Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Zafer SARAÇ*

Söz bitmez, hiç bitmez, biz öldükten sonra da devam eder.(s.81)

Orhan Ata

İnsanoğlunun anlam arayışı bazen sınırlarını aşar ve geçmişine doğru uzanır. Geçmişin büyük hazineleri yazılı dönemin öncesinde ortaya çıkar. Sözlü kültürün o müstesna öğeleri insanın hayat algısına has eşsiz ayrıntıların ortaya çıkmasına neden olur. Cengiz Aytmatov’un “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” isimli kitabı böylesine zamanı aşan efsanevi bir anlatıyla başlar.

Mitolojik anlatılar kimi zaman felsefi derinlikleri kayda alınmaksızın, tarihin tozlu raflarının arasına hapsedilirler. Aslında sözlü kültürün bu müstesna ürünlerinin gerektiği gibi diriltilmesi ve içindeki muhtevanın ortaya çıkarılması gerekmektedir. Çünkü sözlü kültür efsanevi anlatısını nesillerden nesillere aktarırken, gerçekleri kıvrımlarının arasına saklayarak, taliplerine sunar. Aytmatov bu eseriyle tam olarak yitik bir efsaneye hayat verir. İlk aşamada Lura ördeğinin uçsuz bucaksız gökyüzünde yine aynı şekildeki sınırları belli olmayan denizin üzerinde yumurtalarını bırakmak için kara parçası araması, Altay Yaradılış Destanı'nı andırır[1]. Tüyleriyle yeryüzündeki karaları yaratan tanrısal öze sahip dişi Lura ördeği insanın içindeki mücadele ruhunun ortaya çıkmasına vesile olur. Birçok canlı arasından sıyrılarak hükümranlığını ilan eden -Lura’nın tüylerinden yaratılan- karaları ele geçiren insanoğlunu ikinci bir mücadele cephesi beklemektedir: Deniz…

Deniz insana dünyada gurbeti yaşatan suyun âlemidir. Deniz insana cömertçe ürünlerini bağışlamakla beraber, hışmını da göstermektedir. Denizin kâbusa dönüştüğü anlarda, insanoğlunun acz içindeki çaresizliği, kıyısına tutunarak hayat bulduğu kara parçasına daha sıkı tutunmasını sağlar. Cehenneme dönebilen insana tutunacak dal bırakmayan deniz, kimi zaman ise hayallerin meskenidir. Düşlerin hayat verdiği umut; denizi ana rahmine çevirerek, yeni efsanelerin doğmasına, neden olur. İnsan için mavi suların gizemine sırlanmış, onu mutlu edecek birçok nüans vardır. Bu yüzden efsaneler suya atılan olta kabilinden insanın yıllar yılı arayışını nihayete erdirecek gizem çözümlemelerini kullanıma sunar. Ve artık beklenilen bir denizkızı suya sinen gri tonu, gökyüzünün mavisine çevirir. Felaketin karasına inanan insan; neden cennetin mavisine inanmasın ki?

Aytmatov eserini Sahalinli Vladimir Sangi’ye[2] ithaf eder[3].Böylelikle deniz kıyısında balıkçılıkla yaşamını sürdüren Sangi’nin hemşerilerinin dünyasını okurun ayağına getirir. Yazar bu manada deniz insanının, kültürel kodlarını aşikâr kılarak, ait olduğu zemine fevkalade bağlar. İncelikli bezenmiş karakterlerin farklı yaşlarda olması; deniz insanının farklı evrelerine dair izlenimleri okura kazandırır. Nede olsa karakterlerin hayatı anlamlandırışının altında daha spesifik bir alanda yatan deniz algısı fazlasıyla özgündür. Karaya bağlı olan insandan ziyade, karayla denizlerin mücadele sahası olan sınır hattına yaşamını sürdüren deniz insanlarının kalın karakter kabuğunu ustaca açan Aytmatov, öze iner ve okurun kahramanla daha içten bir temas kurmasını sağlar. İnsanın hayat tecrübesi kimliğinin bir parçasıdır, tespitinden hareketle karakterlerin kimlik yansıması olan geçmişlerine dair anlatılar yüzlerce sayfadan daha çok şey anlatır.

Kimi zaman mekân yazarın elini kolunu bağlayacak kadar yalındır. Aytmatov eserindeki bu sade mekânı güçlü tasvirleriyle fazlasıyla ayrıntıya maruf bir hale getirir. Bu anlamda küçük bir sandalın içine kâinatı sığdıran Aytmatov şüphesiz ki ustalığını göstermektedir. Mekân basit anlamıyla adresi ihtiva etmekten ziyade; bünyesinde kendisiyle bütünleşmiş bir kültürel dokuyu da içermektedir. Bu anlamda eserde mekânın o kendine has rengi bütün ahengiyle gözlemlenmektedir. Yer yer TV’de yayımlanmış bir belgesel tadında canlı tasvirler okurun tahayyülünde uyanmaktadır.

Eser yaşanılan gerçeği somut göstergeleriyle iyi yansıtmakla beraber, duygu tonu fazla soyut temayülleri sanatsal bir albeniyle sunmaktadır. Duyguyu yansıtmanın zorluğunu efsanelere, hayallere, halüsinasyonlara, sığınarak aşan Aytmatov; karakterleri vasıtasıyla karamsarlığın ve umudun arasında okura gitgeller yaşatır. Zaten hayat kara-ak, soyut-somut, güzel-çirkin vs. gibi çift kutupludur. Hikâye edilen yaşamın somut yönünü realistler, soyut -duygusal- yönünü romantikler alır. İnsan yaradılışı gereği zıt kutupları bünyesinde barındırır. Aytmatov'un eserleri tıpkı böyle soyuttan somuta, gerçekten hayale, doğru akış şeklinde karşımıza çıkar. Metaforlar okuru aslında olması gereken yere gerçeğin kıyısına getirir. Kıyıya gelmek için denizi yani sonsuzluğu tatmak gerekebilir. Soyut olanı hissetmekten ziyade, hissettirmek bile bazen çok zordur. Hele gerçek inşa ediliyorsa “inanılmaz” kelimesi yazara sıfat olur. Fakat Aytmatov'un bu kitabındaki karakterler efsanenin havuzunda yıkanıp, hayallerin kucağında gerçekle tanışırlar. Yaşamda böyledir. Kimi zaman efsanelere inanılır, hayaller kurulur ve gerçeklerle yaşanır. Hayat reelden ziyade, duygularla beslenen inançla güzelleşir. Mutluluğa inananların mutlu olması bu yüzden mukadderdir. Aytmatov okurunu mutluluğa inandırır, umuda götürür. Üstelik bunu sadece kelimelerle yapar. Okumanız dileğiyle...

*Fırat Üniversitesi, Yüksek Lisans Öğrencisi, zafersarac@hotmail.com

[1]Altay yaradılış destanında da benzer öğeler bulunur. Tanrı Karahan uçsuz bucaksız bir derya üzerinde dünyayı ve kâinatı yaratır. (Bkz. Atsız Hüseyin Nihal; Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016, s.31-34)

[2]Nivih asıllı şair, yazar, politikacı 1935 yılında Sahalin’de doğmuştur.

[3] Eser Vladimir Sangi tarafından Aytmatov’a anlatılan bir hikâyeden yola çıkarak kaleme alınmıştır bu nedenle ona ithaf edilmiştir.

Cengiz Aytmatov

Çeviri: Refik Özdek

Ötüken Neşriyat, 18. Baskı, İstanbul, 2018, 110 Sayfa, ISBN:978-605-155-73-73

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR