Derin Yapı

Kadir Kaan GÜLER

İhsan Fazlıoğlu yapmış olduğu konferanslarda, vermiş olduğu derslerde ve yazmış olduğu kitaplarda İslam-Türk Bilim-Felsefe Tarihini irdelemektedir. Yaygın görüşün aksine, İslam-Türk biliminin ve felsefesinin özgünlüğünü aktarmaya çalışmaktadır. Ona göre İslam-Türk bilim ve felsefesi yalnızca Antik Yunan’ın devamcısı değildir, evrensel bilime ve felsefeye kendine has yapısıyla damgasını vurmuştur. Muhtelif dergilerde yayınlanan yazıların birleşmesiyle oluşan “Derin Yapı” adlı eserinde de, İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihi’nin Kavram Çerçevesini oluşturmaya çalışmaktadır. Kitabın içerisinde bahsolunan gaye etrafında birbirleriyle ilintili 5 makale yer almaktadır. Bu değerlendirme de şahsımın ilgi alanı çerçevesinde üç makaleye odaklanmaktadır: 1- Osmanlı Felsefe- Bilim Dünyası’nın Arka Planı: Semerkant Matematik-Astronomi Okulu, 2- Hakikat İle İtibar: Dış Dünya’nın Bilgisi’nin Doğası Üzerine – XV. Yüzyıl Doğa Felsefesi ve Matematik Açısından Bir İnceleme-, 3- İslâm Medeniyetine İlişkin Bir Kavram Okuması: ‘Ilmu-d-Dunyâ ve İlmu’d-Dîn. Değerlendirme dışında kalan iki makale başlığı ise şu şekildedir: Seyyid Şerîf’in Nefsu’l-Emr Nazariyesi ve Matematik Bilimlere Uygulanması: Şerh’ul Mevâkıf Örneği, Faâl Akıl Ölünce!: XIII. Yüzyıl Felsefe-Bilim Tarihinde Hakikî (İnvisible) ile Zâhirî (Visible) İlişkisinin Yeniden Yorumlanması.

Başlamadan belirtmek gerekir ki kitap 2015, 2016 ve 2018 yılları olmak üzere 3 kez yayınlanmıştır. Aslında bu da Fazlıoğlu’nun hiç de azımsanmayacak bir takipçi kitlesi olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda İhsan Fazlıoğlu, Medeniyet Okumaları adlı bir programı yürütmekte ve Türkiye’nin birçok yerinde konferanslara katılarak katılımcıların çalışmalarına ışık tutarken, takipçilerinin ufkunu da açmaktadır.

1. Osmanlı Felsefe- Bilim Dünyası’nın Arka Planı: Semerkant Matematik-Astronomi Okulu:

Yukarıda da belirtildiği üzere ilk makale Osmanlı Felsefe-Bilim Dünyası’nın arka planı olarak yorumladığı, Semerkant Matematik-Astronomi Okulu’na odaklanmaktadır. Bu makale 2 bölüme ayrılmış olup ilk kısım Semerkant Matematik Okulu’na odaklanmıştır. İkinci kısım ise Kadızâde’nin Talebesi Olarak Fethullah Şirvâni.  Türk- İslam Dünya’sının ilim merkezlerinden biri olarak parlayan Semerkant büyük Türk Hakanı Timur, başkenti Semerkant’ı “anlam çanağını İslam’ın belirlediği, Türk-Moğol-Fars unsurlarının terkibinden oluşan bir yapı olarak inşa etmiştir.” (s.18) Ancak Semerkant’ın bilim alanında asıl inkişafı Timur’un torunu Uluğ Bey döneminde gerçekleşmiştir.

Semerkant’tan önce Timur’un oğlu Şahruh tarafından Herat başkent ilan edilmiş ve asıl kalkınma Herat odaklı gerçekleştirilmiştir. Herat, Şahruh tarafından bilim ve felsefe değil din ve sanat merkezi olarak kullanılmıştır. Bilhassa mezhep karışıklıklarına rağmen Şahruh Herat’ı ehl-i sünnet çizgisinde tutmaya çalışmıştır. Bu nedenle özellikle fıkıh alanında alimler yetişmiştir. Aynı zamanda Şahruh’un oğlu Baysungur’un sanatçı kişiliği hasebiyle Herat, edebiyat ve sanatın da merkezi haline gelmiştir. Ali Şir Nevâî gibi ünlü şairler de bu iklimin etkisiyle yetişmişlerdir.

Şahruh’un suikaste uğramasıyla başa geçen Uluğ Bey dedesinin adetlerini devam ettirmiştir. Semerkant’ı yeniden başkent hale getirmiş, din ve sanattan ziyade pratik ve matematik ilimleri ön plana çıkartmıştır. Tam da bu noktada Semerkant’ın ilmi kimliğini tartışan Fazlıoğlu, bir şehrin düşünsel gelişimini iki etken ile açıklamaktadır: 1- O ülkenin sultanının ferdi yönelimleri, 2- O şehrin tarihi ve sosyolojik arka planı. Bu tartışmanın odağını dipnota taşıyan İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı ile Timur Devleti’nin ilmi karşılaştırılmasında yapılan mühim bir noktaya parmak basmaktadır: İslam felsefe-bilim tarihi araştırmalarında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri, üzerinde konuşulan coğrafyanın sahip olduğu felsefe-bilim birikiminin İslam medeniyetine mensubiyeti açısında kaç yaşında olduğunun sorulmasıdır. Bu soruya, örnek olara, Moğol ve Timur siyasi hakimiyetinin vücud bulduğu coğrafya için -ki 700 yıllık bir İslam coğrafyasıdır- sorulduğunda verilecek yanıt ile Osmanlı Devleti’nin yeşerdiği coğrafya için -ki ortalama olarak yaklaşık 100 ila 150 yıllık bir İslam coğrafyasıdır- sorulduğunda verilecek yanıt farklı olacaktır. (s. 22-23)

Uluğ Bey ile birlikte riyazi ilimlerde parlayan Semerkant’ın bu özelliğini yansıtan mekanlardan en önemli ilki Semerkant Uluğ Bey Medresesi’dir. Medrese yapma geleneği asıl olarak Timur ile başlamıştır. Maniheist ve Budist dinlerle komşu olan Timur Devleti, medreselere önem vermiştir. Buna göre Timur’un 69 medrese kurduğu kayıtlara geçmiştir. Kendisi de bizzat alim olan Uluğ Bey dedesinin imar çalışmalarını bir adım ileriye taşımıştır. Savaş ve savaş kahramanı odaklı tarih anlayışımız nedeniyle Uluğ Bey yeterince tanınmamaktadır. Oysa ki Türk tarihinin yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir Uluğ Bey.

Öyle ki Semerkant Medresesi’nde ders verecek olan alimler bizzat Uluğ Bey tarafından imtihan edilir, eğer başarılı olurlarsa Hoca sıfatıyla ders vermeye başlarlardı. Uluğ Bey, ayrıca medresede kendisi de ders verir, gerekirse öğrencilerle ve müderrislerle tartışmalara girerdi. Haliyle bu durum ilmin gelişmesi noktasında oldukça teşvik edici bir iklimi oluşturmaktaydı.

Semerkant’taki ilmi çalışmaların bir başka mekanı Semerkant Rasathanesi’dir. Hakan Uluğ Beyi Merağa Rasathanesi’nin küçükken ziyaret etmiş ve hayli etkisinde kalmıştır. Bunun verdiği ilhamla bir rasathane açma düşüncesine sahip olmuştur. İhsan Fazlıoğlu’nun da aktardığı üzere kadim felsefe ve bilim anlayışında rasathaneler oldukça önemli bir yere sahiptir. Çünkü, evren ay-altı ve ay-üstü alem olarak ikiye ayrılmaktadır. Ay-altı alem bozuluşu, süreksizliği simgelerken ay-üstü alem adeta mükemmelliği, sürekliliği ve sabitliği simgelemektedir. Ayrıca ay-üstü alem gelecekten haberleri de taşımaktadır. Bu nedenle astronomi ilmi anlamda yüksek bir ayrıcalığa sahip olmakla birlikte siyasi olarak gelecekten haber vermesiyle de önemlidir. Uluğ Bey de hem bir alim olarak hem bir Sultan olarak astronomiye merak salmıştır.

Modern öncesi dönemde bilim mekanlarının ömrü ne yazık ki Sultanların ya da Hanedanlıkların hayatlarıyla sınırlı kalmıştır. Bu nedenle Uluğ Bey’in vefatıyla Semerkant Matematik ve Astronomi Okul etkisini kaybetmeye başlamıştır. Ancak bu okullar diğer coğrafyaları etkilemeyi başarmıştır. Semerkant’ın özelinde Fazlıoğlu kadim dünyada ilmi sürekliliği ve etkileşimi 3 yolla açıklamaktadır: “1- Muhtelif coğrafyalardan Semerkant’a öğrenci gitmesi, tahsilini tamamladıktan sonra geldiği coğrafyaya dönmesi ve oradaki medreselerde ders vererek nesilleri yetiştirmeye başlaması. 2- Uluğ Bey’in ölümünden sonra ve Şah İsmail’in hakimiyeti esnasında çıkan karışıklıklar yüzünden âlimlerin davet veya sorumluluk duyguları nedeniyle Osmanlı Devlet’i başta olmak üzere, çevre ülkelere sığınmaları. 3- Semerkant Matematik-Astronomi Okulu’na mensup alimlerin riyâzi ilimler sahasında telif ettikleri eserlerin dünyanın dört bir yanına yayılması.” (s. 44)

Bütün bu anlatılan ilim çerçevesi üç alim tarafından inşa edilmiştir. Herat’ta Mes’ûd Taftazâni, Semerkant’ta Bursa’da yetişmiş olan Kadızâde ve Semerkant+ Herat’ın birikimini İstanbul’a taşıyan Seyyid Şerîf Cürcânî. Fazlıoğlu bu durumu şöyle özetlemektedir: Timurluların ilmi zihniyeti, çerçeve içi metafizik birlike karşın Herat ile Semerkant, başka bir deyişle Taftazânî ile Kadızâde arasında bölünmüştür. Her iki şehri ve ismi, dolayısıyla bu iki şehrin ve ismin temsil etttiği ilmî/hikemî zihniyeti belli belirsiz içten kuşatan ve bir arada tutan Seyyid Şerîf olmuştur. Bu ilmi zihniyet, muhtevası ve eserleriyle birlikte Ali Kuşuçu, Fethullah Şirvani ve diğer okul mensubu isimler tarafından İstanbul’a aktarılmış; Osmanlılar hiyerarşik üslupla Ali Kuşçu eliyle hem Taftazânî’ye hem de Kadızâde’ye yer veren bir terkib inşa etmiş; bu terkibde her bir unsura belirli kademelerde yer verilmiş; ancak kuşatıcı isim olarak Seyyid Şerîf ile eseri Şerhu’l-Mevâkıf fî ‘ilmi’l-kelâm’ı merkezi yer edinmiştir. (s.64)

Makalenin birinci bölümü böylece sona ererken ikinci bölümde Fethullah Şirvanî’ye ayrılmıştır. Ancak bizce bütün bunlardan anlaşılan en önemli sonuç çok büyük bir coğrafyada inşa edilen ilim dilinin varlığıdır. Fethullah Şirvanî’de de görüleceği üzere alim bir şahıs İstanbul-Kahire-Mekke hattında mekik dokuyabilmekte, hiçbir sorun yaşamadan ilmi hayatına devam edebilmektedir. Bugün bu İslam dünyası için hayal dahi edilmesi oldukça zor bir şeydir. Makale ve kitap açısından önem arzeden bir başka durum ise, her makalenin sonunda bahse konu olan alimlerin orijinal eserlerinden parçalar verilmesi ve çevirilerinin yer almasıdır. Böylelikle okuyucuyu bu tür metinlerle de tanıştırmaktadır.

2. Hakikat İle İtibar: Dış Dünya’nın Bilgisi’nin Doğası Üzerine – XV. Yüzyıl Doğa Felsefesi ve Matematik Açısından Bir İnceleme:

Şahsi ilgim açısından en çok önem verdiğim ve etkilendiğim makale 2. Başlıkta yer almaktadır. İlgimin temel sebebi, Batı merkezli okumalarda karşımıza çıkan temel hususlardan biri, modern kozmonolojinin ve bilim anlayışının Galileo- Kepler- Kopernik- Newton çizgisine dayandırılmasıdır. Ayrıca modern bilimin doğuşunda İslam medeniyetine yalnızca tali bir mana yüklenmektedir. Sözgelimi İslam Medeniyeti, Grek Düşüncesi’nin yalnızca Batı’ya aktarılması noktasında rol oynamıştır. Bunun haricinde evrensel bilime hiçbir şey katamamıştır. İhsan Fazlıoğlu bu makalesinde dolaylı olarak bu düşünceyi çürütmektedir. Nitekim Fazlıoğlu makalenin giriş kısmında şunları dile getirmektedir: Ali Kuşçu, astronomi örneğinde, kadim burhani bilgi anlayışını reddederek, bilgi kaynaklarını yeniden sınıflandırdı ve matematiğe dayalı yeni bir tür fizik ve kozmolojinin imkânına kapı araladı. Özellikle on beşinci yüzyılda, Türkistan-İran-Türkiye hattında en yoğun dönemini yaşayan bu sürecin, Avrupa’da, Copernicus eliyle ortaya çıkan yeni astronomi anlayışına ne tür bir etkide bulunduğu araştırmaya muhtaçtır. (s. 119) Hoca, bu kısmın başka bir konuyu içerdiği düşüncesiyle bir anlamda soruyu yanıtsız bırakmıştır.

Bu soruyu mühim gördüğüm için, Fazlıoğlu’nun hem makalenin dipnotunda teşekkür ettiği hem de kaynakçada yer ayırdığı Jamil Ragep’e başvurarak cevaplamakta fayda görüyorum. Jamel Ragep, Kopernik ve Onun İslami Öncülleri: Bazı Tarihsel Düşünceler[1] adlı makalesinde bu konuyu irdeler. Ona göre Kopernik, 5 müslüman matematik düşünürlerin eserlerine açık bir şekilde atıf yapar: al-Battani, al-Bitruci, al-Zarkali, İbn Rüşt ve Sabit Bin Kurra. Ayrıca Nasreddin Al Tusi’nin astronomi konusunda icat etmiş olduğu araçları da bilmekte ve kullanmaktadır. Kopernik’in bu düşünürlerden ve ismini belirtmediği fakat faydalandığı anlaşılan diğer Müslüman bilim insanlarından yararlanmasının nedeni, onların o güne kadar hakim paradigma olan Batlamyusçu methotları eleştirmesidir. Hatta Batlamyusçu metotları doğrudan eleştiren ilk eserde 11. Yüzyılda yaşamış olan İbn Heysem tarafından kaleme alınmıştır. Aynı zamanda onun çağdaşı olan El Cürcani de bu konuyu ele almış ve yeni bir sistem-model önermiştir. Ancak Avrupa’yı doğrudan etkileyen Endülüs’te gerçekleşen, Ragep’in devrim dediği ve El Bitruci tarafından geliştirilen sistem olmuştur.

Ragep’in atıf verdiği Swerdlow ve Neugebauer daha da ileriye giderek, Kopernik’in kullandığı dünya modelinin İbnu’ş Şatır’a dayandığını belirtmektedir. Bütün bunların Kopernik’e nasıl ulaştığını da onlara atıf vererek aktaran Ragep, ortak kültür havzasından hareket ederek İslam dünyasından Akdeniz üzerinden Kopernik’e bu bilgilerin ulaşmış olabileceğini belirtir.

Sonuç kısmında Ali Kuşçu’ya ayrı bir paragraf açan Ragep, Kuşçu’nun Aristotalesçi fiziğe getirdiği eleştirilere dikkat çeker. Ali Kuşçu, hem fizikte hem de matematikte modern bilimin Aristotalesçi görüşlerin aşındırılmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Ali Kuşçu Batlamyusçu astronomi anlayışını yererek, “dönen bir dünya tasavvurunun” hiç de yanlış bir şey olamayabileceğini iddia eder. Görüldüğü üzere Fazlıoğlu’nun sormuş olduğu bu soru açık bir şekilde yanıtlanmıştır.

İhsan Fazlıoğlu’na geri dönecek olursak, Hoca giriş kısmında yukarıda özetlenen durumu şu şekilde açıklamaktadır: … İbn Heysem ile birlikte İslam astronomi tarihinde gerçekleştirilen doğa felsefesi-matematik terkibini, yavaş yavaş dönüştürerek, matematik karakteri gittikçe artan bir astronominin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu durumun özellikle Merağa Matematik-Astronomi Okulu mensupları ve takipçileri eliyle başladığı söylenebilir. (s.118)

Buradan sonra sorunun köklerini hakikat ve itibar meselesinde gören Fazlıoğlu ayrı bir başlığa geçmektedir. Burada Müslüman düşünürlerin, matematiği doğa felsefesi olmaksızın tek başına hakikat olarak kabul edilip edilmeyeceğini tartışan kısa metinlere yer vermektedir. Karşımızda iki karşıt görüş bulunmaktadır. Biri yukarıda bahsedilen Merağa Astronomi Okulu’nun temsilcisi Seyyid Şerif Cürcani ve diğeri Adududdin Îcî.Îcî, Merağa Astronomi Okulu’nun geliştirmek istediği “matematiksel bir astronomi arayışı” düşüncesine karşı çıkmaktadır. Ona göre “Matematik modeller, doğa felsefesi olmaksızın, tek başlarına, hakikat açısından burhani bilgi vermezler.” (s.124)

Tam da bu konuda tek başına bir ekol olan İbn Sina’nın görüşleri büyük bir önem kazanmaktadır. Zira İslam dünyasında bu konuda temel paradigma onun görüşleri olmuştur. İbn Sina bir anlamda Aristocu geleneği devam ettirmektedir. Ona “göre felsefe, kısaca, belirli bir tarz bilgiyi elde etme ve bu bilgiye göre eyleme olarak tanımlanabilir.” Şüphesiz amacı da insanın “sürekli bir mutluluğa (sa’âdet) erişmesidir.” (s. 127) Kadim bilimde ve felsefede hakim olan bu paradigma modern bilim ve felsefede değişmiştir. Kadim bilim-felsefe anlayışı bu inançtan yola çıkarak bilim-felsefenin amacını , hakikatin bilgisine ve nesnenin anlam ve değerine ulaşmak olarak belirlemişti. Oysa modern bilim-felsefe amacı doğayı ve dünyayı denetim altına almak oldu.

İbn Sina, Fazlıoğlu’nun belirttiği üzere “hem matematik nesnelerin ontolojisine yeni bir zemin getirdi hem de matematiğin doğaya tatbikini sınırlandırdı.” Böylelikle matematik ay-üstü alemi formüle etmeye devam ediyordu. Onun ay-altı alemi yani, doğayı tanımlamasına/tanımlayabileceğine karşı çıkılıyordu. İşte bu noktada, Aristotalesçi ve Batlamyusçu bilim anlayışının yanı sıra, İslam Dünyası’nda, İbn Sinacı anlayışlara da eleştiriler gelmeye ve alternatifler geliştirilmeye başlandı. İlk eleştirmenler arasında Ömer Hayyam bulunmaktadır. Ayrıca hepsi farklı alanlarda olmakla birlikte İşrakiler’den, Kelamcılardan ve matematikçilerden eleştiriler gelmeye başladı. Bu durumu teknik olarak çok güzel bir şekilde ifade ettiği için uzun da olsa Fazlıoğlu’dan doğrudan alıntıya başvuracağım: “… on üçüncü yüzyılda Merağa Matematik-Astronomi Okulu çevresinde şekillenmeye başlayan yeni astronomi çalışmaları sonucunda, hem teolojik hem kozmolojik hem de nefs teorisi bağlamındaki holistik karakterini kaybetmeye yüz tutan İbn Sînâcı sistem, özellikle eşyanın gerçekliğine ilişkin bilginin doğruluğu ile bu doğruya uygun iyiliğin bir tür metafizik ve kozmik garantörü olan faal aklın (…) sistemdeki rolünü ve fonksiyonunu yitirmesiyle, doğruyu ve iyiyi veren biricik yol/yöntem olmaktan çıkarak, yollardan bir yol, yöntemlerden bir yöntem halini almıştır. Kanımızca, on üçüncü yüzyıldan itibaren, entelektüel tarihte vuku bulan en önemli değişim, hakikatin tekliği yanında yöntemlerin çokluğu anlayışının benimsenmesi, mutlak hakikati elde ettiğini iddia eden öğreti tarzındaki paradigmatik, doktriner ve öğreti tarzı felsefe ve düşünce sistemlerinden, hakikatin bir yönünü elde ettiğini kabul eden ve diğer yollara da hak veren, perspektif/bakış açısı merkezli felsefe ve düşünce tarzına evrilmesidir. Böylece varlıkça tek olmakla birlikte, idrakçe çok olan bir doğru ve iyi anlayışı ortaya çıkmış; ontik zeminde tek yüzlü hakikatin, bilgi açısından çok yüzlü olduğu kabul edilmiştir.”

Haliyle artık paradigma değişikliği yaşanmaya başlamıştır. Unutulmamalıdır ki bu değişim etkisi bakımında İslam dünyası ile sınırlı değildir. Modern bilime giden yolu açmış, evrensel bilimi doğrudan etkilemiştir. Nitekim Newton ile başladığı ifade edilen, matematiksel formüllerin doğaya uygulanması süreci on üçüncü yüzyılda İslam Dünyası’nda başlamıştır. Fakat sonuçlar açısından Batı’dakine benzer süreçlere yol açmamıştır. Zira Batı’da, Newton, evreni matematiksel sistemlerle tam olarak anlaşılabileceğini öne sürmüş, ardından Pascal, geleneksel görüşte evrenin merkezi olarak kabul edilen dünyayı yadsıyarak, “sonsuz uzayın ebedi sessizliğinden ürktüğünü” ifade etmiştir.  Bu durum artık “kopuş”u göstermekteydi. Tanrı’nın düzenli, ölçülü, sonlu ve hiyerarşik olarak yarattığı, doğal durumda insanın ruhuyla ve bilinciyle aracılığı üstlendiği düzen bozuluyordu. İnsanın anlayarak, Tanrı’yı bulması için var olan “Dünya kitabı”, mekanik, determinist ve insanın yasalarını keşfetmek zorunda olduğu “evren”e dönüşüyordu. “Dünya kitabı imgesinden, dev bir kozmik otomat imgesine geçilir. Otomat artık yalnızca mekanizmalara boyun eğiyor”du.[2] Niçin bilimsel süreç İslam Medeniyeti’nde başlamasına rağmen Batı’daki sonuçları gibi olmamıştır sorusuna verilecek cevap, hayli uzun ve kapsamlı olacağı için burada değinilmeyecektir.

3. İslâm Medeniyetine İlişkin Bir Kavram Okuması: ‘Ilmu-d-Dunyâ ve İlmu’d-Dîn ve Sonuç:

Kitabın son başlığı olan bu makale aslında bir sonuç niteliğindedir. İhsan Fazlıoğlu bu kısımda Şakir Kocabaş’ın “İslami Epistemoloji Üzerine” adlı makalesinin tenkidine yer vermektedir. Sonuç niteliğinde olması şuradan gelmektedir; Fazlıoğlu’na göre Kocabaş, İslam Bilim-Felsefe anlayışına Batı merkezli bakmakta ve oryantalist tezleri savunmaktadır. Oryantalistlerin ve ondan etkilenen düşünürlerin en sık tekrarladığı hususlardan biri, Gazzali’ni felsefeye getirmiş olduğu eleştiriler sonrasında İslam dünyasında felsefe-bilim gerilemeye yüz tutmuş ve yıkılış dönemi başlamıştır. Ancak bu bakış Batı Medeniyeti’ni tarihin son aşaması olarak gören anlayışa katkı sunacak bir bakıştır. Batı Medeniyeti nazarında İslam Medeniyeti, yalnızca tali bir rol oynamakta, yalnızca Antik Yunan metinleri çevirmekle katkı sunmuş ve yalnızca Batı’yı etkilediği oranda öneme haizdir. Halbuki yukarıda verilen tartışmalar göstermektedir ki Gazzali sonrasında yani on üçüncü yüzyıldan sonra asıl olarak İslam medeniyetinin parlak dönemleri başlamış, ünlü bilim insanları yetişmiştir. Hülasası artık İslam Medeniyetine arkeolojik bulgu gibi bakmaktan vazgeçmeli, öz kaynaklarımız öz bakış açımızla yeniden ihya etmeliyiz.

İhsan FAZLIOĞLU

Papersense Yayınevi, 2016, 288 Sayfa, ISBN: 9786051608587

[1] F. Jamil Ragep, “COPERNİCUS AND HIS ISLAMIC PREDECESSORS: SOME HISTORICAL REMARKS”, Letnik (XXV), 2, 2004 s.125-142

[2] Abel Jeanniere, “Modernite Nedir?”, Modernite Versus Postmodernite, Mehmet Küçük (der.), Vadi Yayınları, İstanbl 2000, s. 98.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR