Filistine Musevi Göçü ve Siyonizm

Muhammed Hüseyin GÜNEŞ

Bu yazımızda sözümüze konu edeceğimiz kitabımız: Filistin’e Musevi Göçü ve Siyonizm (1880-1914) kitabıdır. Kitabın yazarı Ömer Tellioğlu, yayınevi ise Kitabevi Yayınları.

Söz konusu Filistin olunca aslında kitabi bilgilerden daha çok aklıma gelenler davranışsal anlamda eylemlere tekabül ediyor nedense. Gözümün önüne gelenler ise kitaptan, yazıdan daha çok resimler ve görüntülerden ibaret. Etkilenme aşaması etkileyici gibi dursa da bilgi dağarcığı galiba bununla tam tersi yerde barınıyor ve burada da aslında neden bu ikili tercihte, istenilenlerin arzu edilenlerin yerine dayatılanların yahut basit olanların geldiği sebebi yatıyor gibi. İşte bu sebeple bu kitaba ilişkin bir yazı yazma gayreti gösterdim. Bir diğer etken ise böyle hassas bir konuyu basit  ve sıradanlıkla yoğrulmuş duygusallık yerine belgeli ve araştırmaya dayalın nedensel bir çabaya dayandırma gayreti olmuştur.

Kitabımız üç ana bölüm altında birçok dallanmaya dayalı olarak temel plana oturtulmuştur. Bu üç bölümü; "Filistin’e Musevi Göçün Hazırlayıcıları", "Filistin’e Musevi Göçün Uygulanması" ve "Göçe Karşı Duyulan Tepkiler" olarak sıralayabiliriz.

İlk bölüm içinde Siyonizm olgusu ele alınmış çeşitli sınıflandırmalara tabi olarak kavram etraflıca (efradını câmi ağyarını mani) bir değerlendirmeye tabi tutulmaya gayret edilmiştir. Siyonizm kelimesi "Musevilerin, tekrar Filistin’e dönerek Süleyman mabedini yeniden inşa etme idealini sembolleştiren bir kavram olarak kullanılmaktadır" (s.21) şeklinde tanımlanmış ve bu kavram politik, kültürel, sosyalist, pratik, Hristiyan Siyonizm olmak üzere açıklanmıştır. Dikkati çeken bir mesele ise Siyonizm akımının ortaya çıkan zaman dilimi içerisinde bir yerleşimin vaki olmasına rağmen bu yerleşimi ve yerleşenleri adeta hiçe sayması ve bu coğrafyayı tamamen boş bir arazi muamelesine tabi bir durumda tahayyül etmeleridir. Kendi gerçekliklerine adanan ve ötekini bu mevkiiye oturtan bir akımla karşı karşıya olduğunuz gerçeği ortaya çıkmaktadır. Daha sonrasında siyonizmin Yahudi yurdu projelerinden bahis açılmakta ve bugünkü Filistin olarak bildiğimiz yerleşim yeri haricinde Yahudilere zamanın vakti evvelinde önerilen yerlerden haberdar olmaktayız. Bu yerlere örnek olarak; Kıbrıs, Uganda, Libya gibi örnekler sayabiliriz. Fakat bu yerlerin tercihe şayan olmaması bazılarının çeşitli kuruluşlarca kabule mazhar görülmesine rağmen seçilmemesi ve sonrasında kararlarında olumsuz cevaplar alınması söz konusudur. İlginçtir ki sahip olmadığınız topraklar üzerinde hayalleriniz olması saygıdeğer okur! İlk bölümün üçüncü kısmında ise siyonizmin örnekleri inceleme altına alınmış ve ortaya çıkışından itibaren projeye kafa yoran, çeşitli açılımlar getiren isimlerin hepsi sayılmış kimisi için kıyısından köşesinden kimisi için teferruatlı bilgiler verilmiştir. Burada dikkati çeken husus ise siyonizmin erken babalarının tarihlendirilmesinde 1812 yılına kadar geri gidilmesi söz konusudur. Her şeyin Theodor Herzl’den başlatılmasına ilişkin yaygın kanaatin aksine ondan çok öncesine bir ok çekilmesi ve proje başlangıcının çok öncelere tekabül ettiği okuyucuya aktarılmaktadır. Burada kitaptan bir alıntıya yer vermek istiyorum: Öncülerden kabul edilen Montefiore’ye ilişkin olarak şöyle denilmektedir "Montefiore, 19. asır erken dönem Siyonistlerinin en etkilisi kabul edilmektedir. Onun servet sahibi birisi olarak çalışma tarzı, Yahudiler ile batı demokrasileri arasında uyum sağlanmasındaki başarısı ve nüfuzunu dünyanın değişik bölgelerinde baskı gören Museviler için kullanmasının sonraki Yahudi liderlikleri için bir norm oluşturduğu, örneklik yaptığı görülmektedir." (s.47) İlk bölümün son başlığı ise Siyonist kurum ve örgütlerdir. Burada da finansal kurumlar ve örgütler ile siyasi organizasyonlar olmak üzere iki başlıklı bir sınıflandırmaya gidilmiştir. Bu kurumların kimisi toprak alımlarında öncülük etmiş, aktif rol oynamış ve toprağın ele geçirilmesine ilişkin işlemleri yürütmüş iken kimisi de siyasi arenada bu alımların etkisini azaltmış hatta hiçe indirgemiş, bir masumiyet karinesi yoluyla bu alımların, oluşturulan yapıların masumluğunu ispata gayret göstermiştir.

İkinci kısımda ise toprak açısından ilk bölümde ki belirsizlikler giderilmiş ve göçün yapılacağı yer belirlenmiş ve Filistin topraklarına ilişkin göçün gerçekleştirilmesi anlatılmıştır. Göçün yapıldığı yerler, yapılması usulleri ve Osmanlı’nın yasaklamalarının nasıl delindiğinin bir bir gözler önüne serilmesi söz konusudur. Kanun üzerinde bakıldığında bu toprakların bir Yahudi’nin eline geçmesi imkansızdır. Hatta bunun engellenmesi adına sürekli olarak payitahttan gelen uyarılar da çare olmamış ve topraklar çeşitli yollarla kimi zaman zorla, kimi zaman ise başkalarının üstünden alınmak suretiyle Siyonistlerin eline geçmiş ve elde edilen bu topraklara göç gerçekleştirilmiştir. Musevi vatandaşların kalıcı olarak durmaması için çeşitli uygulamaların varlığı az çok herkesin vakıf olduğu bir mesele iken bu uygulamalar da sadece bilinmekle kalmış uygulama da ise gerek memurların umursamazlığı gerek yöneticilerin görmezden gelmeleri neticesinde Musevilerin bu topraklara yerleşmesi sonucuna sebep olmuştur. İlk önce toprak unsuru ele geçirilmiş daha sonrasında insan unsuru yerleştirilmiş ve sonrasında yerleşik olanların hakkına gasp edilmiş ve haksız olarak bir hayal gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu sırada toprak, insan unsuru çeşitli oluşumlarla koruma altın alınmış ve bununla da yetinilmeyerek eğitim konusunda da boş durulmamıştır. Özellikle toprak üzerine eğitim temellendirilmiş ve verimlilik konusu üzerine çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Hatta ve hatta var olan bataklıklar çeşitli ağaçların ekimi suretiyle kurutulmuş bu sayede yeni topraklar elde edilme yoluna dahi gidilmiştir.

Üçüncü bölümde ise göçe karşı duyulan tepkilere yer verilmiştir. Burada Filistin Kamuoyunun tepkisine yer verilmiş ve Arap milliyetçiliği ve Siyonizm konusuna değinilmiştir. Gazetelerde tepkiler ve yerli halkın gösterdiği tepkiler de çeşitli anektodlar ile okuyucuya sunulmuştur. Filistin’den gönderilen şikayetler kısmında ise arazi gasplarının olduğu bilgisi payitahta geçirilmiş haksızlıkların önüne geçilmesi istenmiştir. Bunun yanında çeşitli yöneticilerin rüşvet karşılığı olaylara göz yumduğu ve bunun da Siyonistlerin yerleşmelerinde en temel etkenlerden birini teşkil ettiği ifade edilmiştir. Son olarak ise yabancı konsolosların müdahalelerine yer verilmiştir. Burada dikkatimi çeken bir kısım, her devletin kendi topraklarında Yahudileri istememesine karşın, söz konusu Osmanlı İmparatorluğu ve Filistin toprakları olunca, devletler ağız birliği etmişçesine birlik olup Yahudileri savunmaya geçmekte ve bu topraklarda yaşamalarının haklılığını belki Yahudilerden çok söz konusu etmektedirler. Devletlerin bu oluşumu desteklemesi aslında kendileri içinde bir kullanım amacına yöneliktir. Devletler de bu sayede kendi çıkarları adına menfaatlerini savunmak istemişler ve her zaman olduğu gibi, bu süreçte de kendi kendileriyle çelişkiye düşmüşlerdir.

Sonuç babından ifade etmek gerekirse, Yahudilerin bugün devlet olarak bulundukları topraklara yerleşmeleri bir tesadüfün sonucu değildir, bu bir ajite edilebilecek olay da değildir. Haksız olabilir ama ince ince işlenen bir planın sonucudur. Kitapta başlangıçta bir koloni kurma ve bireysel destekler söz konusu iken sonuç bugün itibariyle ne yazık ki acı olarak ortadadır. Zaman içerisinde gerek yönetmeyi, gerek devletler arası ilişkileri, gerek ekonomiyi, eğitimi vesair diğer olguları bir zemin üzerine inşa edenler adeta ilmek ilmek bir o kadar da yavaş yavaş bir kazağı tamamlamışlardır. Kan, gözyaşı dökmek, ahlanmak ve vahlanmak bize kalmış iken, onlara çalışmak, azmetmek, planlar kurmak ve bu planlar uğrunda didinmek kalmıştır. Sonuç bir çıbanbaşı göz göze geliyorum derken, biz ne yazık ki bunun çıkmasını engelleyememiş ve bu çıbanbaşının çıkışını ve serpilmesini acı acı izlemişizdir. Alınacak ders ise, önümüze koyduğumuz hedeflerimizin varlığı, bunun çeşitli alanları ilgilendirir bir şekilde düzene koyulması ve sonrasında bu emellere ulaşmak için gayret gösterilmesidir. Meyvelerini elbet verecektir; er ya da geç! Hem ne demişler eskiler: Gayret bizden, Tevfik Allah’tan!

Sonsöz olarak kitaptan uzunca bir paylaşım ile yazıyı sona erdirmek istiyorum: "Osmanlı yönetiminin Musevileri Filistin’e yönelik planlarının önüne geçmek için attığı her adıma yabancı devletler tarafından müdahale edilmekteydi. Müdahaleci bu yabancı güçler, kendi ülkelerinde her türlü baskı ve zulmü reva gördükleri ve topraklarından kovdukları Musevileri savunmak için Osmanlı Devleti’ne karşı güçlü bir hâmi rolüne bütünmek için birbiriyle yarış halinde bulunmaktaydılar. Osmanlı yönetimine Musevileri himaye bahanesiyle baskı uygulama yöntemi, 1850 yılından sonra Musevilerin Filistin’e yönelik siyasi göç ve iskan faaliyetlerinden önce de başvurulan bir yöntemdi. Kudüs bölgesinde yaşayan Musevilerin hukuki müeyyidelere karşı korunmaları teşebbüsleri ile ilgili olarak Bâbıâli ilgili tarafları uyarmaktaydı. Bu sadece Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale amacı taşıyan bir uygulamaydı. Çünkü Osmanlı Devleti ‘nin Musevilere karşı dini veya ırki ayrımcılık gütmek gibi bir siyaseti hiçbir zaman olmamıştı. Ve Osmanlı Devleti diğer mazlum milletler gibi kendisine iltica eden Musevilere de sığınak olmuş ve olmaya da devam etmekteydi. 1880’den sonra başlayan planlı göç dalgalarına karşı önlem alınmasının sebebi, bilhassa Rusya ve Doğu Avrupa’da baskı gören Musevilerin Osmanlı topraklarına yönelmesi değildi. Zira Osmanlı Devleti bu tarihten sonra da, topraklarına ulaşan Musevi göçmenleri değişik bölgelere iskan ederek mağduriyetlerini gidermeye çalışmaktaydı. Yasaklanan ve önüne geçilmek istenen, bazı Avrupa devletleri tarafından da desteklenen Filistin’de bir bağımsız Yahudi devletinin kurulmasının altyapısını oluşturacak nüfusun Filistin’e transfer edilmesini engellemesiydi. Ve Bâbiâli ‘nin aldığı kararlar neticesinde uygulamaya koyduğu yasaklar Osmanlı Devleti’nin tamamen kendi hükümranlık hakları ile alakalı meseleleri kapsadığı halde Filistin’e Musevi göçü ve arazi temini konularında ortaya çıkan hadiselerde yabancı ülkeler, sefirleri konsolosları vasıtasıyla daima müdahil olmuşlardır. Tabiatıyla bu durum, her yönden buhran içinde bulunan Osmanlı yönetiminin almış olduğu bütün kararlara rağmen Filistin’e göçün önüne geçememesi ve arazi intikallerini engelleyememesine sebep olmuştur. Bu ülkelerin Kudüs’te ve Filistin’in değişik şehirlerinde bulunan konsolosların müdahaleleri ve göçmenlerın Filistin’e giriş ve iskanlarına yardım etmelerinin yanında, İstanbul’da bulunan sefirleri de fiili olarak hükümet üzerinde baskı oluşturmaya çalışmaktaydılar.’’ (251- 252)

Kitabevi Yayınları, 2. Basım 2018, 314 Sayfa, ISBN: 6054907755

Ömer TELLİOĞLU

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR