Özellikle uzun yıllardır terörün varlığının büyük bir sorunu teşkil etmekte olduğu vurgulanmış. Irak ve Suriye krizleri, sınır komşusu olması hasebiyle Türkiye'yi çok yakından etkilemiştir. Bu durumun temelleri Afganistan'a kadar götürülerek izah edilmiş: “Afganistan’daki iç çatışmaların üstesinden gelemeyen Marksist-Leninist eğilimli hükümet çareyi Sovyetler Birliği’nde bulmuştur. Aralık 1978’de Sovyetler Birliği ile Afganistan arasında Dostluk İyi Komşuluk ve İş Birliği Anlaşması imzalanmıştır. Akabinde başlayan ulusal direnişi bastıramayan hükümet Sovyetler Birliği’nden yardım istemiştir. Bu Sovyetler Birliği’nin uzun süredir planladığı bir gelişmedir. Böylece sıcak denizlere inmekle kalınmayacak, petrol, doğalgaz ve sevkiyatı da kolaylaştırabilecekti.” Birçok insan Afganistan’dan Pakistan’a göç etmiş ve orada eğitim almıştır, geri döndüklerinde ise (1994) Taliban’ı kurdular. İsmi de manidar. Talip, talebe gibi kavramları söylediğimizde bağdaşacaktır. İlim talep eden, fakat genelde İslami ilimler için kullanılır. Kelimenin Arapça çoğulu ise “Taliban” şeklindedir. Ülke sınırlarını buralara getirmişken Türkiye’nin Arap dünyası ile ilişkileri nasıl sorusu geliyor akla. İslam dünyasında Şiiler ve Sünniler olmak üzere temelde iki grup var. Bu gruplar da kendi aralarında başka gruplara ayrılıyorlar. Şiiliği İran Sünniliği ise Suudi Arabistan temsil ediyor. Türkiye ise sürecin tamamen dışında. Sonuç olarak ise Araplar ile ciddi anlamda güvenilir bir ilişki boyutumuzun olduğundan bahsetmemiz çok güç. Güvensizlik söz konusudur. Bu coğrafyada verilen sözlerden kısa sürede dönülmesi sürpriz olmamaktadır. Batı ile Doğu'nun aralarındaki temel farklılıklara konuyu getirmek yazının maksadı aşacaktır, fakat kitapta da izah edildiği üzere, öncelikle iç karışıklıklar son bulmalı ve akabinde istikrar oluşturulmalıdır ki bunun ne denli uzun zaman alacağı meçhul.

Uluç Özülker, ABD'yi de analizlerine almış. Trump'ın tutumlarını değerlendirerek onun George Bush gibi yeni muhafazakârlık çizgisinden gittiğinin altını çizmiş: “ Askerlerimizin ulus inşa etmek denen şey için kullanılmaları gerektiğini düşünmüyorum. Bence askerlerimiz savaşmak ve savaşı kazanmak için kullanılmalıdır.” Bir diğeri ise:” Dünyadaki süper güç ABD’dir. Bugüne kadar girdiğimiz her savaştan veya mücadeleden galip çıktık. ABD’nin karşı koyulamaz bir askeri güce sahip olduğu bütün dünya tarafından kabul edilmelidir.”Trump'ın AB'ye bakışını ise şu şekilde belirtmiş:” Pax America devam etmelidir. Bunun başarılabilmesi için Çin ve AB gibi güçlerin önünün kesilmesi gereklidir.” Uzun yıllardır AB ülkeleri ile iş birliği içinde olan ABD’nin bu söylemleri onlara bile tehdit niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak bakıldığında kitabın genel dünya siyasetine karşı genel perspektif oluşturma anlamında gayet başarılı olduğu söylenebilir. Özellikle net yaklaşımlara çokça yer verilmesi, olayları bir de arka perdeden görüyor olmak okurken haz veriyor. Fakat eleştirilmesi gereken konu ise Çin’e az yer verilmiş olmasıydı. Geleceğin süper gücü, ABD’yi geçmesi beklenen bu ülke hakkında daha fazla bilgi bulunabilirdi. Bir diğer husus girişte belirtildiği üzere kitap sohbet havasındadır. Bu da genel olarak dağınık bir görüntüye sebep oluyor. Genel perspektif isteyenler istediklerini bulabilirler; derinlemesine analiz isteyenler hayal kırıklığına uğrayabilirler.

​Uluç ÖZÜLKER

İstanbul, Destek Yayınları, Eylül 2017, 336 Sayfa, ISBN 978-605-311-306-5

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR