ETKİNLİKLER:

İstanbul Mektupları

Zafer SARAÇ*

Oğuzhan SAYGILI[1]

İstanbul'un tarihini geçmişin penceresinden okumak için birçok kaynağa gereksinim duyulur. Fakat; görgü tanıkları, yani o devrin havasını teneffüs edenlerin o eşsiz değerlendirmelerine tarihi açıdan paha biçilemez. Bazen bu görgü tanıkları mektuplara dökerler izlenimlerini... Fatih Kerimi de bu niyetle mensubu bulunduğu gazeteye yolladı, o paha biçilmesi mümkün olmayan mektuplarını... Esasında o mektuplar zamanımıza gönderildi. İbret alalım diye... Bu haftaki söyleşimizle yüz yıl öncesinden zamanımıza gelen, İstanbul Mektupları üzerine, (Fatih Kerimi hakkında Doktorasına devam eden) Emre Özsoy Beyefendi ile konuştuk.

Efendim, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

1992 Yozgat-Sorgun doğumluyum.  İlk ve Orta öğretimi Sorgun’da tamamladım. 2010 yılında Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümüne girdim. 2014 yılında Lisans programından mezun olup, aynı yıl ve aynı üniversitede Genel Türk Tarihi ABD’da Yüksek Lisans programına girdim. 2016 Yılında tezimi vererek aynı yıl içerisinde Ankara Üniversitesi SBE Genel Türk Tarihi Doktora programına girdim. Halen aynı üniversitede, tez döneminde olarak çalışmalarımı sürdürmekteyim.

Doktora eğitiminizde Fatih Kerimi’yi çalışmanız bilinçli bir tercih mi? Neden Fatih Kerimi’yi seçtiniz? Merhum Fatih Kerimi’nin İstanbul Mektupları’na “Kitap Şuuru” faaliyetlerimiz kapsamında üzerinde çok durduk. Onlarca kitapsever kitabı sindire sindire okudu, yorumladı. Okuyanlarda şaşırtıcı bir ilgi uyandırdı. Kırım’a Seyahat, Avrupa Seyahat eserlerini de zevk alarak okuduk. Ancak İstanbul Mektupları güncelliğini yüzlerce yıl koruyacak gibi görünüyor. Ne dersiniz efendim?

Doktora çalışmam için Muhammed Fatih Kerimî’nin seçilmesi kesinlikle bilinçli bir tercihti. Bununla beraber bizleri bu alana yönlendiren kuvvetler de azımsanamayacak ölçüde.  Her şeyden önce Yüksek Lisans çalışmamda sürekli karşıma çıkan bir isimdi. Bu doğrultuda Fatih Kerimî kimdir? Türkiye’de bu insanla ilgili neler yapılmış? Sorularının peşine düştüm. Bu süreçte beni bir adım daha ileriye götüren Hayri Ataş Bey ile tanışmam ve Kırım’a Seyahat adlı eseri okumam oldu. Türkiye’de hemen hemen bütün kaynaklara baktım. Bu kaynaklardan Kerimî’nin büyük kişiliğini ve hizmet ehli olduğunu öğrenmenin mutluluğunu yaşarken, karşı tarafta onunla ilgili bir çalışmanın olmadığının üzüntüsü yaşadım. Fakat yapılacak çalışmanın bizlere nasip olması da ayrı bir mutluluk. Gerçekten önemli bir isimdi ve Türkiye’de doğrudan Kerimî üzerine bir çalışma yok.

Kırım’a Seyahat, Avrupa Seyahatnamesi gibi eserler küçük hacimlerine rağmen büyük dersler veren, bizlerin zihinlerinde soru işaretleri bırakan eserlerden. Büyük öneme haizler. Fakat İstanbul Mektuplarının ayrı bir yeri olduğu konusunda galiba okuyanların tamamına yakını ittifak ederler. Bilhassa Osmanlı Türklerinin yakın tarihi üzerine olması, en karmaşık ve merak edilen yılların ürünü olması da bu kıymeti artıran amillerden şüphesiz. Onu okuduğunuz zaman can alıcı yılların büyük bir fotoğrafını görürsünüz. Elbette güncelliğini uzun süre koruyacaktır. Fakat ondan dersler aldığımız zaman gerçek amaca ulaşılmış olacak. Bunun için de farkındalık yaratmak gerekiyor ki, bu konuda “Kitap Şuuru” en büyük başarıyı yakalamıştır.

Fatih Kerimi’nin Tatar Edebiyatında önemli bir yazar olduğunu biliyoruz. Eseri İstanbul Mektupları’nın Tataristan ve Türkiye’de ki akislerini kıyasladığımızda nasıl bir sonuçla karşılaşırız?

Halihazırda Tataristan’da eserin Kiril alfabesiyle Tatar Türkçesine aktarıldığını biliyoruz. Türkiye’de ise ilk olarak Fazıl Gökçek tarafından 2001 yılında okuyucu ile buluşturuldu. Günümüz için eserin Tataristan’da yankısının nasıl olduğu konusunda konuşmak zor. Gidip görmek gerek. Türkiye’de ise bilhassa son bir iki yıl içinde sizlerin katkısı ile eser yüzlerce belki de binlerce kişiye okutturuldu. Okuyanlar etkisinde kaldı. Ben ilk okuduğum zaman, bu eseri okuyup başını yastığa rahatça koymak mümkün mü? Sorusunu kendime sıkça sordum. Eminim okuyanların çoğu da bu şekilde düşündü. Eserin yeni baskılar yapmasını bekliyoruz. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Türkiye’de yapılan çalışmalarda literatür taramasında bir sorun var. İnsanlarımız bunu layıkıyla yerine getirmiyor. Ocak ayı içinde çıkan bir eserde ki, eserin kapağında Kerimî’nin resmi var, Önsözünde Kerimî ile ilgili ciddi çalışmaların yapıldığından bahsediyor fakat eserin içinde ne Kerimî ne de Vakit gazetesi ile ilgili bir bilgi var. Bu durumlar bizleri üzmekte.

Eser ilk yayınlandığı dönemde ise oldukça büyük bir yankı yaptı. Hatta Kerimî, İstanbul’dan Orenburg’a bu mektupları gönderdiği zaman, onu okuyanlar Kerimî’ye kızmışlardır. Çünkü Koskoca Osmanlı Devleti, Hilafetin merkezi bu halde olmazdı. Çünkü dış dünyada Osmanlı Devleti’nin bambaşka bir yeri vardı. Fakat insanlar gerçekleri anladığı vakit, Kerimî’den bu mektupları kitap haline getirmesini istemişlerdir.

Fatih Kerimi’nin Muhabiri olduğu Vakit Gazetesi’nde günlük olarak yayımlanan yazılarının çok yönlü bir anlatı özelliği gösterdiğini görüyoruz. Siyasi, sosyal, iktisadi ve düşünce yaşamına ait önemli bilgileri okuyucuyla paylaşıyor. Kerimi anılarını paylaşırken sizce hangi unsura daha fazla ehemmiyet göstermiştir? Bunun sebepleri sizce ne olabilir?

Dönemin aydın kesiminin en çok üzerinde durdukları gazetelerden birisi şüphesiz Vakit gazetesidir. Gazetenin başarısı Çarlık hükümetinin de dikkatini çekmiş, Çarlık raporlarında gazete ile ilgili bilgiler verilmiş ve dikkatli olunması gerektiği dile getirilmiştir. 1911’den sonra da Tercüman gazetesini de geçtiğini biliyoruz. Gazete toplam da 2309 sayı çıkmıştır. Bunların bir kısmı elimizde ve üzerinde çalışmaktayız. İstanbul mektuplarına gelince; sizlerin de belirttiği gibi toplumsal hayatın hemen hemen her kesiminden eleştirel gözlemlerin olduğunu görüyoruz. Aslında bu insanların belirli konular üzerine ağırlık vermek niyetinde olduklarını söylemek biraz zor. Çünkü bu insanlar Ceditçi zümrenin insanlarıydılar. Toplumun her kesiminde ve her alanında bir bozukluk vardır. Zamanları kısıtlıdır ve hr konu hakkında yazmaya gayret etmişlerdir. Tabi ki de toplumsal sorunların kapladığı yere göre konulara yönelmede ağırlıklar değişmiştir. Kerimi’nin gerek İstanbul mektupları gerekse diğer yazılarında dikkat çeken noktalar; Eğitim, din ve sosyal hayat üzerinde olduğu görülür. Bu konular zaten Ceditçi aydınların üzerinde en fazla durdukları, toplumun en fazla muzdarip olduğu meselelerdi.

Fatih Kerimi bundan yaklaşık 100 yıl önce Türkiye’ye gelip hiç yabancılık çekmeksizin görevini layıkıyla ifa edebiliyor. Bugün aynı bölgeden bir Tatar gazetecinin ülkemize geldiğini düşünürsek, böylesine başarılı olacağını düşünemeyiz.  Kerimi’yi böylesine başarılı kılan faktörler sizce nelerdir?

Efendim en önemli noktalardan birisi, daha öncesinden Kerimî’nin İstanbul’da bulunmasıdır. İstanbul bildiği bir yerdir. İkinci bir nokta ise bu insanlar birbirine yabancı değildir. 20.yy başlarında İstanbul, Bakü ve Kazan üçgeninde aydınlar arasında gerçekleşen iletişim insanı hayrete düşürmektedir. Şüphesiz Kerimî’yi başarılı kılan faktör; işinin bilincinde olmasıdır. Dediğimiz gibi bu insanların yoğunlaştıkları nokta farklıdır. Bir amaç taşımaktadır. Mesela; Tercüman gazetesinde İsmail Bey Gaspıralı bazı İstanbul gazete ve aydınlarını toplumun ihtiyacı olmayan, sorunlarını çözmeye yaramayan, Avrupa’nın bazı yerlerinde çıkan haberleri gündeme getirmekle bir sitem etmiştir. Kerimî’de salt İstanbul’un güzelliklerini aktarabilirdi. Fakat dediğimiz gibi onun amacı tamamen farklıydı. Zihni normal insanlar gibi çalışmıyordu. Onu başarılı kılan da bu olsa gerek.

Bir gazetecinin öncelikli işi 5N-1K (ne, nerede, niçin, nasıl, ne zaman, kim) şeklinde sembolize edilen görevini ifa etmektir. Kerimi’nin 5N1K’nın üstüne çıktığını, basiret ve feraset dolu birçok tespit yaptığını görüyoruz. Kerimi’nin bu tavrındaki amiller sizce nelerdir?

Bazı kaynaklarda Kerimî’nin Türk Dünyasının ilk çok dilli aydını olduğu bilgisi verilmektedir. Tecrübeli bir insandır. İstanbul öncesinde kendi milletinin- Rusya Türklerinin- durumunu bilmektedir. İsmail Gaspıralı gibi bir aydının çok yakınındadır. Avrupa’ya yaptığı seyahat onun fikir dünyasında şüphesiz büyük etki de yapmıştı. Bu tecrübe ve bilinçle İstanbul’da geçirdiği vakitlerde bir gazeteciden ziyade, problemler üzerinde karşılaştırma yapacak bir seviyedeydi. Yine daha önceden üzerinde durduğumuz gibi Ceditçi aydınların bütün özelliklerini taşımaktaydı. Zannediyorum Kerimî İstanbul’da Vakit gazetesine mektuplarını yazarken; Rusya Türklerinin-Müslümanlarının durumu, Dünya Müslümanlarının durumu, Osmanlı Türklerinin durumu ve Avrupa-Hristiyan dünyasının durumu gözünün önünde durmaktaydı.

İstanbul Mektupları isimli eserde Kerimi’nin yanıldığını düşündüğünüz ya da dönemi anlatan kaynaklarındaki bilgilerle tezat oluşturan bir tabloya şahit oldunuz mu? Şayet böyle bir durum söz konusuysa nedenleri ne olabilir?

Kerimî’nin İstanbul Mektupları eserinde unutulmaması gereken ve üzerinde titizlikle durulması gereken nokta; onun 4 ay gibi bir süre İstanbul’da kaldığıdır. Bu süre olayların kesinliğinin anlaşılması konusunda yeterli bir zaman dilimi olmayabilir. O yüzden kesin yargılardan kaçınmak gerekir görüşündeyim. Üstelik söz konusu dönem yakın tarihimizin en karmaşık ve üzerinde hala kitapların yazıldığı, tartışmaların yapıldığı bir dönemdir. Dönemi konu alan araştırma eserlerine baktığınız zaman; araştırmacıların dahi ikiye ayrıldıkları görülür. Bu sebeple Kerimî gördüklerini anlatmıştır. Bunun karşılaştırılması doğrudan yakın Türkiye tarihi çalışan araştırmacıların objektif çalışmalarına kalmaktadır.  Bu söylediklerim dönemin siyaseti üzerinedir. Diğer taraftan eğitim-toplumsal hayat-ekonomi ve daha birçok konu üzerine yaptığı tespitler, üzülerek belirtelim ki gerçektir.

İstanbul Mektupları isimli eserde Osmanlı Başkentinde bulunan yönetici, asker, entelektüel ve münevver zümreye mensup birçok kişiyle mülakatlar yapıldığını görüyoruz. Kerimi’nin bu tavrındaki kastı sizce nedir?

Elbette Kerimî yaptığı ziyaretlerde bir amaç taşımaktaydı. Kendi ülkesinde Türklerin hemen hemen her alanda sorunlarla boğuştuğunu, bir avuç insanın bu çetrefilli sorunları çözmek için gösterdiği çabanın farkındaydı. Fakat aynı sorunlar sadece kendi ülkesinde değil Osmanlı Devletinde de vardı. Amacından birisi; aynı sorunlarla boğuşan bir başka Türk-Müslüman devletinde aydınların ya da yetkililerin ne düşündüklerini öğrenmekteydi. Mesela kadınların hak ve hürriyetleri, eğitim sorunları hakkında Halide Hanım’ın yanına gitmesi elbette tesadüf değildi. Diğer bir amacı da muhakkak gazeteci olarak gönderilmesinin verdiği sorumluluktu. Olayları birinci ağızdan, en azından yetkililerden duymak istemiş ve doğru haber yapmanın derdine düşmüştür. Bu yüzden savaş hakkında haberleri yaparken duydukları ile değil de bizzat büyük zahmetle cepheye gitmiş, Enver Paşa ile konağında görüşmüştür.

Kerimi’nin eserinde dönemin insanının kalitesini göstermesi açısından derin sosyolojik tespitler bulunmakta, başka eserlerle kıyasladığımızda bu somut objektif bakış açısını pek görememekteyiz. Kerimi’yi “ Dost acı söyler” lafzındaki şeklinde tezahür eden tutumunu neye bağlıyorsunuz?  Yazarın İnsan kalitesi hakkındaki düşüncelerini Osmanlı toplumunun geneli için düşünebilir miyiz?

Eğer bir görev insanıysanız, dünyayı değiştirmek istiyorsanız kalıplaşmış ve şişirilmiş laflar yerine gerçeklerin peşinden gitmek zorundasınız.  Diğer yandan tedavi için hastalığın teşhisi edilmesi gerekir. İşte bu teşhis eşittir “Dost Acı Söyler”. İşte Kerimî’nin amacı da sorunları tartışmak ve çözmek için gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktır. Ancak bu sayede problemlerin üstesinden gelebiliriz.  Kerimî’nin tavrını bir derece daha somutlaştırabiliriz. Ameliyat olacaksanız size sigara ve alkol kullanıp kullanmadığınız sorusu sorulur. Ona göre acı duymamanız için narkoz verilir. Eğer siz kullanmanıza rağmen doğruyu söylemezseniz acı çekersiniz. Sonuçta; Kerimî bütün çıplaklığı ile dönemi anlatmasaydı, muhtemelen bugün bizler bu röportajı yapmıyor olurduk.

Eserde dikkat çeken bir hususta Fatih Kerimi’nin yazdıklarından İttihat ve Terakki Partisi’ne sempati ile baktığını fark ediyoruz. Sizce bunun sebebi nedir?

Kerimî’nin İttihat ve Terakki Partisine yakınlık duyduğunu eserde görmek mümkündür. Bununla birlikte onun parti kavgalarından dolayı memleketin gerek siyasi gerekse sosyal anlamda ne kadar büyük çıkmazlar içine düştüğünü belirtmesi de üzerinde durulması gereken noktalardadır. Özellikle Enver Paşa konusunda hayranlık derecesinde sözler sarf ettiğini görüyoruz. Tabi ki de bunun bir sebebi vardı. Dikkat edilirse Kamil Paşa hükümetini biz nevi vatan toprağını savunmasız bırakmakla suçlamıştır. Söz konusu hükümetin “kadercilik” anlayışı içerisinde olduğunu, elden bir şey gelmediğini belirtmesini eleştirmiştir, buna kızmıştır. Diğer yandan Tarablusgarp Cephesinden dönen Enver Paşa’nın ve bu münasebetle İttihat ve Terakkinin vatan müdaafası için canla başla çalıştığından övgüyle bahsetmektedir. Kerimî gibi insanlar vatansız kalmanın ne demek olduğunu çok iyi bilen insanlardır. Yaklaşık o yıllarda 350 yıldır Rus hâkimiyetinde yaşamaktadırlar. Bu yüzden hiçbir şey yapmadan “kader” diyen insanlara nefretle bakmaktadırlar.

Eserin yazıldığı dönem Osmanlı’nın oldukça çalkantılı bir evresi ardı arkası kesilmeksizin cephede alınan mağlubiyetler siyaseten devleti sıkıştırmakta, bu karanlık tablonun sebeplerini aşikâr etmesi açısından eserin verdiği mesajı nasıl değerlendirirsiniz?

Kerimî’nin İstanbul’daki bu 4 aylık süre kısa olmasının yanında yoğun bir süredir. Bugün hâlâ tartışılmakta olan Balkan Savaşları dönemi için doğrudan bir kaynaktır. Özellikle savaş döneminde insanlarımızın durumunu anlamak yönünden eser büyük bir öneme sahiptir. Aynı şekilde Osmanlı ordusunun hem maddi hem de manevi yönden içinde bulunduğu durum hakkında verdiği bilgiler, bir kısım Arnavut askeri tarafından yapılan hainlik girişimlerinin anlatımı, Balkan savaşlarının kaybedilmesinin sebepleri üzerinde önemli noktaları aydınlatmaktadır. Bunun yanında belki de Türk milletinin en çok zarar gördüğü durumlardan biri olan particilik kavgaları da eserin üzerinde durduğu önemli noktalardandır. Naçizane bir öneri olarak eserin, “Yusuf Akçura’nın Dârülhilâfet Mektupları” ile birlikte okunmasının önemli olduğu fikrindeyim.

Eserin yazıldığı dönem itibarıyla Osmanlı Devleti’nin dış Türklere bir ilgisi görülmekte, bunu Fatih Kerimi’nin şahsına ve dostlarına olan muhabbetin vasıtasıyla da görmekteyiz, Kerimi’de dernek faaliyetleri kapsamında dünya Türkleri arasında bağların güçlendirilmesi hususunda gayret sarf ettiğini görüyoruz. Eserin bu manada dünya Türkleri arasında bir kamuoyu oluşturma hedefi olabilir mi?

Bu eser o zamanlar mektuplar şeklinde Vakit gazetesinde çıkmaktaydı. Elbette bir kamuoyu oluşturma hedefi vardı. Şöyle ki, Vakit gazetesinin merkezi Orenburg şehriydi. Doğal olarak mektuplar, İstanbul’dan Orenburg’a ulaşmaktaydı. Orenburg ise Ruslar tarafından askeri amaçlarla kurulmuş askeri bir kaleydi ve zamanla gelişti. Amaç Kazak ve Kırgız topraklarını işgal etmekti. Bu sebeple şehir stratejik bir noktada bulunuyordu. Hem Kazan’a hem de Türkistan’a ulaşmak kolaydı. Hem bu sebepten hem de Vakit gazetesinin kalitesi, onu Türk dünyasında en fazla okunan gazetelerden birisi yaptı. Bu çizgide Kerimî, yazdığı mektupların Türk toplulukları tarafından okunacağının farkındaydı. Ulaşım kolaydı ve o yıllarda eskidi kadar Rus sansürü yoktu.

* Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Öğrencisi, zafersarac@hotmail.com

[1] Yazar

Fatih Kerimi (Çevirmen: Fazıl Gökçek)

Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 367 Sayfa, ISBN:978-975-454-03-90

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR