Hukuka Bağlılık Açısından Eski Türklerde-İslamda Ve Osmanlıda Devlet

Semanur ULU

Adından da anlaşılacağı üzere kitap eski Türklerde, İslam’da ve Osmanlı’da hukuka bağlılık açısından devlet olgusunu ele almak üzere yazılmıştır. Kitap altı bölüm ve bir ekten oluşmaktadır. Kitabın ilk bölümünü teşkil eden “Uzak ve Orta Doğu Kültür Hayatında Devlet” başlıklı bölüm kitabın konusunu oluşturan devlet anlayışlarının kökenlerini araştırmak bakımından önem taşır. Bu bölümde yazar Çin medeniyetinde devlet kavramını etkileyen bazı düşünür ve düşünce akınlarına kısaca değinmiştir. Bilhassa bu medeniyetin din ve devlet bakımından Türklerle gösterdiği benzerlik ve farklılıklara bir sonraki bölümde değinmektedir. Yine aynı bölümde kısaca Hint medeniyetinde devlet kavramını derinden etkileyen dini inanışlara, başta Sümerler olmak üzere Mezopotamya medeniyetlerinde devletin durumundan bahsettikten sonra yüzeysel şekilde Mısır ve İbrani medeniyetlerine ilişkin bilgiler vererek ilk bölümü tamamlıyor.

İkinci bölüm “Eski Türklerde Devlet” başlığını taşıyor. Bu bölüm iki alt başlık içeriyor. Kösoğlu öncelikle eski Türk kültürünün mahiyeti hakkında bilgi vermektedir. Türkçe konuşan toplulukların oluşturdukları kültürün bozkır kültürü olarak isimlendirildiğini söyledikten sonra bu kültürde diğerlerine göre farklı bir inanç yapısı olduğunu ve hayvancılığa dayalı bir geçim şeklinin hâkim olduğunu söylemektedir. Geçim tarzı bu toplulukların yaşam biçimlerini ve mülkiyet anlayışlarını da etkilemektedir. Yazarın verdiği bilgiye göre kışlaklarda özel mülkiyet bulunurken yaylalar boyun ortak mülkiyetindedir. Devamında boyun devlete doğru geçirdiği seyri anlatmaktadır. Devlet kurulduktan sonra hanların tahta çıkma şekillerinden bahsettikten sonra devlet işlerinin görüşülmesi için toplanan toy geleneğini ele almıştır. Yazar bu bölümde eski Türk toplumlarında boylara dayalı, askeri bir örgütlenme biçiminin söz konusu olduğunu söylemektedir. Bunun getirisi olarak töreye bağlılık ve sert disiplin anlayışının tek tanrılı dinlere geçişte çevre topluluklara göre onlara avantaj sağladığını iddia etmektedir. Eski Çin ve Türk devlet ve egemenlik anlayışlarının bazı benzerlikler taşıdığını, ortak motiflere yer verdiğini de yazar örnekler vasıtasıyla açıklamaktadır.  Bu bölümün ikinci alt başlığında ise egemenlik, kut ve töre kavramları üzerine tartışmaktadır yazar. Türk anlayışında egemenliğin gökten alındığını söyleyen yazar “Göktürk Bengütaşları” dediği Orhun Abidelerinden örnekler vererek konuya açıklık getirir. Bu egemenlik anlayışının gök tarafından verilse dahi mutlak olmadığına töre ile sınırlandırıldığına dikkat çekmektedir. Ve yine egemenlik onu kullanan şahıstan ayrı olarak vardır. Egemenliğin göksel olması onu kullanana bir ilahi nitelik kazandırmaz. Törenin eski Türk kültüründe hukuk/kanun gibi bir anlama denk düştüğüne işaret eden yazar bu devlet anlayışında törenin devletten önce geldiğine de vurgu yapar ve “il gider töre kalır” sözünü örnek vererek bu fikrini desteklemektedir. Töre kavramı ile ilişkili olarak adalete de değindikten sonra bu bölümü bitirir.

Üçüncü bölüm “İslam Şeriatinde ve Kültüründe Devlet” başlığını taşımaktadır. İlk iki bölüme göre daha hacimli olan bu bölümde ilk İslam devletinden başlayarak zaman içinde devlet kurumunun İslam’da geçirdiği değişimleri özetlemektedir. Akabe biatları ve hicretten bahsettikten sonra yazar Medine’de yeni bir teşkilatlanma zorunluluğunun neticesi olarak ortaya çıkan Medine Sözleşmesi’nden, sözleşmenin hükümlerinden ve mahiyetinden bahseder. Bu sözleşmenin yazarın dikkat çektiği bir özelliği de gayrimüslimlerin devlet içindeki konumlarını tayin etmesidir. Bu sözleşmeyle devletin bir bileşeni olarak değil falan zımmi statüsü ile tanınırlar. Kösoğlu bu anlaşmanın bir anayasa olarak nitelenmesinin doğru olmadığını da söylemektedir. Üçüncü bölümün ikinci alt başlığında ilk İslam devletinin ne zaman kurulduğu meselesi ve Hz. Muhammed zamanındaki oluşumun bir devlet hüviyeti taşıyıp taşımadığı sorusu tartışılıyor. Peygamber döneminde dahi yapının teokratik olmadığını iddia eden yazar fiili durumun peygamberin bir devlet başkanı gibi hareket ettiğini gösterdiğini belirtmektedir. Bunu takip eden başlıkta tarihi gelişmeler anlatılmaktadır. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik makamı için ensar ve muhacir arasında çıkan tartışmaları, sonunda Hz. Ebu Bekir’in halife olmasını; Hz. Ali’nin önce ona biat etmemesini; Hz. Ebu Bekir’in ölümünden sonra sırasıyla halifelik makamına geçen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin halife seçilişinde nasıl bir yol izlendiğini; Hz. Osman’ın kabilesine olan bağlılığından kaynaklanan ve devlet kadrolarına yansıyan kayırmacılığı; Hz. Ali’nin ve oğullarının Muaviye ve Yezid’le olan mücadelelerini farklı kaynaklardan da faydalanarak anlatmaktadır. Bu mücadeleler Müslümanları şia ve ehl-i sünnet olarak ikiye bölmüştür. Kösoğlu kitabın devamında her iki düşüncede de egemenlik anlayışını ve halife fikrini tarihi gelişmeler ışığında açıklamıştır. Yazarın verdiği bilgilere göre şia düşüncesinde kendi yolunu bulamayan halk yanlış yapmaktan uzak, masum bir imamın rehberliğine muhtaçtır. Yine bu inanışta imamet Hz. Ali ve onun nesline aittir. İmamlara inanmak da iman esaslarından sayılmaktadır. Şia siyasi kavgaların içinde olsa da bu anlayışın egemen olduğu ilk devlet 1501’de kurulan Safevi Devleti’dir. 17. yüzyılda Ahbari ve Usuli çekişmesi ortaya çıkar ve bu, şiayı etkiler. İran modernleşmesi ile beraber şianın izlediği yol ve tarihsel gelişimi de kitapta konu edilmektedir. Bu bölümde Kösoğlu şianın temel ilkelerini on maddede özetlemektedir. Bunlar; imametin zorunluluğu, imametin Hz. Ali soyuna verilmiş olması, imamların masum olması, on ikinci imamın gaib olması ve gaybubet döneminde halkı onun naibinin yönetecek olması, naibin yanılmaz olması, gaybubet dönemi imamını ehl-i hall ve akdin seçecek olması, fasık imama başkaldırma zorunluluğu, kanun koyucunun Allah olması, şeriatın düzenlemediği hususlarda meclisin kural koyabilmesi, bu kuralların şeraite uygunluğunun bir heyet tarafından denetlenmesi olarak sayılabilir. Yine aynı şekilde yazar ehl-i sünnet geleneğinin de egemenlik ve imamet anlayışını ele almaktadır. Bu bölümün sonunda yazar bu anlayışın temel ilkelerini maddeler halinde sayarak bölümün bir özetini oluşturmaktadır. Buna göre imamet zorunludur ancak bir iman konusu değildir. Bu noktada şia düşüncesi ile ayrı düşmektedir. İmamın Kureyş kabilesinden olması gerektiği konusundaki bir hadisi ise döneminin en güçlü kabilesi şeklinde yorumlamaktadırlar. İmamın uygulamaları şeraite uygun olmalıdır. Emirler hukuka aykırı olmadıkça ulü’l-emre itaat gereklidir. Hukukun dışına çıkan ve zulmeden imama karşı başkaldırma hakkı tanınmakla beraber fitne korkusu nedeniyle arzu edilmemektedir. Sabretmek daha evla görülmektedir. İmamın ehl-i hall ve akd tarafından ümmet adına seçilmesi ve biatle belirginleşmesi istenen durumsa da zorunlu değildir. Veliaht tayin etme yoluyla da imam belirlenebilir. Adalet, danışma ve emanetin ehline verilmesi tartışılmaz yönetim ilkeleridir. Kanun koyucu Allah’tır. İnsanlar Kur’an ve sünnetten yola çıkarak hukuku oluşturur, şeriatın kural koymadığı alanlarda imam düzenlemeler yapabilir. Halifelerin tarihi sırası onların fazilet yönünden sıralamaları ile eşittir. İslam tek ümmettir ve tek imam olmalıdır. (Uzak ülkelerde ayrı imamlar olabilir.) Bir hadis nedeniyle halifelik peygamberin vefatından sonraki otuz yılı kapsasa da uygulamada imamların hepsine halife denilmiştir. Ehl-i sünnet başlığını da bu bilgileri vererek sonlandırmaktadır yazar.

Bundan sonraki başlık siyasetnamelerden bahsetmektedir. Siyasetnameler hakkında kısaca bilgi veren yazar bu alanda bilinen belli başlı siyasetnamelere, içeriklerine ve vurguladıkları esaslara değinmektedir. Süluk’ül-Melik fi Tedbir’il-Memalik’ten bahsettikten sonra Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib), Siyasetname (Nizamülmülk), Kaabusname (Mercümek Ahmed), Ahlak-ı Alai (Kınalızade Ali Efendi)’yi sırasıyla ele alır. Bu arada başka bazı Osmanlı siyasetnamelerinin adlarını ansa da üzerinde durmaz. Üzerinde durduğu ve hakkında geniş bilgi verdiği siyasetnamelerin ortak vurgusu adalet üzerinedir. Söz konusu siyasetnamelerin çoğunda adil olmak ve zulümden kaçınmak öğütlenmektedir. Eserin devamında da görüleceği üzere yazar bu kitapta asıl olarak adalet kavramı üzerinde durmakta ve onun tarihsel süreç içinde dönüşümünü incelemektedir. Bunu takip eden kısımda İslam Düşüncesinde Devlet başlığı altında bazı Türk-İslam veya İslam düşünürlerinin devlet üzerine düşüncesine yer vermektedir. Farabi’nin Erdemli Devlet’ine, İbn-i Sina’nın hukuk, devlet ve devlet başkanı hakkındaki fikirlerine, hilefetin rıza ve seçimle teşekkül ettiğini söyleyen Maverdi’nin düşüncelerine değinir. Ardından din ve devleti kardeş sayan ve hükümdara adil olması için öğütler veren Gazali’den ve imamın seçimle belirlenmesini eleştirip tayin edilmesini doğru bulan, hükümeti bir ortaklık olarak tanımlayan İbn-i Teymiye’den bahseder. Bunun ardından fikirlerinin derinliği ve genişliği itibarıyla en geniş yeri İbn-i Haldun’a verir Kösoğlu. İbn- Haldun başlığı altında onun Mukaddime’deki temel kavramları olan asabiyet, din, devlet gibi konular üzerinden düşüncelerini açıklar. Dine dayanmayan asabiyetlerin büyük devletler kuramayacağını söyleyen İbn-i Haldun, kurulan devletlerin zorunlu olarak geçireceği beş tavır olduğunu söyler; böylece kurulan, büyüyen, yükselen devlet yine aşağı doğru bir ivme kazanarak çöküş evresine girecektir. Bir devleti tam bir devlet yapan ilkelerden bahsetmektedir İbn-i Haldun. Kösoğlu İbn-i Haldun’un ardından Seyyid Abdullah Cemaleddin, Ahmet Cevdet Paşa, Prens Sait Halim Paşa, Mehmed Seyyid Bey ve H. A. Kalemdaran’ın düşüncelerine kısaca değinmektedir. Böylece üçüncü bölüm son bulmaktadır.

Dördüncü bölüm değerlendirme başlığını taşımakta ve bir önceki bölümde ele alınan konulardan da hareketle bazı tespitler ve çıkarımlar yapmaktadır. Bu bölümün “Kur’an” alt başlıklı ilk yazısında Kur’an’da devlet kavramıyla ilgili yer alan ifadelere örnekler verilmektedir. Bu çerçevede asıl olarak kuranda kavim ve kasabaların çöküşünden bahsedilse de doğrudan devlet kavramı ile denk bir ifade kullanılmadığı görülür. Hükümdarlardan bahsetse dahi Kur’an onların egemenlik biçimleri yahut hükümet şekilleri ile ilgilenmez. Bu da kitabın geri kalanından anlaşılacağı üzere İslam inancına sahip toplumlara kendi devletlerini oluştururken bir esneklik sağlamaktadır. “Şeriat ve Hukuk” alt başlığında ise şeriatın ve İslam hukukunun kapsamı ve kaynakları konusu ele alınmaktadır. Şeriat Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu kural, ölçü ve ilkeler bütünü olarak anlaşılmaktadır. Bu kaynaklarda kural yoksa icma, kıyas, içtihad, istıslah, istihsan gibi yollarla hükümler konulmaktadır. Bu bölümde İslam özel hukuku ve kamu hukuku ayrımına da değinilmektedir. Bir sonraki başlık altında millet ve ülke kavramları üzerinde duran Kösoğlu bir önceki bölümde açıkladığı bilgilere dayanarak İslam devletinin kurucu millet unsurunun Müslüman olması gerektiğini söylemektedir. Bir sonraki yazıda devletin teşkilatlanmasının büyük ölçekli bir kültür olayı olduğunu söyleyen yazar İslam’ın kültürleri kısıtlayıcı ya da devletlerin toplumların kültürüne göre teşkilatlanmasını önleyici bir din olmadığına dikkat çekmektedir. Bu bölümün devamında bir başka alt başlıkta peygamberin vefatından sonra dini hassasiyetin yerini giderek kabile asabiyetlerine dönüşmeye başladığını ve bu dönüşümün Arap ırkçılığına dek vardığını söylemekte ve buna dair örnekler vermektedir. Bu yazının devamında yazar devlet teşkilatlanması bakımından en özgün ve görkemli yapıyı kuran bu konuda İslam uygarlığının doruğunu temsil eden devletin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu öne sürmekte ama bu konuyu ilerleyen bölümlerde daha geniş şekilde ele alacağı için kısaca değinmekle yetinmektedir. Bu bölümün devamında yazar bazı sorular sorarak egemenlik hakkına dair bazı tespitler yapmaktadır. “Devlet Olmak” başlığı altında da bunun şer’i bir hüküm olmadığını fakat toplumların gelişiminin zorunlu bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Ve İslam toplumlarında devlet/imamet zorunluluğunun nedenleri üzerinde durmuştur. İslam devleti ve teokrasi meselesini ele alırken de İslam’ın doğuşu ve gelişimi itibarıyla Hıristiyanlıktan farklı olduğunu bu yüzden de teokrasiye yol açmayacağını belirtmektedir. Yine bu bölümde şeriatın devletin önünde olmasına hukuka bağlılık şuuru açısından dikkat çekmektedir. Egemenlik hakkının kime ait olduğu konusuna açıklık getirirken Kureyş kabilesinin adının vasıf belirtmek üzere kullanıldığı ve asabiyet gibi tartışmalara yer vermiştir. Hilafet ve mülk başlığı altında iki imamın mümkün olup olmadığı mevzuunda örneklerle desteklediği bir tahlile yer vermiştir. Egemenliğin sınırlandırılması başlığında ise İslam’da da şeraitten kaynaklanan bir hukuka bağlılık şuuru olduğunu ve bunun egemenliği sınırlandırıcı olduğuna değinilmiştir. Hukuka bağlılık şuuru diyince yazarın her bölümde olduğu gibi adalet kavramına ve adaletin zıddı olarak zulme değindiğini görüyoruz. İslam açısından adalet kavramına bakarken yazar Kur’an ve sünnetin devlet yönetiği için verdiği ana ilkenin adalet olduğunu söylemektedir ve Kur’anda geçen bazı adalet prensiplerini listelemektedir.

Beşinci ve eserin en şümullü başlığı “Osmanlı’da Devlet”tir. Bu bölüm Osmanlı’ya değin Türk-İslam devlet anlayışına zemin hazırlayan aşamaları içeren bir kısımla başlamaktadır. Burada Türklerin mevcut İslam devleti anlayışına güçlü, bağımsız, kamu yararına dönük ve siyasi eylem unsurlarına dayalı yeni bir hukuk ve devlet anlayışı kattıklarını söylemektedir. Ardından Osmanlı’nın kuruluşunda eski Türk devlet geleneğinin yanı sıra İslami motiflere yer verilişine değinmektedir. Osmanlı’da da egemenliğin ilahi kaynaklı olduğunu ama teokratik olmadığını söyleyen Kösoğlu egemenliği sınırlayanın da hukuk olduğunu vurgulamaktadır. Osmanlı’da şer’i hukukun yanı sıra yer alan hakanın iradesiyle oluşturduğu hukuk örf-i sultani kurumunun amaç ve niteliklerinden bahseden yazar örf-i sultaninin şeraite aykırı olamayacağını da belirtmektedir. Ardından şeyhülislamlık kurumunu ele alan yazar bu kurumun devlet geleneği içindeki önemine zaman içindeki dönüşümüne ve fetvalarının niteliğine dair bilgiler vermektedir. Tarihsel gelişimi içinde Osmanlı’nın Avrupa’nın iç dinamiklerine borçlu olduğu anayasal gelişmeleri toplumsal bir dayanaktan yoksun şekilde devleti kurtarma çabası olarak uyguladığını yazmaktadır. Ardından bu gelişmelere değinmektedir. Sened-i İttifak, devleti kuruluş ilkelerinden saptırdığını düşündüğü Tanzimat Fermanı ve Yeni Osmanlılardan bahseden yazar bu tarihsel dönemeçte adalet kavramının yerini eşitlik kavramına terk ettiğini işaret etmektedir. Ardından yazılı anayasalar başlığı altında 1876 Kanuniesasi’sini “93 Anayasası” olarak anmakta ve bu anayasanın niteliklerine, getirdiği yeniliklere değinmektedir. Bu anayasanın getirdiği meclisler 1876 Rus Harbi başlayınca sultan tarafından süresiz olarak tatil edilmiştir. Bundan sonra yazar II. Meşrutiyet’i ele almaktadır. II. Meşrutiyet’in hangi saiklerle getirildiğine ve neticelerine değinmektedir. Bunun ardında yer alan “Cumhuriyete doğru” başlığı altında ise Osmanlı’nın son döneminde içinde bulunduğu durumdan ve Mustafa Kemal’in 9. Kolordu müfettişi unvanıyla Anadolu’ya gönderilişinden bahsetmektedir. Milli mücadele hareketinin örgütlenmeye başlaması ile beraber İstanbul hükümeti ve sultan ile arası açılan Mustafa Kemal ekibi arasında siyasi mücadelenin yanı sıra bir fetvalar savaşı da verildiğini yazar, örneklerle göstermektedir. Yazar aynı zamanda bu fetvaların hukuka bağlılık kaygısı ile verilmediğini bir çeşit propaganda aracı olarak kullanıldığını iddia etmektedir. Bu bölümde saltanata bağlı kalan kadrolarla milli mücadeleyi destekleyenler arasında yaş ve eğitim bakımından istatistiklere dayalı bir karşılaştırma da yapılmaktadır. Yazar devamında tarihsel gelişimi içinde Türkiye Cumhuriyeti’ne zemin hazırlayan gelişmeleri anlatmaktadır. Birinci meclisin kurulmasından sonra bu meclisin başta Hıyanet-i Vataniye Kanunu olmak üzere aldığı kararlardan ve icraatlarından bahsetmektedir. Egemenliği ilk olarak halka veren Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve buna karşı çıkanların iddialarına yer veren yazar, bu süreçte mecliste yaşanan tartışmaları da kitabına taşımaktadır. Hemen ardından gelen Lozan Konferansı meselesinde Lozan’da devleti İstanbul hükümetinin mi Ankara hükümetinin mi temsil edeceği tartışılırken bu tartışma temelinden hallolur. Ankara hükümeti saltanatı kaldırır. Yazar bu gelişme ile halifelik kurumunun Türkler eliyle 1055’teki haline döndürüldüğünü söylemektedir. Çünkü halifelik ve devlet yöneticiliği iki ayrı kişi tarafından temsil olunmaktadır. Vahdettin’in yurtdışına gitmesinden sonra Osmanlı hanedanından yeni bir halife seçilse de bu makamda varlığını uzun süre muhafaza edemez. Meclis hilafeti kaldırmak istediğinde buna karşı bazı itirazlar gelmiştir. Ancak yazar bu itirazların kuruma duyulan saygı ve bağlılıktan ileri gelmediğini çünkü artık Osmanlı siyasi mukaddesatına iman ve saygının kalmadığını söylemektedir. Yazara göre hilafetin kaldırılmasına itiraz edenler Mustafa Kemal’in bir diktatöre dönüşmesinden korkup halifeliği bunun karşısında bir denge mekanizması olarak görenlerdir. Öte yandan hilafet, hükümet ve cumhuriyetin mana ve mefhumuna esasen mündemiç olduğu gerekçesi ile kaldırılır ve karşı çıkanlar cezalandırılır.

“Sonsöz” başlıklı altıncı bölümde yazar, eser boyunca çizdiği haritaya daha geniş bir perspektiften bakarak anlattıklarını toparlamaktadır. Eski Türklerden İslam’a, oradan Türk-İslam devletlerine ve Osmanlı’ya uzanan geniş bir coğrafya ve zaman diliminde değişimin kaçınılmaz olduğunun altını çizen yazar, bilhassa bunlardaki devlet anlayışının omurgasını oluşturan hukuka bağlılık şuuru üzerinde durmaktadır. Hukuka bağlılık şuurunun da temelini oluşturan adalet kavramının Batı taklitçiliği ile beraber bir kırılma yaşadığını ve Batı’da olduğu gibi adaletin yerini eşitlik kavramının aldığını söylemektedir. Bunu ise olumsuz biz gelişme olarak telakki etmektedir. Çünkü yazara göre adalet bazen eşitsizlik biçiminde tecelli etmektedir ve mühim olan da adaletin sağlanmasıdır.

Nevzat Kösoğlu

Ötüken Neşriyat, 4. Baskı, İstanbul 2017, ISBN: 9789754372205

[Bu yazı, Kitap Şuuru intisabıdır. Editör: Ömer KARABAYIR]

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR