İstanbul’da İşgal Yılları

Ömer KARABAYIR*

İstanbul’da İşgal Yılları, müellifi İsmail Hakkı Sunata’nın, 17 Aralık 1918 ile 3 Mayıs 1923 tarihleri arasındaki anılarını içermektedir. Sunata, işgâl günlerinde kaleme aldığı notlarını emeklilik döneminde yeni yazıya aktararak okuyucularla buluşturmuştur. 1892 yılında dünyaya gelen yazar, Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesinde ikinci sınıftayken Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla orduya çağırılmış, dört yıl sonra Mondros Mütarekesi ile terhis edilerek işgâl altındaki İstanbul’a geri dönebilmiştir. Sunata, orduya alınışından itibaren anılarını yazmaya başlamıştır. Görev yaptığı Çanakkale ve Doğu cephelerindeki anılarını ayrı bir kitapta[1] derleyerek okurlarına sunmuştur.

Bahsedeceğimiz kitapta ise işgâl yıllarındaki İstanbul’u, daha doğrusu İstanbul’un işgâl döneminde hem İstanbul hem de Anadolu’yu anlatmaya gayret etmiştir. Kitabın adına bakarak anıların tamamen İstanbul hakkında olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Sunata, cepheden İstanbul’a döndüğü 17 Aralık 1918 tarihinden itibaren, küçük bir-iki aile ziyareti dışında İstanbul’dan hiç ayrılmamıştır. İstanbul’da kaleme alınmış olsa da anılar, tüm yurdu kapsamaktadır.

Anılar iki ana bölümden ve alt başlıklardan oluşuyor. Hâliyle kronolojik olarak ilerleyen anıların başlarında o günün tarihi de yer alıyor. Yani anıların günlük şeklinde tutulduğunu söyleyebiliriz. “Mütareke İstanbulu” başlıklı ilk bölüm, yazarın, 6 Nisan 1920 tarihine kadar kaleme aldığı notlardan müteşekkildir. Anıların başlangıç kısmına özellikle değinmek gerektiğini düşünüyorum. Sunata, cepheden döndüğünde ilk iş olarak Hukuk Fakültesindeki tahsiline devam etmek için kaydını yenilemek ister ve kayıt yenileme işlemini yaptığında fakültedeki öğrenci sayısından bahseder. Bu husus çok dikkat çekicidir: Savaş öncesinde dokuz yüz kişilik mevcudu olan fakültede Sunata, on yedinci kişi olarak kaydını yenilemiştir ve anıları arasındaki şu cümle sanırım yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki Osmanlı’yı anlatabilecek en güzel sözlerden birisidir: “Ne kadar eksilmişiz.” (s.12)

Sunata, fakülteye kaydını yaptırdıktan sonra zor da olsa bir memuriyet bularak çalışmaya başlar. Annesine ve kardeşlerine bakabilmek için hem öğrenciliği hem memuriyeti bir arada ilerletmeye çalışır. Kitaptan anlaşıldığı üzere başarılı bir öğrenci olan İsmail Hakkı Sunata, particilikten nefret eden, siyâsete bulaşmamak gerektiğini savunan, hatta siyâssetten anlamayan, dürüst veya dürüst izlenimi vermeye çalışan bir karakterdir. Siyâsetten uzak bir görüntü sergilemeye çalışsa da zaman zaman İstanbul hükûmetini yerden yere vurmaktan geri durmaz. Özellikle hükûmetin İngilizlere ve Yunanlara karşı çok pasif kaldığını tekrar tekrar dile getirerek âdeta basiretsiz olduklarını haykırır.

Yazar, İtilafçıların ve İttihatçıların birbirlerine karşı zıtlıklarını da sıklıkla eleştirir. Kendi düşüncesine göre memlekete zarar verme açısından iki grup arasında fark görmez. Ağır bir ifade olsa da yazarın şu yorumu, her iki grubu birbirinden ayırmadığını gösteren güzel bir örnektir: “Bir İttihatçı yabancı bir devletin idaresi altına girmeyi kabule razı; tek, İtilafçılar idare başına geçmesin. Buna karşı İtilafçılar da, İttihatçıların hüküm sürmesindense İngilizlerin idaresini tercihe hazır. (s.99)

Buna rağmen, yazarın, İttihatçılara karşı sert tutumu daha çok belli olur. Malta sürgününün gerçekleştirilmesine neden olan İngilizleri düşkün olarak nitelese de İngilizlerde bir kuyruk acısı olduğunu söyleyerek bu tutumu eleştirse de aslında yalnızca sürgün olayına karşıdır. Yani İttihatçıların İngilizler eliyle değil, bizim tarafımızdan yargılanması ve cezalarını çekmesi gerektiğini savunur. Suçları ise tabiî ki ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sokmaktır(!). Sunata, aynı meselenin devamında, “Almanların kucağına atılarak harbi açanlar ise, kaçmışlar. Alsalar ya onları kaçtıkları yerlerden.” (s.42) diyerek, zaten duruşunu açıkça gösterir.

“Türkiye Cumhuriyetine Doğru” başlıklı ikinci bölüm, 7 Nisan 1920’deki anılarıyla başlamaktadır. Bu bölümde daha çok Cumhuriyet’e gidilen yolda verilen mücadeleler ve İstanbul-Ankara hükûmetlerinin karşılıklı ilişkilerine değinilmiştir. Notlar arasında, gazetelerdeki ya da milletin dilinde dolaşan şâyialarla da karşılaşmak mümkündür. Yazar, o dönemde söylenegelen dedikodulara, tarihlerini belirterek notlarında yer vermiştir.

Meselâ kitapta, Kuvayı Milliye hakkında yapılan olumsuz propagandalardan birisi oldukça dikkat çekicidir: “2 Mayıs gününe kadar üç günlük korkunç dedikodular: Bandırma ve Biga taraflarında Kuvayı Milliye’nin, kendilerine karşı koyan halkı, çoluk çocuğuna bile bakmayarak topluca öldürdükleri, birçok kimseyi ve köyleri ateşe vererek yaktıkları, hatta bazı kimselerin üzerine gaz dökerek tutuşturdukları, Bandırma’da yaralı yatanları bile oradan alarak idam ettikleri söyleniyor. Biga’nın tamamen yandığı da bu söylentiler arasında.” (s.96) Kuvayı Milliye hakkında ileri sürülen bu iddianın akıl almaz derecede aşırı olduğunu görmek gerekir. Dönemin Ankara muhalefeti gerçekten bu tarz söylentiler ortaya atarak milleti kin ve nefrete sürüklemeyi başarmışsa, Gazi Paşa’nın ve Ankara’nın ne zorluklarla, ne büyük bir iş yapmış olduğunu bir başka açıdan görmek de mümkün olmaktadır.

Bu tip dedikodu ve iftiralardan kaynaklı mıdır bilmem, Sunata’nın Kuvayı Milliye’ye ve Ankara hükûmetine güvenmesi biraz zaman alır. İstanbul hükûmetine karşı tavrı zaten belli olan Sunata, Ankara’nın başarabileceğine de şüphe ile yaklaşır. Ancak Anadolu’da kazanılan küçük çaplı zaferlerle inancı gittikçe artar. Nihayet Büyük Taarruz’un ardından Yunanların yenildiğini öğrendiğindeki sevinçlerini anlatırken yaşadıkları duyguları gayet güzel aksettirebildiğini söyleyebilirim. Zaferin ardından, insanlarda hastalık, parasızlık, endişe gibi çeşitli dertlerin unutulduğunu, kafalarında yalnızca zaferin olduğunu ifade eder.

İsmail Hakkı Sunata’nın anıları, İstanbul’da yaşayan insanların o dönemde Anadolu’dan bîhaber olduğunu, gelişmeleri geç öğrendiklerini, öğrenseler de ilk aşamada bunlara katî gözle bakamadıklarını gözler önüne sermektedir. Ayrıca anılar, işgâl altındaki bir şehrin insanlarının yaşadığı ruh hâlini oldukça iyi yansıtmaktadır. İnsanların esir muamelesine maruz kaldığı ve işgâl güçleri tarafından uygulanan baskının hâd safhada olduğu görülmektedir.

Bunun dışında, kitap, bir anı kitabı olması dolayısıyla çok özel bilgiler vermemektedir. Hatta yazarın karakterinin bazı okuyucuları rahatsız edeceğini de düşünüyorum. O kişilerden biri de benim. Sunata’nın Sevr Antlaşması ile ilgili olarak, “İttihatçı Enver Paşa hükûmetinin lânetlenmiş idâresi, böyle lanetlenen bir sulh muahedesiyle sonuçlandı.” (s.110) şeklindeki ifadesi ve Enver, Cemal, Talat, Sait Halim Paşaların Ermeniler ve Ruslar tarafından öldürülmeleri hakkında, “Esasen o paşalar da bu akıbete lâyık olmuşlardı ya…” (s.178) şeklindeki ifadeleri, İttihatçı paşaları sevmese bile oldukça ağır ifadeler olarak göze çarpar.

Sunata’nın siyâsetten anlamadığı, belki de bu nedenle siyâsetten nefret ettiği, kitapta dikkat çeken hususlardan biridir. Ermenileri çoğunlukla yerdiği hâlde, birçok günahsız Ermeninin boşu boşuna sürülmüş veya yollarda öldürülmüş olmasını eleştirmesi; Birinci Dünya Harbine girmenin kaçınılmaz olduğunu görememesi; hatta Ruslar harpten çekildiğinde bizim neden çekilmediğimizi sorgulaması siyâsetten anlamadığını gösterir.

Öte taraftan, Sunata’nın dürüstlüğü konusunda kitabın ilk bölümünde edindiğim müspet düşüncenin, sonlara doğru menfi hâl almaya başladığını da belirtmem gerekir. Örneğin; üniversitede Ceza Usulü Muhakemesi dersinin imtihanında, hocasının, “kaç numara istiyorsun” diyerek sınav notunu kendisinden belirlemesini istediğinde, yetersiz olduğunu düşünerek on diyememiş, dokuz demiştir. (s.25) Sonradan pişman olduğunu belirtse de bu davranışı dürüstlüğüne iyi bir örnek olarak görülebilir. Ancak memuriyeti için yakın bir bölgeye atanması hususunda torpile başvurması da olumsuz bir intiba bırakmaya yetmiştir. (s.179) Ayrıca bu durum, memleketin idâresi hususundaki fikri ile tamamen zıt konumdadır: “Hakikaten bu memleket, iyi idarecilerden tamamen mahrum. Önümüzdeki zamanlar pek karanlık. Çalışılsa, millî istiklâl elde edilse bile adamsızlık, yine bu memleketi felâketlere sürükleyecek.” (s.49)

Öte yandan, İstanbul’un işgâli ve Anadolu’daki millî mücadele süresince sürekli olarak Anadolu’ya gitmek istediğini, İstanbul’da eli-kolu bağlı hâlde oturmanın zoruna gittiğini söylese de Anadolu düşman işgâlinden temizlenene kadar yerinden ayrılmayıp temizlendikten sonra Anadolu’ya gitmenin yollarını araması da Sunata’nın karakter analizi bağlamında iyi bir örnek olacaktır.

Tüm bunlara rağmen yazarın akıcı ve yer yer edebî bir dil kullandığını söyleyebilirim.  İstanbul’un işgâli süresince İstanbul ve Anadolu’ya sıradan bir vatandaşın gözünden bakmak isteyenlere kitabı öneririm. Balkan ve Dünya Harbini yaşayanların içinde bulundukları psikolojik buhran ortamını göz önünde bulundurarak herkeste aynı millî hassasiyeti görmek mümkün olmayabiliyor. Ancak hepsinin ortak bir yanı var ki İsmail Hakkı Sunata bunu şöyle ifade etmiş: “Şüphe yok ki biz, mesut bir zamanın, yüzü gülen bahtlı çocukları değiliz.” (s.146)

* Bilgisayar Programcılığı / İstatistik Lisans Mezunu, İÜ AUZEF Tarih Lisans Öğrencisi, omerkarabayir@windowslive.com

[1] Geliboludan Kafkaslara I. Dünya Savaşı Anılarım, İ. Hakkı Sunata, Haz: Kansu Şarman, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

İ. Hakkı SUNATA

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ağustos 2009, 188 Sayfa, ISBN: 978-975-458-674-9

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR