Doğu’nun Kalbine Seyahat - Çin ve Hind Ülkeleri Hatıraları ve İlaveleri

Ahmet ŞAHİN

Süleyman el-Tâcir 852 yılında Çin ve Hind ülkelerine yolculuk yapar ve buradaki hatırlarını, gözlemlerini aktarır. “Bu kitap Ebu Zeyd el-Hasan b. Yezid el Sirafi’nin eline geçmiş, o da çeşitli denizcilerden, seyyahlardan topladığı bilgileri ilâve etmiştir. Bu iki nüsha günümüze kadar ulaşmıştır. Ebu Zeyl el-Sirafi büyük tarihçi ve gezgin el Mesudi ile 303/915 yılında Basra’da konuşmuştur. Mesudi bu denizcilerle Hint Okyanusunda Hindistan’a, Doğu Afrika ülkelerine, Akdeniz’de ve Hazar Denizinde çeşitli gemi ve kara seyahatleri yapmıştır. Bu seyahatlerdeki bazı hatırlarını Müruc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar) ve Ahbar ez-Zaman (Zamanın Haberleri) adlı eserlerinde anlatmıştır. Bu eserlerini yazarken Süleyman el-Tacir ile Ebu Zeyd el-Sirafi’nin risalelerinden faydalanmıştır.”

Baharat yolunda Çin, Hind-i Çini, Endonezya, Hindistan ile Orta Doğu, hatta Avrupa arasında geniş çaplı bir ticaretin olduğu malumdur. Kanton şehrinde yaşayan Müslüman kolonisinin başında Çin hükümdarı tarafından tayin edilen bir Müslüman idarecinin olması gibi birçok ilginç konular bulunmaktadır. Bu gibi hatırlar ve gözlemler tarih ilmi açısından son derece önemlidir. Genel itibariyle abartılı söylemler bulunmakla birlikte sağlam bir tetkik ile gerekli bilgiler bu gibi eserlerde de temin edilebilmektedir. Süleyman el-Tâcir’in çeşitli milletler hakkında görüşlerini ve onların yaşayışlarına dair gözlemlerini okuduğunuzda “abartılı” söylemler hakkında siz de aynı kararı vereceksiniz. Tâcir, Müslüman bir şahsiyet aynı zaman Arap milliyetine mensupluğundan dolayı milletleri tanırken ve onların devlet büyükleri hakkında bahsederken evvelâ ilk başa Müslüman-Arap hükümdar ve devletlerini koyarak net bir şekilde öznel yaklaştığı ortadadır. Bu çok doğal gelişen bir durumdur. İslâm dininin ve kültürünün Güney ve Doğu Asya’da, Doğu Afrika’da nasıl yayıldığını buradan görmekteyiz. Bizlerin tetkikleri ve araştırmalarımızın derinlikleri ile kitapta almamız gereken bilgileri iyi seçmemiz gerekmektedir.

O dönemde limanların canlılığı ve bünyesinde bulunan devletlerin ticareti ile alakalı çok geniş bilgileri okumaktayız. Çin, Hind, Hind-i Çini ülkeleri, Doğu Afrika hakları ve onların idarecileri, ticaret ahlâkı ve hukuku, ticareti yapılan mallar, bölgedeki insanların fenotipi, yollar, denizler, halkların âdetleri hakkında geniş bilgiler vardır. Eski bir seyahatname ve gözleme dayalı olduğu için “olağanüstü” durumlar ve “mübalâğalar” bolca bulunmaktadır. Ticaret yapılan malların arasında baharat, kokular, silâhlar ve köleler vardır. Bunların en önde gelenleri arasında: misk, amber, balina yağı ve abanoz ağaçları bulunmaktadır.

“Her Düşman Kafatasına Bir Eş” adlı bölümde Süleyman el Tâcir’in gözlemleri genel itibariyle altın madenlerinin bolca bulunduğudur. Niyan Adası hakkında ilginç bilgiler vermektedir Orada biri evlenmek isterse düşmanlarından birinin kafatasını mehir olarak verir. İki düşman öldürürse iki kadınla evlenir. Elli düşman ölürse elli kadınla evlenir. Zira düşmanları çoktur. Kim daha kan dökücü ise kadınlar ona rağbet gösterir demektedir. Bu aktarılan bilgiler ne kadar doğrudur, orası tartışılır. Eski seyahatnamelerde olağanüstü olaylara bolca rastlandığını belirtmiştir.

“Yamyamlar” adlı bölümde ise Süleyman el Tâcir, Andaman Adaları hakkında bilgiler vermektedir. Burada yaşayan halkın fenotipi ile alâkalı bilgi vermektedir. Onların zenci, kıvırcık saçlı, çirkin yüzlü ve gözlü, uzun bacaklı insanlar olduğunu aktarmaktadır. Hatta daha da ileri giderek erkeklik organlarının 40 cm civarı olduğunu bile yazmıştır. Daha çok bu bölümde insanların yedikleri çokça vurgulanmıştır.

“Hanfu’daki Müslümanların İdaresinin Başındaki Müslüman Amir” adlı bölümde Hanfu (Kanton) bölgesinin tüccarların toplandığı bir meskûn olarak görmekteyiz. Çin hükümdarının tayin ettiği bir Müslüman vardır burada. Bayramlarda namaz kıldırır, hutbe okur. Halife’ye dua eder.

“Çinlilerin Başka Âdetleri” adlı bölümde Çin halkının birçok âdetlerinden bahseder. İpekten imâl ettikleri giysiler giydiklerini, pirinci bolca tükettiklerini, pirinçten sirke, içki murabba gibi şeyler yaptıklarını belirtir. Çinlilerin temiz olmadığını, büyük abdestlerini yaptıktan sonra kâğıda sildiklerini, Mecusiler gibi ölü ve benzeri hayvan eti yediklerini vurgular. Dinleri hakkında da Mecusiliğe benzer bir dinlerinin olduğunu söyler.

“Hin, Çin Ülkeleri ve Hükümdarlarıyla İlgili Bazı Haberler” adlı bölümde Hind ve Çin halkları dünyanın sayılı hükümdarlarının dört olduğu hususunda ittifak ettiklerini vurgular evvela. İlk saydıkları şüphesiz Arap hükümdarıdır (halife). Bu konuda asla bir ihtilafa düşmediklerini de daha sonra vurgular. Halifenin aralarında en zengin, en büyük, en ihtişamlı olanı olduğunu, o en üstün bir dinin hükümdarı olduğunu söyler. Sonra Çin hükümdarı, Rum (Bizans) hükümdarı, sonra da Küpe takımlarının hükümdarı Belhera (Gücerat’ta olmalı) gelir.

“Çin Halkının Adetleri” adlı bölümde şunu net bir şekilde görmekteyiz ki; Süleyman el-Tâcir Çin halkının birçok unsurunu aktarmayı asla ihmâl etmemiştir. Abartılar olsa da bu bilgiler bizim için son derece mühimdir.

Çinlilerden biri ölünce onu bir yıl geçtikten sonra aynı günde gömerler, ölünce cesedini bir tabuta koyarlar, üzerine kireçle kaplarlar, bu şekilde evde tutarlar.  Hükümdarlar ise buza ve kâfura konur. Ölüler için üç yıl ağlarlar. Ağlamayana kadın olsun, erkek olsun sopa ile vururlar.
Tâcir burada ilginç bir âdetten bahseder: Ölünce yemeğini eksik etmezler (saçı önüne koyarlar). Onun yiyip içtiğine inanırlar. Şöyle ki; geceleyin önüne yemek koyarlar, sabahleyin bulamayınca “yemiş” derler. Ölü evde kaldığı müddetçe ağlamaya, yemek vermeye devam ederler. Ölüleri için yapılan harcamalardan dolayı fakir düştüklerinden bahseder. Hükümdarların sahip olduğu mal, elbise, kemeler gömdüklerini ancak daha sonra bu âdetlerini terk ettiklerinden bahseder. Zira ölülerin bazılarının mezarlarının soyulduğunu bildirir.

“Zengin-Fakir, Büyük-Küçük Her Çinli Okuma-Yazmayı Öğrenir” adlı bölümde Çin devletinin bürokrasisinden bahsetmektedir. Halkın şikâyetlerinin dinlendiği ve onların kayıt altına aldığından bahseder. Çin’in en büyük hükümdarı, sadece 10 ayda bir halk içine çıkar. “İnsanlar sık sık beni görürlerse küçümserler, idarecilik haşmetler olur. Halk adaleti bilmez. Halkın nazarında büyük görünmek için ihtişam şart” der.

Bir başka bürokrasi örneği olarak; biri bir hükümdarın ülkesinden diğer hükümdarın ülkesine gitmek isterse, bulunduğu yerin hükümdarından, gulamından bir tezkire alır. Hükümdarın tezkiresi yolda kullanmak içindir. İçinde şahsın adı, onunla olan kişilerin adları, yaşları, kabileleri yazılıdır.

“Hayatta Kalmaya Aldanmayın” adlı bölümde Serendib (Seylan) ülkesinde bir hükümdarın ölümünden sonra cenaze işlemlerinin nasıl geçtiğine dair bilgiler içerir. Onu alçak bir arabaya koyduklarından, saçının yerde süründüğünden bahseder. Elinde süpürge olan kadın tozu onun başına doğru süpürür ve “Ey insanlar bu kişi dün sizin hükümdarınızdı, size hükmediyordu. Gördüğünüz gibi dünyayı terk etti. Azrail canını aldı. Onun ardından yaşadığınıza aldanmayın” der. Daha sonra yakıldığından bahseder. Bazen ise hükümdar ile yanmak isteyen kadınların olduğunu ve onlarından aynı şekilde yakıldığını belirtir.

Ebu Zeyd el-Hasan b. Yezid El Sirufi / Ahbar El- Sin Ve’l-Hind Zeyli (M.900 yılı civarı)

Ebu Zeyd el-Hasan el Sirafi’nin ilavesinde şunları aktarmaktadır:

“Çinlilerin ölülerine yemek sundukları, sabahleyin onu bulamamaları üzerine “yemeği yemiş” demeleri dışında kitapta yazılan haberlerin hepsi doğrudur. Biz bahsedilen haberi duymuştuk. Fakat Çin’den sözüne güvendiğimiz bir kişi geldi. Bu haberi yalanladı. “Bu haber putperestlerin putların kendileriyle konuştuklarını iddia etmeleri gibi asılsızdır” dedi. Burada dipnota şu eklenmiş: “Eski kültürlerde, ilkel kabilelerde ölüye yemek sunulması (saçı) yaygındır. Yadırganacak tarafı yoktur.” ifadesi ayrıca yer almıştır.”

“Çinli Sanatçıların Ustalıkları” bölümünde Çinlilerin el nakışında (resimde), sanatta usta olduğu aktarılmaktadır. Çinlilerin bu konuda “kritik” etme yöntemleri farklıdır. Sanatçı bir eser hazırlar ve hükümdara götürür, ondan karşılık bekler. Hükümdar ise yapılan eseri sarayın kapısına koyup, bir yıl orada kalmasını emreder. Kimse bu eserde eksik bulmazsa onu hassa sanatkârları arasında alır. Eğer eserin bir kusuru bulunursa sanatçı bir kazanç elde edemez. “Çinlilerden biri bir elbise üzerinde üzerine kuş konmuş bir başak yaptı. Bakan kişi bu resmi canlı sanırdı. Bu eser bir müddet hükümdarın kapısında kaldı. Sonra oradan kambur bir adam geçti. Onda eksilik buldu. ‘İnsanlar bir başağa kuş konarsa onu eğeceğini bilirler. Bu ressam ise başağı dik durur yapmış, üzerindeki kuşu da ayakta resmetmiş, hata etmiş’ dedi. Sözü doğru görüldü ve hükümdar tarafından mükâfatlandırılmadı.” şeklinde ilginç bir pasaj da bulunmaktadır. Bunda asıl maksadın böyle şeyler yapanları hata yapmaktan kaçındırmak, yaptığı işlerde düşündürmek, alıştırma yapmaya mecbur etmek olduğu vurgulanır.

“Ebu Zeyd el-Sirafi Yeniden Çinle İlgili Habelere Döner, Onların Bazı Özelliklerini Anlatır” adlı bölümde diğer milletlerde olan ilginç âdetlerin, geleneklerin yanı sıra çok başka bir şeye değinilmiştir. Çin ahlâkının ince eleyip sık dokuduklarından dolayı refahta olduklarını bölümün ilk başında vurgulanmıştır ve bu son derece sağlam bir gözlemin ürünüdür.

Ticaret ahlâkı ve hukuku alanında şöyle bir pasaj bulunmaktadır: “Horasanlı bir adam Irak’a gelir, oradan bir miktar mal aldıktan sonra Çin’e gider. Bu adam çok cimridir. Onun ile Çin hükümdarının Kanton’a tayin ettiği gulam ile arasında bir olay meydana gelir. ‘Fildişi ve başka mallar satın almak isteyen gulamla Horasanlı tacir arasında ihtilaf çıktı. Tacir malını satmak istemedi, arası açıldı. Gulam, tacirin yanındaki malların en iyilerini zorla satın aldı. Onu hafife aldı. Tacir gizlice hükümdarın oturduğu iki aylık uzaklıktaki Humdan şehrine gitti. Son zinciri çaldı, hükümdar bu zinciri hareket ettireni iki ay hapis ederdi. Sonra hükümdar onu hapisten çıkarıp, ‘eğer şikâyetinde yalancıysan kendi sonunu, kanın heder olmasını hazırladın. Zira hükümdar seni, eşit olmadığın vezirinden, hükümdarın daha yakınına, huzuruna kabul etti. İyi bil ki, hükümdarın huzuruna çıktığın zaman şikâyetin yersizse, seni yaptığın gibi yersiz şikâyet edenleri engellemek için kanına katmama hiçbir engel yoktur. Şikâyetini arz etmekten sakın, işine git’ der. Vazgeçerse elli sopa atılır, geldiği ülkeye gönderilir. Şikâyetinde ısrar etti, huzura kabul edildi. Tercüman şikâyetini sordu. O da gulam ile aralarında geçen olayı, mallarının zorla elinden alındığını söyledi. Olay Kanton’da da etrafa yayılmıştı. Hükümdar Horasanlının hapsedilmesini yiyecek ve içeceğin karşılanmasını emretti. Ayrıca, vezirine Kanton’daki amillerine (vergi memurlarına) onun iddiasının doğrulanmasını emretti. Sağ kanat, sol kanat, merkez kumandanlarına da benzer şekilde emirler verdi. (…) Vezir ve kumandanlar Horasanlının iddiasının doğru olduğuna dair hükümdara mektuplar gönderdiler. Her taraftan doğrulayıcı haberler geldi.
Bunun üzerine hükümdar gulamı çağırdı. Gelince mallarına el koydu, hazinesini idaresini ondan aldı. Ona, ‘Cezan ölümdü. Zira sen, ülkemle hudud olan Horasan’dan Arap diyarına, oradan Hind’e, oradan kazanç elde etmek için ülkeme gelen bir adamla beni karşı karşıya getirdin. Bu ülkelerden geçerken ‘Çin’de mallarım gasbedildi. Zulme uğradım’ demesini mi istiyorsun? Fakat yanımdaki itibarın eski olduğu için kanını dökmeyeceğim. Dirileri idare edemediğin için seni ölülerin hizmetiyle görevlendireceğim’ dedi. Onu hükümdar mezarlarının bekçiliğine tayin etti.”

Burada Çinli hükümdarın davranışını ve direk olarak “Çin’de mallarım gasbedildi. Zulme uğradım, demesini mi istiyorsun?” sözünden anladığımız kadarıyla aslında ticaret, daha doğru, geniş bir ifadeyle ticaret ahlâkına ve hukukuna büyük önem verdiklerini görmekteyiz.

Elimizdeki bu kitap çeşitli milletler ve coğrafyalar hakkında onların âdetleri, yaşayışları, ticaretleri, zenginliklerine dair geniş bilgiler içermektedir. Dipnot ve haritalar ile zenginleştirilen bu kitap Müslümanların Çin, Hind, Hind-i Çin, Doğu Afrika ülkeleri ile ilgili gözlemleri açısından son derece mühimdir.

Süleyman el-Tâcir

Çeviren: Ramazan Şeşen

Yeditepe Yayınevi, 104 Sayfa, 2012, ISBN: 9786055200015

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR