Diplomasi

Ömür KIZIL[1]

“Diplomasinin bittiği yerde savaş başlar.”

Diplomasi konusunda klişe haline gelmiş olan yukarıdaki ifade, diplomasiyi savaşları veya savaşların sebeplerini engellemek için icra edilen bir faaliyet olarak sunmaktadır. Diplomasinin tanımında da bu işlevi üzerinde durulduğu göz önünde bulundurulursa, söz konusu ifadenin diplomasi ile bağı daha sağlıklı şekilde kurulabilir. Tarihi süreç içerisinde pek çok coğrafyada bu tür bir diplomasiye şahit olmak mümkündür. Diplomatların ağzından çıkan sihirli kelimelerin binlerce askerin hayatını kurtardığı muhakkak olmuştur. Ancak sosyal ve siyasi yaşamın gittikçe karmaşıklaşması, devlet denilen kuruma bağlı aygıtların gelişmesi ve uluslararası ilişkilerin daha karmaşık bir hal alması, zihinlerdeki klasik diplomasi algısını sarsmıştır. En nihayetinde günümüzde, uluslararası ilişkileri yönlendirdiği düşünülen çeşitli başat faktörlerin varlığından bahsedilebilirse de; müttefik olarak isimlendirilen ülkelerin birbirleri hakkında zikrettikleri ifadelerle, icraatları arasındaki çelişkiler ortalama bir vatandaş tarafından dahi fark edilebilmektedir.[2] Dolayısıyla bugün “diplomasi” denilen uluslararası ilişkileri yönetme alanı, oldukça karmaşık yapı ve ilkeleri barındırmakta olup yukarıdaki ifade ile sınırlandırılamayacak kadar karmaşıktır.

Henry Kissinger tarafından yazılan ve bu konuda temel eserlerden birisi olarak zikredilebilecek olan “Diplomasi” başlıklı hacimli eser, uluslararası ilişkilerin karmaşık dünyasına görkemli bir giriş adımı atmaktadır. Kissinger, bu eserinde 17. yüzyıldan günümüze kadar diplomasinin değişen ilkelerini Avrupa ve ABD merkezli uluslararası ilişkiler ağı içerisinde oldukça ayrıntılı bir şekilde sunmaktadır.

“Diplomasi”, konuya giriş yapan okuyucular için ufuk açıcı niteliktedir. Zira pek çok konuda olduğu gibi, uluslararası ilişkilerin dayandığı esaslar konusunda da bugünün insanı, bugünün mercekleriyle geçmişe bakmakta ve yargılamaktadır. Anakronizm olarak nitelendirilebilecek olan bu durum, “Diplomasi”yi okurken fark edilecekler konusunda ilk sırada geliyor. İçeriğin ayrıntısına geçmeden önce Kissinger’ın konuyu ele alırken izlediği strateji ve oluşturduğu yapıya dikkat çekmek içeriğin daha düzenli bir yapıda anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Kitap, 31 ayrı bölüm ve ek olarak teşekkür, notlar ve haritalar bölümlerinden oluşmaktadır. Kissinger’ın kitap boyunca yaptığı şey, “Yeni Dünya Düzeni”nin sunduğu konjonktür ve bu konjonktür içerisindeki diplomasi anlayışının tarihten günümüze kadar geçirdiği merhaleleri ABD’nin politikalarını merkeze alarak göz önüne sermektir. Ancak bu öyle ifade edildiği kadar kolay bir görev değildir. Bunun için yazarın; Avrupa’nın, ABD’nin, Uzak Doğu’nun batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine her karış toprağında zaman ve mekân içerisinde adım adım dolaşması; diplomatlara yolculuklarında eşlik etmesi, kapalı kapılar ardındaki görüşmelere misafir olması, devletlerin yıkılmasına ve kurulmasına şahitlik etmesi gerekmiştir. Tüm bunları yaparken uzman bir tarihçi kadar profesyonel bir şekilde, tarihsel olayları diyakronik ve senkronik değerlendirmelere tabi tutmuş ve müthiş bir muhakeme yeteneği sergilemiştir. Esasında kitabın en etkileyici boyutu da budur. Anlatılan elbette değerli ve ilgi çekicidir. Ancak daha ilgi çekici olan ise yazarın, olayları değerlendirirken gerçekleştirdiği idrak, muhakeme ve müthiş miktardaki bilgiyi organize etme yeteneğidir. Tarihi olay ve olgular arasında kurulan neden-sonuç ilişkileri, analiz, sentez ve değerlendirmeler okuyucuya müthiş bir keyif vermektedir. “Diplomasi”, bu yönüyle geniş miktardaki bilgi kümelerinin organizasyonu açısından ders niteliğindedir.

Otuz bir bölümden ilki, yazarın “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırdığı Soğuk Savaş sonrası devletlerarası ilişkilerin niteliğine ayrılmıştır. İkinci bölüm ise ABD’nin uluslararası ilişkilere yaklaşımını etkileyen iki temel farklı görüşün tanıtımı üzerine odaklanmıştır. Bu görüşler; Theodore Roosevelt tarafından savunulan ulusal çıkar ile devletlerarası güç dengesi ve Wilson’ın öncülük ettiği Amerikan değerler sisteminin (demokrasi vb.) diğer devletlere ihracı üzerine şekillenmiştir. Yazarın kendisi de Dışişleri eski Bakanı olduğundan bu konuda kendi tecrübeleri de bulunmaktadır. Kissinger’ın dış politika anlayışı Roosevelt’in de benimsediği “güç dengesi” ve “ulusal çıkar” eksenlidir. Esasında bu eksen, ABD tarafından yaratılmış bir dış politika anlayışı değildir. Temelleri Avrupa ve Dünya’nın muhtelif coğrafyalarında çok daha önceden atılmıştır. İşte tam bu noktada, Kissinger tarihe giriş yapmakta ve bu iki politik anlayışı ortaya çıkaran olaylar ve konjonktürler silsilesini incelemeye koyulmaktadır. Kitabı destansı kılan bu incelemelerin gerçekleştirilme niteliğidir. Kitabın 3. bölümünden başlayan bu tarihi yolculuk 31. bölüme kadar yaklaşık 750 sayfa içerisinde cereyan etmektedir. Söz konusu tarihi yolculuğun kapsadığı zaman dilimi 17. yüzyılın başından 20. yüzyılın sonuna kadar iken; mekânsal boyutu ABD, Avrupa, Asya, Ortadoğu, Afrika, Pasifik ve Çin Hindi gibi coğrafyalardan teşkil olunmuştur. Son bölümde ise tekrar “Yeni Dünya Düzeni” konu edilmekte ve geleceğe yönelik projeksiyon tutulmaktadır.

Bugün vatandaşlara, uluslararası ilişkilerde hangi prensibe göre hareket edilmesi gerektiği sorulsa; pek çoğunun vereceği cevap “ulusal çıkar” olacaktır. Aynı soruyu geçmişteki devletler açısından yönelttiğimizde de farklı bir cevap almak zor olacaktır. Oysa Kissinger, uluslararası ilişkilerdeki “ulusal çıkar” ve “güç dengesi” prensiplerinin oldukça yeni olduğunu ve mucidinin de Fransız lider Kardinal Richelieu olduğunu belirtmektedir. Orta Çağ dünyası, devlet yönetiminde ve devletlerarası ilişkilerde başat gücü şekillendiren faktör olarak “din” olgusunu ön plana çıkarmıştır. Kendisi de bir din adamı olan Kardinal Richelieu bu düzeni yıkan ilk figür olarak sunulmaktadır. Richelieu, ülkesi olan Fransa’nın bekası için, Orta Avrupa’daki Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nu 30 Yıl Savaşları ile çürütmüş ve adeta ezmiştir. Katolik kilisesinin bir prensi olan Richelieu, bu süreçte, Alman İmparatorunun Katolik dinini reformculara karşı eski haline getirme politikasını desteklemesi gerekirken; bu hareketin Almanya’yı bölünmüş yapısından kurtarabileceği ve bunun da Fransız ulusal çıkarlarını tehdit edebileceği gerekçesiyle Protestanlarla işbirliği yapmaktan geri durmamıştır.

Kissinger, Richelieu hakkında şunları yazmaktadır:

Pek az devlet adamı, tarih üzerinde onun kadar etkili olmuştur. Richelie, modern devlet sisteminin babasıdır. Raison d’etat (ulusal çıkar) kavramını o yarattı ve kendi ülkesinin çıkarı için acımasızca kullandı. Onun gözetimi altında, raison d’etat Fransız politikasının temel ilkesi olarak ortaçağın evrensel moral değerlerinin yerini aldı… Onun faaliyetleri büyük bir olasılıkla, Almanya’nın birliğini iki yüzyıl kadar geciktirmiştir.”(s.50-57).

Nitekim Almanya’nın, birliğini sağladıktan sonra Fransa’yı üç kez işgal etmiş olduğunu göz önünde bulundurursak; Richelieu’nün Fransız ulusal çıkarını doğru tanımladığı görülebilir.

Ulusal çıkar ve denge politikası kavramlarının Avrupa’da tüm devletler tarafından benimsenmesi, Viyana Konferansı, Metternich sistemi, Alman birliğinin oluşması vb. konular ilerleyen bölümlerde oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Yazarın benimsediği diplomatik anlayış da ulusal çıkar, denge politikası ve realpolitik esasları üzerine kurulu olduğundan Richelieu ve Bismarck gibi realpolitik uygulayıcılarını büyük bir iştah ile anlattığı gözlenmektedir.

Yazının başında değindiğimiz “diplomasinin bittiği yerde savaş başlar” sözüne tekrar dönecek olursak; 20. Yüzyıl ile birlikte bu ifadenin geçerliliğini yitirdiğini söyleyebiliriz. Nitekim yazarın ifadesiyle 1. Dünya Savaşı’nı çıkaran tam olarak diplomasinin kendisidir. Yazar bu tip bir diplomasiyi “politik kıyamet günü makinesi” olarak isimlendirmiş ve 1. Dünya Savaşı öncesindeki diplomatik hamleleri tanımlamak için bu ifadeyi kullanmıştır. Zira kurulan ittifaklar, en küçük bir kıvılcımda Avrupa’nın tümünü ateş saracak şekilde dizayn edilmiştir. Nitekim korkulan da olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’nin dünya sahnesine çıkması ve uluslararası sistemde başat bir rol oynamak için hamle yapması konu edilmektedir. Burada kitabın başında sunulan “Amerikan değerler sisteminin (demokrasi, self determinasyon vb.) diğer devletlere ihracı” konulu dış politika anlayışının doğuşu ve yayılışı üzerinde durulduğu görülmektedir. Ancak yazar, bu politikanın iki savaş arası dönemde başarılı olamadığını uzun uzadıya örneklerle göstermektedir. Nitekim daha sonra çıkan İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaşın ardından Roosevelt bu anlayıştan sıyrılarak “ulusal çıkar” ve “güç dengesi” politikasını merkeze koyma yoluna gitmiştir. Ancak Roosevelt’in zamansız ölümü ABD’nin Soğuk Savaş’ın hemen başında dirayetli ve kararlı bir dış politika anlayışı tesis etmesini güçleştirmiştir. Nitekim Soğuk Savaş, nükleer silah üstünlüğüne rağmen ABD için sancılı bir şekilde başlamış; Stalin’in ölümünden sonra kısmi başarılar ve yenilgilerle sürdürülmüştür. Sınırlandırma politikası, Kore Savaşı, Süveyş Krizi, Macaristan ayaklanması, Berlin Krizi bu bağlamda değerlendirilebilecek sorunların başlıcalarıdır. Bu bakımdan soğuk savaş, ABD’nin dış politikada izleyeceği moral değerler bakımından oldukça gelgitli bir dönem olmuştur. Dış politikada izlenen anlayışlar konusunda kararlılık sergilenememesi, ABD’nin Kore ve Vietnam müdahalelerinin iç kamuoyunda sorgulanmasına yol açmış ve dış politikada ABD’nin elini bağlayarak, Vietnam’da utanç verici askeri ve diplomatik bir yenilgi almasına sebep olmuştur.

Yazarın, 1969-1977 yılları arasında “Ulusal Güvenlik Danışmanı” ve “Dış İşleri Bakanı” olarak görev yapmış olması, bu süreçteki olayları değerlendirirken bizzat şahit olduğu durumlara ve birincil nitelikteki tecrübelere de yer vermesini sağlamıştır. Dolayısıyla kitabın en ayrıntılı bölümleri, bizzat yazarın ABD dış politikasında faal olduğu dönemlere rastlayan kısımlarıdır. Bu konuya örnek olarak Vietnam Savaşı diplomasisine üç müstakil bölüm ayrılmış olmasını verebiliriz.

Sonraki bölümlerde, Soğuk Savaş sürecinde “yumuşama” ve SSCB’nin dağılması konu edilmiştir. Soğuk Savaş sürecinin bitmesinin ardından, kitabın başında değinilen “Yeni Dünya Düzeni” tekrardan değerlendirmeye alınmıştır. Yazar, yeni dünya düzeninde de “ulusal çıkar” ve “denge politikaları”nın, diplomasi faaliyetlerini yönlendiren temel ilkeler olması gerektiğini belirtmektedir. Bu sebeple Avrupa ülkelerinin AB çatısı altında birleşme performanslarının, ulus devletlerin küresel rol için gerekli kaynaklara sahip olmama handikabını bertaraf etme konusunda belirleyici olacağı vurgulanmıştır. Kissinger’a göre, denge politikasını şekillendirecek olan yeni güç merkezleri ortaya çıkmaktadır. Bu güç merkezleri Japonya, Çin ve Batı Avrupa’dır. Gelecek yüzyılın geniş ölçekli diplomasisin bu merkezler arasında yürütüleceği öngörülebilir.

Kissinger’ın kitabı, Türkiye ve Türk Dünyası açısından ele alındığında da önemli çıkarımlarda bulunulabilir. Kitapta işlenen metne bakıldığında, temel olarak ABD perspektifli bir sunum olduğu görülmektedir. Yazarın ABD Dış İşleri Bakanı olduğu düşünülürse bu durum anlaşılır olmaktadır. Ancak bu perspektifin yanında, diplomatik incelemelerde de aynı perspektifin varlığı hissedilmektedir. Bahsedilen perspektif bir tarafgirlik değildir. Daha çok başat güçlere odaklanan bir perspektiftir. Yazar, ABD, Fransa, Birleşik Krallık, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya (sonraki süreçte SSCB), Çin gibi devletlerin diplomatik hamlelerine odaklanmakta ancak Osmanlı İmparatorluğu gibi konu edilen değerlendirmelere çağdaş bir devletin diplomatik hamlelerine yer vermemektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve Türkiye’den yer yer bahsedilmektedir, ancak hiçbir zaman Türk perspektifinden diplomasi arenasına bakılmamaktadır. Buna rağmen “Yeni Dünya Düzeni” ile ilgili güç merkezi değerlendirmelerine Türkiye ve Türk Dünyası açısından dikkat çekmekte yarar vardır. Kissinger, yeni düzende ulusal devletlerin çoğunun denge politikasında yer edinebilecek kadar kaynak ve güce sahip olmadıklarını belirtmekte ve uluslar üstü birlik girişimlerinin önemine değinmektedir. Bunların en bilineni olarak AB ortaya çıkmaktadır. AB üyesi ülkelerden hiçbirisi yeni dünya düzeninde nüfuz küresi oluşturacak kadar güç sahibi değildir. Ancak Kissinger’ın sunduğu yeni güç merkezlerinden birisi “Batı Avrupa”dır. Zira AB çatısı altında birleşen Avrupa ekonomileri, birlikte bir güç merkezi teşkil edebilmektedir. Aynı durumu Türk Dünyası açısından değerlendirdiğimizde de hiçbir Türk ülkesinin tek başına küresel güç merkezi iddiasında bulunamayacağı açık durumdadır. Ancak “Türk Birliği” gibi bir ideal, jeopolitik öneme haiz Anadolu, Kafkasya, İran ve Türkistan gibi coğrafyaların kültürel ve ekonomik birlikteliği ile küresel çapta etkili bir güç merkezi teşkil edebilir. Aksi durumda bahsedilen bu Türk coğrafyası, yeni dünya düzeninde ABD, Batı Avrupa, Çin, Japonya ve belki de Rusya güç merkezleri arasında görece zayıf nitelikte bir alan konumuna düşecek, belki de bu güç merkezlerinin rekabet alanına dönüşebilecektir, tıpkı sömürgecilik çağında olduğu gibi…

Bu bakımdan Henry Kissinger’ın “Diplomasi” başlıklı; niceliksel olarak hacimli, niteliksel olarak destansı eseri Türkiye ve Türk Dünyası’nda iyi etüt edilmelidir. Genel tarihi akış içerisindeki konumumuz ve gelecekteki muhtemel konumlarımız hakkında fikir yürütebilmemizi sağlayacak nitelikli bir eser, tefekkür edecek nitelikli okuyucularını beklemektedir. Zira Kissinger’ın yeni dünya düzeninde, artık diplomasinin bittiği yerde savaş başlamıyor, savaş diplomasiyle yönetiliyor, diplomatik olarak gerçekleştiriliyor…

[1] Öğretmen/Doktora Öğrencisi. Milli Eğitim Bakanlığı/ Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü. omurpasha@hotmail.com

[2] Bu değerlendirme Türkiye açısından yapılmıştır.

Henry KISSINGER

İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017, 869 Sayfa, ISBN: 978-975-458-111-9

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR