Hicaz Çöllerinde Bir Avuç Türk’ün Kahramanlığı

Ömür KIZIL[1]

On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başları Türk coğrafyası için tarihin en sıkıntılı biçimiyle cereyan ettiği dönemlerden olmuştur. Osmanlı Devleti’nin Avrupa, Kafkaslar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşadığı toprak kayıpları; Kafkasya ve Türkistan Türk Hanlıklarının bağımsızlıklarını yitirmeleri bahsi geçen zaman aralığında gerçekleşmesi münasebetiyle bu dönemin zihinlerimize felaketlerle kazınmasına vesile olmuştur. Türklüğün oluk oluk akan kanı, bir yandan yüzlerce yıldır yurt tuttuğu topraklar ile düşman postallarına bulaşırken, bir diğer yandan muhafazasına muktedir olunan beldelere de vatan hüviyeti kazandırmak suretiyle cansız toprağa kut vermiştir.

Müdafaa edilerek, vatan kılınan Türk toprakları ile ilgili tarihsel anlatıları hemen hemen her Türk haklı bir gurur ile benimseyerek anıyor, okuyor, dinliyor ve anlatıyor. Bu gayet tabii bir olgudur. Ancak ne yazık ki bu durum, Türk tarih yazımı ve öğretiminde “zafercilik” (triumphism) adını verdiğimiz bir arketipin güç kazanması hususunda etkili olmuştur. Aynı zamanda zafercilik arketipi de bu hakikati besleyerek güçlendirmiştir. Dolayısıyla popüler kültüre hitap eden tarih kitapları ve örgün eğitimde okutulan tarih ders kitaplarına göz gezdirildiğinde zaferciliğin izlerini görmek mümkündür. Sayfalarca süren zafer anlatılarının yanında, yenilgi ile sonuçlanan savaşlardan ya hiç söz edilmemekte ya da birkaç satır ile geçiştirilmektedir. Peki ya o yenilgi yaşanan cephelerde canını ortaya koyarak savaşan ve çok kez de Osmanlı’nın sınır taşları olmak üzere kayıp vatanlarda bedenlerini bırakan aziz şehitler, türlü eziyetlere ve cefalara katlanan gazilerin Türk milletinin dimağına işlenmesi gereken hatıraları? Kaybedilen milyonlarca kilometrekareye yayılmış meçhul asker mezarları? Uğranılan katliamlar ve ihanetler? Bunlar da milleti millet yapan tarih bilincinde yer bulmayı hak etmez mi?

Tarih disiplini için önemli kaynaklar arasında yer alan hatıratlar, bahsi geçen zafercilik anlatısını akamete uğratan metinlerin başında gelmekte ve adeta bir insanın başına gelen sıkıntılı durumları bilinçaltına atması gibi, milletler tarafından bilinçaltına atılan felaketlerin bilince temerküz etmesine vesile olabilmektedir. Bu tip durumlar, unutulan veya (bilinçli veya bilinçsizce) unutturulan milli felaketlerin bilinçte belirmesiyle birlikte derin milli duygu ve hisleri uyandırmaktadır. Tarih bilincinin, millet bilincine sağladığı destek bu yönde de, en az zafer anlatıları kadar önemlidir. Mehmet Arif (d.1845-ö.1898) ve çağdaşı pek çok kalem, Almanların Fransızlar karşısındaki 1871 zaferini, Alman öğretmenler tarafından milli felaket anlatılarıyla yetiştirilen genç kuşaklara bağlamaktadır. Nitekim tohumlarını felaket anlatılarından alan 1871 zaferi, Alman siyasi birliğinin kurulmasında da mihenk taşını oluşturmaktadır.

Türk tarihi hatıratlar bakımından oldukça zengindir. Özellikle yukarıda bahsi geçen 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında cereyan eden olaylarda bilfiil bulunmuş tarihi şahsiyetlerin kaleme aldıkları hatıratların sayısı bir hayli fazladır. Ancak literatüre baktığımızda özellikle savaşlarda bulunmuş yüksek rütbeli subaylar ve devlet adamlarının hatıratlarının ön plana çıktığını görüyoruz. Bu hatıratlarda genellikle büyük tarih anlatısından, kitlelerden ve yine yüksek kademelerdeki tarihi karakterlerden bahsedildiği görülmektedir. Ancak yukarıda bahsi geçen meçhul asker mezarlarında ve anıtlarında yatan neferlerden şahsiyetleriyle, isimleriyle bahseden ve onları meçhuliyetten kurtaran hatıratlar da; sayıları az olsa da vardır. İhtiyat Zabiti Mehmet Oral tarafından kaleme alınan ve “Hicaz Çöllerinde Bir Avuç Türk’ün Kahramanlığı: Sarıkamış, Hicaz Cepheleri ve Esaret Anıları” başlığı ile yayımlanan hatırat da tam olarak bu kategoriye girmektedir. Ali Onbaşı’nın, Yozgatlı Ahmet Efendi’nin, Hicaz demiryolu boylarında yatan ve büyük tarih anlatısında isimsiz kahramanlar olarak geçen veya zafercilik eğilimiyle görmezden gelinen nice neferatın yaşadıklarını anlatmaktadır.

Dr. Salih Özkan’ın editörlüğünde Kömen Yayınları’ndan çıkan kitap, editörün hazırladığı “önsöz”, “yazar hakkında”, “eser hakkında”, “kaynaklar”, “ekler” ve “dizin” gibi bölümleri barındırmaktadır. Kitabın esas içeriğini oluşturan Mehmet Oral’ın hatıratı ise temel olarak üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar; “Kafkas Cephesi’nde geçirdiğim günler”, “Hicaz vekayii”, “İngiliz esareti, İstanbul’a çıkış ve nihayetine kadar geçirdiğim kara günler” başlıklı bölümlerdir.

Hatıratın sahibi olan Mehmet Oral, anılarını gayet samimi bir dil ile kaleme almıştır. Korktuğu yerde korktuğunu, canlarını kurtarmak için kaçtıkları yerde kaçtıklarını, cesurca harp ettikleri yerde nasıl savaştıklarını gayet objektif bir şekilde anlatmakta; yeri geldiğinde düşmanın cesaretini övmekte, yeri geldiğinde de zalimliklerini ve zayıf yanlarını ortaya koymaktadır. Ayrıca editör tarafından hatıratın diline önemli bir müdahalede bulunulmamış ve yazarın samimiyeti korunmuştur.

Hatırat, büyük tarih anlatısında geçen geniş çaplı olayların içine; tam ortasına veya kenarına köşesine bir çift göz ile inmenizi sağlayabilecek kadar güçlü ve samimi bir dile sahiptir. Hatta büyük tarih anlatısını besleyen diğer hatıratlar düşünüldüğünde bu eserin en güçlü yanı budur. Kafkas cephesinde Ruslar üzerine taarruz ederken yanınızda yörenizde koşan Türk neferlerini bizzat taarruzun içinden görebilme imkânını sunmaktadır. Büyük tarih anlatısında ordu isimleri ve numaraları ile anılan bu kitleler; dertleri ve sorunlarıyla Mehmet Efendi, Niyazi Efendi ve niceleri olarak ete kemiğe büründüklerinde, zafercilik hevesiyle üzerine bir perde örttüğümüz olayları tüm berraklığıyla göz önüne sermekte ve içinde milli bir his duyan hemen herkesin boğazına bir düğüm atmaktadır. Zira kumandan taifesi içinden çıkan hatıratlarda da genelde Mehmetçiğin adına pek rastlanmaz; ordular ve birlikler olarak tarif edilirler. Düşmana saldıran, insani varlıktan soyutlanmış ve rakamlara indirgenmiş (14. Fırka vb.) bir kitle, ölenlerin sayısı ise bir istatistiktir (örneğin zayiatın 500 kişi olarak tarif edilmesi gibi). Oysa bizzat neferin içinde yer alan İhtiyat Zabiti Mehmet Efendi ise düşmana taarruz ederken şehit olanlara kimliklerini vermektedir. Onlara mezar kazmakta ve onları gömerken gözyaşı dökmektedir. Kafkas Cephesi’ndeki taarruzlarda her zaman avcı hattının 10-15 metre önünde koşan 18 yaşındaki şehit Abdil için olduğu gibi…

Hatıratın ilk bölümü olan “Kafkas Cephesi’nde geçirdiğim günler”, başlıktan da anlaşıldığı üzere yazarın Kafkas Cephesi’ndeki hatıralarından müteşekkildir. Bu bölümdeki anlatı İstanbul’da birliğe katılma ile başlamakta ve ardından cepheye gerçekleştirilen yürüyüş ile devam etmektedir. Bu bölüm, yazarın Osmanlı’nın son dönemlerindeki padişah ve yöneticilerine büyük eleştiriler barındırmaktadır. Özellikle de Anadolu’nun ulaşım ve lojistik imkânları açısından geri bırakılmışlığı, bu eleştirinin temel motivasyon kaynağını oluşturmaktadır. Zira İstanbul’dan cepheye gerçekleştirilen yolculuk bin müşkülat ile tamamlanmış ve yollarda güneş çarpması vb. sebeplerle yüzlerce şehit verilmiştir (ordu mevcutlarının %20 ila %30’u henüz intikal aşamasında hayatını kaybetmiştir). Mehmet Oral’ın yakınmalarının bir sebebi de bu olaylardan sonra Arap memleketlerindeki Osmanlı yatırımlarını görmüş olmasıdır. Zira ilerleyen bölümlerde bu husus açıklık kazanmaktadır. Anadolu ile bu memleketlerin durumunu karşılaştıran yazar, Osmanlı yöneticilerine adeta öfke kusmaktadır:

İşte burada tamamen anlaşılıyor ki, asırlardan beri bu mülk ve milletin üzerine musallat olan hanedan ve halifelerin bazıları, başlarına toplanan dalkavukları ile beraber kendileri muhteşem saraylarında ve İstanbul’da zevk ve sefa ile vakit geçirmişlerdir. Biçare Anadolu’nun gerek servet ve gerekse evlatlarını ellerinde bir sermaye gibi her tarafa harç etmek için Karadağ, Arnavutluk, Arabistan çöllerinde, Yemen, Bab’ül Mendep, Asir, Bahr-i Ahmer Sahilleri, Hicaz’dan Basra’ya, bu kadar cehennem gibi geniş arazide bulunan hain ve hayırsız kavimlerin istirahatlarının temini için milyonlarca Anadolu-Türk yavrularını onların hudutlarına nöbetçi ve bir kurban olarak göndermişlerdir… Oralarda beyhude yere Türk canı telef ettirerek Anadolu nesline ve nüfusuna daima büyük bir darbe vurmak ve servetlerini oralarda sarf etmek gibi bir ihanet olur mu?” (s.21)

Yazar aynı zamanda bahsettiği memleketlerdeki yatırımları da eleştirmektedir:

Bunların memleketlerinin imar ve terakkisi için her yerlerine muntazam mektepler ve yollar yaptırılmıştır… ta Medine’ye kadar uzanan binlerce kilometre çölden vahşiler içerisinden bin müşkülatla demiryolu yaptırdılar. Bu masrafın hiç olmazsa %10’unu dahi sarf etmiş olsalardı, belki Anadolu’nun birçok yerine de demiryolu yapılırdı. Bu sayede ordu da yürüyüş ve hareketlerde ezilip bu kadar telef olmazdı.” (s.22)

Cepheye intikalin ardından, Mehmet Efendi’nin muharebe hatıraları başlamaktadır. Seryantepe taarruzu, sahra muharebeleri, Çermük taarruzu vb. pek çok olay bizzat deneyimler doğrultusunda ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Muharebelerin dışında askerlerin çektiği en büyük müşkülat tayın konusundadır. Askerler hemen her zaman aç durumda mücadele etmek durumunda kalmakta ve çoğu zaman istirahat dönemlerinde açlıktan uyuyamamaktadırlar. Genellikle tükettikleri yegâne gıda maddesi, tenekelerin üzerinde kavurdukları buğdaydır. Bir diğer müşkülat ise yine ulaşım ve lojistik sıkıntısıdır. Buna bir de soğuk iklim şartları eklenince Kafkas Cephesi’nin asker için barındırdığı güçlükler göz önünde canlanmaktadır. Burada 10 ay süren muharebelerin ve intikallerin ardından, Mehmet Efendi’nin de bulunduğu birlik Filistin cephesine nakledilmektedir. Bu kararın tebliğiyle birlikte hatıratın “Hicaz Vekayii” başlıklı ikinci bölümü başlamaktadır.

Filistin cephesine intikal etmek üzere hareket eden birlik, yüzlerce kilometre yürüyerek güneye doğru inmiş ve tren yolu hattına vardıktan sonra, yine yollarda verilen kayıplar sebebiyle birliklerin boşalan kadrolarının tamamlanması için trenle İstanbul’a gönderilmişlerdir. Ardından Filistin cephesine hareket ettikten sonra yolda gelen bir emir ile Hicaz’a gönderileceklerini öğrenmişler ve bu cepheye intikal etmişlerdir. Mehmet Efendi’nin bu cephede tarif ettiği en büyük güçlüklerden birisi düzenli orduya karşı savaşmıyor oluşlarıdır. Günümüzde gerilla savaşı olarak tarif edilen bir savaşın içinde kendisini bulan ordu, çok geniş ve sert iklimli bir coğrafyada az sayıdaki mevcutlarıyla mücadeleye girişmek durumunda kalmışlardır. Issız çöllerde ve geçitlerde yer alan 9-10 kişilik Türk karakollarının, isyancılar tarafından kolay hedefler olarak sıklıkla saldırıya uğradığı anlaşılmaktadır. Burada yer alan askerler, kalabalık birliklerce kolay bir şekilde muhasaraya alınarak ya şehit ediliyorlar, ya da esir ediliyorlardı. Ancak esas vahşet, kendisini esirler üzerinde göstermektedir. Bedevilerin Türklere karşı sergiledikleri kötü davranışlar, eserde yer yer örneklendirilerek anlatılmıştır. Günümüzde IŞİD vb. terör örgütlerinin izlediği vahşi yöntemlerin kat kat fazlasının Bedeviler ve diğer Araplar tarafından Osmanlı askerlerine yapılmış olduğu gözler önüne serilmektedir:

Kirmastılı Ali Onbaşı’nın kumandasında dokuz kişi mevcutlu bir karakolumuz bulunuyordu… Binlerce düşman, karakol üzerine taarruz etmeye başlamışlardı. Ali Onbaşı ve neferleri karakolda mevcut olan üç sandık cephanelerinden bir tane kalmayıncaya kadar orada çok fedakârane uğraşıyorlar… Daha sonra hain düşman Ali Onbaşı ile beraber 9 kişiyi teslim alarak orada dünyada olmadık işkence ve cefa ile pek feci bir surette kâmilen şehit ediliyorlar. Hülasa karakolu esir aldıktan sonra 9 kişinin kafalarını orada oğlak gibi keserek hepsinin burun ve kulakları, elleri ve kolları vs. azaları kâmilen çıkarılarak ağaçtan sivriltilmiş kazıklar ile karakolun duvarlarına çakılmış, adeta bir kasap dükkânı gibi bir manzaraya benzeterek et parçalarının her birini bir yere asarak bırakıp gitmişlerdi…” (s.165-166).

Bu katliam ve vahşet olaylarından başka Mehmet Efendi’nin kanına en çok dokunan hadise, taarruz eden Bedevi kuvvetlerine kumanda eden zabitanın, daha önceden Osmanlı mekteplerinde ve ordularında yetişen, daha sonra firar ederek düşmana katılan hainlerden müteşekkil olması ve onların Osmanlı askerlerine karşı sergiledikleri davranışlardır. Nitekim en sonunda kendilerini İngilizlere teslim eden Bedevi lideri de bu türden bir hain olan Şamlı topçu Binbaşısı Abdürrezak Bey’dir.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından dahi bihaber olacak şekilde dünya ile bağlantısı kopan Hicaz sefer kuvveti, diğer cephelerdeki Osmanlı birliklerinden farklı olarak mütareke sonrasında da mücadeleye devam etmiştir. Ancak daha sonra düşmanın espiyonaj ve propaganda faaliyetleri ile Türk neferinin, diğer cephelerde ve Osmanlı memleketlerinde vuku bulan felaketleri öğrenmesi sağlanmış; manevi kuvveti kırılmış, erzak ve cephane konusundaki maddi yetersizliklerle boğuşur oldukları halde her yanı çevrilmiştir. En sonunda mütareke ve çaresizlikler gereğince ordu esir düşmüş ve İngilizlere teslim edilmiştir. Böylelikle kitabın son bölümüne geçilmektedir.

Üçüncü bölüm Mısır’daki İngiliz esareti, esaretten kurtuluş ve Milli Mücadele’ye katılım ile ilgili anlatılardan oluşmaktadır. Esaret altında çekilen eziyetler ve esir Türk askerlerinin mütemadiyen görme yetilerini kaybetmeleri anlatının temel eksenini oluşturmaktadır. İngilizler, Hicaz’daki salgın hastalıklardan dolayı Türk askerlerini arsenikli su ile dezenfekte etme girişiminde bulunmuşlardır. Daha sonraları, ilerleyen yıllarda bu tedbirin Türk askerlerinin gözlerini kaybetmeleri hususunda etkili olduğu yönünde pek çok yayın ve haber çıkmışsa da o dönemde Mehmet Efendi bu körleşme vakalarını, askerlerin hastalık, yetersiz beslenme vb. sebeplerden güçsüz düşmelerine bağlamıştır. Bir müddet sonra esirlerin %98’i göremez hale gelmiş ve çektikleri eziyet katlanmıştır. Ayrıca, körlük vakalarında Ermeni doktorların da rolü olduğunu belirten Mehmet Efendi, kasten kör edilen ve gözlerine ağrı verecek ilaçlarla güya tedavi edilen askerlerin, bu ağrıdan kurtulmak için gözlerinin çıkarılmasına dahi rıza gösterecek duruma getirildiklerini belirtmiştir. Bu ve benzeri felaket sahneleri esaret ile ilgili bölümlerde sıklıkla dile getirilmiştir.

Esir kampında gördükleri Hintli Müslüman askerler ve İngiliz işgali altında inleyen Mısırlıların durumu, Mehmet Efendi’nin bugün dahi geçerliliğini koruyan bir tespitte bulunmasını sağlamıştır:

Hülasa hain ve gaddar İngilizlerin öteden beri adet ve prensipleri veçhile bir İslam milletine göz koydular mı istila edecekleri vakitten evvel para siyasetinde evvelen o memleketin menfaatperest kendi cinsi ve dinine ve milletine şefkati olmayan birçok ileri gelen bazı hoca kılıklı softa bozmaları ile şeyh, meşayih, dervişan ve eşraflarından bir kısım adamlar tutarak oralarda birer suretle İngiliz hükumeti lehinde propagandalar yaptırır o memleketin Efkâr-ı Umumiyesini tamamıyla kendi lehine çevirerek evvelce ücret ile tutulmuş olan hizmetkârlarından söz aldıktan sonra bilahare bahane ile ilk fırsatta o memleketin istilasına kıyam ederler…”(s.266).

İngiltere ve ABD gibi ülkelerin hala benzer siyasetleri takip ettikleri Ortadoğu coğrafyasının hali ile ortadadır. En son olarak başarıya ulaşan deneylerinden birisi olarak, Saddam Hüseyin’in ordusunu içerden çökertmek için Kesnizani tarikatını nasıl kullandıklarına göz atılabilir.  

Kitabın ilerleyen satırlarında esaretten kurtularak İstanbul’a gelmeleri ve ardından da, Kafkas Cephesinden beri beraber oldukları adaşı Mehmet Efendi ile Sakarya Savaşı tarihlerinde Milli Mücadeleye katılışları anlatılmaktadır. Ardından yaşanan sağlık sorunları ile savaş sonrasında terhis edilmesiyle hatırat sona ermektedir.

Kitabın içeriğinde genel düzen yukarıda sunulduğu şekliyle verilmeye çalışılmıştır. Ancak kitaptan, anlatılardan ve karşılaşılan olaylar karşısında yapılan yorumlardan yola çıkarak özetle şunu söyleyebiliriz; kitap, bir Türk zabitinin dimağında Osmanlı dünyasının ve Osmanlıcılık fikrinin çöküşünü ve Türkçülük fikrinin güçlenmesini ilmek ilmek işleyerek sunmaktadır. Yazar tarafından şahit olunan dönem ve olaylar, bu deney için muhteşem bir laboratuvar işlevi görmektedir. Ayrıca Türk tarih anlatısına hâkim olan zafercilik arketipinin göz ardı ettiği cephelerde yaşanan fedakârlıkları, birinci elden deneyimlenen olaylar vasıtasıyla ortaya koyması kitabın kıymetini arttırmaktadır.

[1] Doktora Öğrencisi/Öğretmen. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü/Milli Eğitim Bakanlığı. omurpasha@hotmail.com

İhtiyat Zabiti

Mehmet (ORAL)

Editör: Dr. Salih ÖZKAN

Kömen Yayınları, Konya, 2. Baskı, Aralık 2012, 314 Sayfa, ISBN: 978-975-6527-72-6

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR