Değirmen Taşı

                                                                                                                      Berat ÖZTEN

Gerek İslamiyet öncesi Türk tarihi gerekse İslamiyet sonrası Türk tarihinde devleti yöneten hakanlar aklıyla, ilmiyle herkese yol gösteren, halkın sevdiği insanları kendilerine hoca edinir ve devlet yönetiminde bu zatların fikirlerine önem verirlerdi. Vezir Tonyukuk, Dede Korkut, Nizamülmülk, Şeyh Edebali aklımıza ilk gelen isimlerden bazılarıdır. Osmanlı Devleti’ni yöneten hakanlar da binlerce yıllık bu devlet geleneğini sürdürmüşlerdir. Turgut Güler bu romanında İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin hazretlerinin hayatını, bilmediğimiz pek çok ayrıntısıyla kendine has üslubuyla bizlere anlatmaktadır.

Kitap, Turgut Güler’in kitap hakkında “Birkaç Söz” başlığı altında bizlere genel bilgi verdiği önsöz ve yirmi altı bölümden oluşmaktadır. Kitabın başlığı, romanda tafsilatıyla anlatılacak olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın hükümdarlık hırkasını çıkararak dervişlik hırkası giymek istemesi üzerine Akşemseddin’in Fatih’e söylediği sözler arasından “değirmen taşı” sözü ve aslında bu sözle anlatılmak istenenleri düşündürmek maksadıyla “Değirmen Taşı” olarak belirlenmiştir. Ayrıca Akşemseddin’in aldığı manevi eğitim gereği kendi geçimini sağlamak için gittiği yerlerde kurduğu değirmenlere de atıf yapılmıştır. Bu bölümde kitabın yazımında Emir Hüseyin Enisi Efendi’nin “Menakıb-ı Akşemseddin” adlı eserinin iki farklı kopyasının Turgut Güler’e ilham verdiği görülmektedir.

Kitabın yirmi altı bölümünde Akşemseddin’in ailesi ve aile geçmişi ile bizzat kendisinin yaşadıkları anlatılmaktadır. Bu bölümlerin bazılarının arasında zaman ve mekânda sıçramalar yapılarak okuyucu şaşırtılmaktadır. Örneğin; ikinci bölümde Akşemseddin’in Akşemseddin olmazdan evvelki ismiyle Şems Muhammed’in babası Şeyh Hamza’nın Şam’da talebelerine ders vermesi (bu ders aslında Akşemseddin’in şeceresini içermekte ve ayrıca Şehabeddin Sühreverdi’ye ait yeterli ayrıntıyı içermektedir.), oğlunun doğumunun müjdesini alması ve akabinde Anadolu’ya göç isteği anlatılırken; üçüncü bölümde günümüze yakın tarihlerde Amasya’da geçen bir olay anlatılmaktadır. Üçüncü bölümün sonuna geldiğinizde neden böyle bir yol izlendiğini görünce Turgut Güler’in anlatımdaki ustalığına hayran kalabilirsiniz. Bunun gibi başka bazı bölümler arasında yukarıda bahsedilen zaman ve mekân sıçramaları hem romanın daha iyi anlaşılmasına olanak vermekte hem de çok geniş bir zaman ve mekân içerisinde anlatılmak istenen konuyu bütünleştirmektedir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Akşemseddin hazretlerinin medrese tahsili ve tıp ilminde nasıl ilerlediğini, ancak zahir ilimlerde zirvelerdeyken nasıl bir anda batın ilmin kapısını aralamak istediğini okuyacaksınız. Batın ilmin anahtarını ararken yaşadıklarını ve en sonunda Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin kapısına varışını okurken bir yandan da tıpkı Akşemseddin gibi çevrenizi ve kendinizi tefekkür etmeye başlayacağınızı düşünüyorum. Akşemseddin hazretlerinin riyazetinin anlatıldığı bölümde Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin riyazet hakkında bilgi verdiği kısımlar özellikle tasavvufu merak edenler için dikkatle okunması gereken kısımlardan biri olacaktır. (s.90-93) Kitabın ilerleyen bölümlerinde Akşemseddin’in halife oluşu, talebe yetiştirirken dikkat ettiği hususlar, Emir Hüseyin Enisi Efendi’nin kendi ağzından Akşemseddin’i anlatışı, Fatih Sultan Mehmed Han ile Hakan’ın hocasına duyduğu bağlılık ve İstanbul’un fethi, Akşemseddin hazretlerinin Göynük’e ikinci yerleşmesi ve sonrasında olan olaylar ile vefatı, akabinde kendisinin neslinden gelenlerin hayatı kısaca anlatılmaktadır.

Yukarıda genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız eser aslında hepimizin adını bildiği fakat hayatıyla ilgili yeterli bilgiye sahip olmadığımız Akşemseddin hazretlerinin hayatını bir roman kurgusu içerisinde başarıyla anlatmaktadır. Kitapta ilgimi çeken belli başlı bilgiler arasında en ilginci belki Akşemsedddin’in doğum yerinin Şam olmasına rağmen şeceresinin “Sala Oğuz aşireti”ne bağlanmasıdır. Turgut Güler Sala kelimesinin Salur’dan gelme ihtimali üzerinde durmaktadır. (s.31) Ayrıca Akşemseddin’in ceddi ile Mevlana hazretlerinin cedlerinin Hz. Ebubekir (R.A)’den gelmiş olması, bu iki büyük Hakk dostunun akraba olması ilginç bir bilgidir. (s.31) Bunun dışında Amasya, Kütahya, Evlik, Beypazarı ve tabii ki Göynük hakkında yahut oralardan yetişen bazı şahsiyetler veya tarihin tozlu sayfalarında belki de adı duyulmayacak kimseler ile çeşitli olaylar hem romana farklı bir renk katmakta hem de farklı bilgilerle okuyucu şaşırtılmaktadır. Kitabın en sevdiğim yönlerinden biri de Kur’an-ı Kerim’den alınan ayetlerin okunuşu ve dipnot olarak mealinin birlikte verilmesidir. Biraz yorucu bir okumaya sebep olsa bile olayların akışına uygun verilen bu ayetler romana bir bütünlük havası vermektedir.

Kısaca tanıtmaya gayret ettiğimiz bu eser için öncelikle Turgut Güler hocama teşekkürü bir borç bilirim. Bu eser sayesinde gelecek kuşaklar da İstanbul’un manevi fatihini öğrenebilecek ve Türk medeniyetinin yeni hamlelerinde bu mübarek insanın hayatından ilhamla daha farklı bir dünya mümkün olacaktır. Keyifle, tefekkürle ve kendinize yepyeni dünyalar kurarak okumanız dileğiyle.

Turgut GÜLER

Ötüken Neşriyat, İstanbul, 267 syf., ISBN:978-605-155-590-4

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR