İnsan Olmak

Merve ÖZGENÇ[1]

2018 yılında kendisini kaybettiğimiz Prof. Dr. Engin Geçtan, Tıp Fakültesi mezunudur. Amerika’da psikoloji ve nöroloji alanlarında uzmanlık eğitimi almıştır. ODTÜ, Marmara, Ankara ve Boğaziçi Üniversitelerinde dersler vermiştir.

İnsan Olmak adlı eseri 1984 yılında yayımlanan ikinci kitabıdır. Ana konusu ve amacı ise insanların davranışlarının arka perdesinin incelenmesi ve basit bir dil ile okuyucuya aktarılmasıdır. Konu ele alınırken yazarın Adler, Jung, Boss, Rado, Fromm gibi kuramcılardan da zaman zaman sentezleri göze çarpmaktadır; psikanalizin kurucusu Freud’u ise tam benimseyememiş ve yeri geldiğinde açık bir şekilde eleştirmiştir. Örneğin: Eserde yaşamak üzerine vurgular mevcuttur: “Dünyada iki tür insan vardır yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler." (s.159) Bu kısımlarda yazarın Alfred Adler’e katıldığı açıkça görülmektedir. Nitekim Adler, Sigmund Freud’un aksine, bireyin burada ve şu andaki yaşamını yönetme ve anlam verme yeteneği üzerinde durarak buna muazzam bir değer vermiştir. Kişinin kendi kader çizgisini değiştirebileceğine inanmıştır.  Bu sebeple kitabın değerlendirmesine başlamadan önce Engin Hocamızın, fikirlerinden etkilenmiş olduğu kuramcılardan Adler ve Freud’u biraz tanımakta fayda görülmektedir.

Sigmund Freud: Psikanalizin kurucusudur. 1856 yılında Çekya’da doğmuştur. Annesi ile oldukça yakın ve kuvvetli bir ilişkisinin olması şüphesiz ki psikanaliz çalışmalarına ve özgüvenine oldukça katkı sağlamıştır. 1881 yılında Viyana Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi’ni bitirmiştir daha sonra psikiyatri, sinir üzerine çalışmıştır. Breuer’den hipnoz ve katarzis üzerine bilgiler öğrenmiştir bağlantılı olarak da serbest çağrışım yöntemini icat etmiştir. Yani fikirlerinin temelini oluşturan ana etkileşim zamanında hipnoz ile ilgilenirken yaptığı gözlemlerdir diyebiliriz. Kişilerin yaşadıkları ruhsal sorunların kaynağını, bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri problemlerde aramıştır. Hastaların bilinçaltındaki duygularını yüzeye çıkarmaya dayalı "psikoterapi" adı verilen bir yöntemle, hastalarını iyileştirmeye çalışmıştır. Kişilerin psikoseksüel gelişimini bebeklikten 18 yaşına kadar 5 farklı döneme ayırarak incelemiştir. [2]

Alfred Adler: 1870 yılında Viyana’da doğmuştur, 5 kardeşi ile beraber büyümüştür; ancak kendisi küçük yaştayken bir kardeşi hastalıktan dolayı ölmüştür. Ayrıca Adler’in de birçok sağlık problemi mevcuttur. Şüphesiz ki doktor olmak istemesinde bu faktörler etkili olmuştur.  Göz doktoru olarak başladığı doktorluk hayatı, genel doktor, nöroloji ve en son olarak da psikiyatri ile son bulmuştur. Sigmund Freud ile yolları kesişmiştir. Ortak çalışmalar yürütmüşlerdir; ancak fikir ayrılıkları gün yüzüne çıktığında Adler cesurca kendi görüşleri ile var olmuş ve derin psikolojinin kurucuları arasında yer almıştır. Freud ile derin ayrılık yaşadıkları konu ise; Freud insan davranışlarının temelini hazza dayandırırken Adler ise sosyalliğe dayandırmıştır.

İnsan Olmak…

Doğanın bir parçası olan insan güvenlik amacı ile, birlikte yaşamayı tercih etmiştir ve toplumu oluşturmuştur. Toplumu inşa ettikten sonra ise doğadan kopuşu gerçekleşmiştir. İnsanoğlu hakimiyet dürtüsüne sahip olduğundan, yüzyıllar boyu savaşmıştır. Savaşlardan elde edilen toprakların hakimiyetinin devamlı hale gelmesi ise sadece askeri sanat ile olamamaktadır. Bu sebeple ihtiyaç duyulan aile, okul, din kurumları oluşturulmuştur. Ardından ise modern toplumun çilesi başlamıştır. Çağımızın problemleri olan: Birey ve toplum, ana-baba ve çocuk, insanlardan korkmak, değersizlik duygusu, yalnızlık, kendini yaşamak gibi birçok mühim konuya eserde yer verilmiştir.  

Toplumun en küçük örgütü olan aile ise kişinin ölümüne kadar hayatında derin izler bırakmaktadır. Anne baba ile diyalog, ebeveynlerin çocuklarının üzerindeki hakimiyet güdüsü gibi birçok davranış bireyin kişiliğine net olarak yansımaktadır. Örneğin annenin yıllarca baba evinde ezilmesi kendi yuvasını kurduktan sonra çekirdek ailesindeki herkese baskın olmasıyla, kontrolü elde tutması ve çocuklarına despot davranışlarda bulunabilmesi ile sonuçlanabilir. Bu durum da çocuğun yetişkin olduğunda daha asi davranışlar sergilemesine yol açabilir. Yine bağlantılı bir başka örnek de, çocukluk yıllarında engellenen bireylerin öfke ve düşmanlık eğilimlerinin olmasıdır. Hatta bazıları bu durumun farkında bile değildir. İnsanların sevgisini yitirmemek için fazlaca sevecen davranırlar, onları hakikaten sevdiklerini düşünürler; aslında çoktan kendi benliklerine yabancılaşmışlardır bile. Kimileri de vardır ki, arkadaşlarının yaşadıkları kötü olaylarda mutlaka yanlarında olurlar. İlk bakışta doğru arkadaş izlenimini uyandırsa da, aslında sadistlikten ileri gelen bir davranıştır. İnsanların acı çektiğini izlemekten gizlice bir haz duyarlar. Hatta bazı zor durumları sırf arkadaşlarının o halini görmek için kendileri bile ayarlarlar.

Ortak yaşam ilişkisi ise tam bir sanattır. Dile getirilmeyen ve sanılardan yola çıkarak hareket edilen bir sürü davranış vardır. Özellikle evlilik kurumunda iken, toplum ve bireyler eşine göre hareket etmeyen insanlara pek iyi gözle bakmazlar. Kişiler evlendiğinde de bireysel gelişimlerine katkıda bulunabilir. Aksi takdirde karşı tarafa endeksli olarak yapılması gerekenler tablosu ortaya çıkar ve iki taraf da aslında bu durumdan mutlu olmaz. Bu davranışlar biriktiğinde ise kişilerin aslında birbirleriyle anlaşamadıklarını ya da iletişimde problem olduğunu gözler önüne serer.

Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biri ise kendini yaşamak kısmıdır. “ Bazı insanlar, kendini yaşamak isteyen birinin mutlaka topluma karşıt davranışlar geliştirmesi gerekeceğine ve böyle bir durumun o insanın toplumdan soyutlanması sonucunu doğuracağına inanırlar. Oysa kendini yaşamak isteyen insan, süreci toplumdan değil kendisinden başlatır. Bu yürekliliği göze alabildiğinde, başlattığı sürecin sonuçları dolaylı olarak çevresini de etkileyeceğinden, soyutlanması da söz konusu olamaz." (s.160) Ayrıca bu bölümde münazara konusu niteliğinde bir husus da bulunmaktadır. Köy yaşamında çoğu insan ailesi ve akrabaları ile iç içe yaşamakta ve özel hayatlarının sınırları olmamaktadır; ancak zaman zaman özgür olmadıklarından dert yanan bu insanlar asla yalnızlık duygusunu tatmazlar. Şehir yaşamındaki insanların ise daha bireysel, özgür bir yaşam tarzları vardır; ama birçoğu yalnızlık duygusunu hisseder ve üzgün olur. Hangi kısımda olmayı tercih ederdiniz?

Sonuç olarak; eser psikolojide halkın da rahatlıkla anlayabileceği temel bir başyapıttır. Dili oldukça yalın ve kuvvetlidir. Kişisel gelişim kitapları ile kesinlikle karıştırılmamalıdır. Ortak bir yaşam paydası altında diğer insanlar ile anlaşmaya çabalayan herkes ilgi ile okuyabilir; fakat kitabın büyük bir kısmında yazarın sadece tahlil yaparak bırakması okuyucuya gerekli doyumu sağlamamaktadır. Bu durum da yarım kalmışlık hissi uyandırmaktadır. Yapıtı okumaya başladığınızda çevrenizden ve kendinizden birçok örnek görebilmeniz ve sebebini öğrendiğiniz bilgiler ile birlikte kişilikleri kavrayabilmeniz çok mümkün.

[1] mrvozgnc@gmail.com

[2] Daha fazla bilgi için bkz: http://yenisymposium.com/Pdf/TR-YeniSempozyum-e817f422.pdf

Engin GEÇTAN

Metis Yayınları, 26. Basım, İstanbul, 2018, 181 Sayfa, ISBN-13: 978-975-342-398-4

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR