Çolpan Yıldızı

Fehmi DEMİR

"Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi?" derken bari yazayım da içimde duracağına okuyanın gönlünde kalsın diye karar verdim. Yazarımız kusura bakmasın, birazcık dokunduracağım kendisine. Hep çocuğun iyi tarafını mı anlatalım canım, bizim veledin hiç mi kusuru yok? Üzerinde duracağım, Necdet Ekici'nin 'Çolpan Yıldızı' isimli hikaye kitabı. Kapağına şöyle bir baktıktan sonra kitaba ismini veren hikayeyi okumaya başladım. Hikayecilerin ortak özelliğidir, kitaplarına isim olacak hikayeyi başa koyarlar. Farklı yapanlar da var ama genellikle böyledir. Necdet Ekici de Çolpan Yıldızı'nı başa koymuş. Beni fazla aratmadı.

Hikaye; doktora yapan bir Türk genci ile aynı amaçla ülkesinden Türkiye'ye gelmiş bir Kırgız  kızının aralarında geçen arkadaşlığı, diyaloğu anlatıyor. Öyle bildiğimiz, klasik bir arkadaşlık değil bu. Sıradışı, içten ve oldukça yüce bir gönüldaşlık. Bunu  öyle bir anlatıyor ki yazar, asıl adı Altınay olan Kırgız kızına verdiği isim Asya'yı anlatırkan gönüllerdeki Leyla'yı tarif ediyor. Orta Asya'nın bu tatlı dilberini nefis kelimelerle gönüllere nakşediyor. Kızı tam sevip anlamaya başlarken hikaye bitiveriyor. Hikaye içerisinde Türkmen diyarlarının efsane yerleri Isık Göl'e, Mavi Hazar'a, Nayman Ana'ya yapılan vurgular insanı ister istemez Cengiz Aytmatov'un “Gün Olur Asra Bedel”indeki o sihirli dizelerine; "Burada trenler batıdan doğuya, doğudan batıya gelir giderdi, gelir giderdi." cümlelerine götürüyor.

Hikaye bitince gayrı ihtiyari kitabın kapağına yeniden dönüyorsunuz. Zira orada, beyaz kalpağının altında hilal kaşlı, çekik gözlü, tatlı gülümseyişiyle Orta Asya insanının iç sıcaklığını yansıtan bir Kırgız kızı var. İşte ruhumu suikaste uğratan, görür görmez beni şok eden manzara bu anda ortaya çıkıyor. Hayallerime kurşun sıkılıyor o an. "Olamaz!" diyorum. Benim Asya'mı, Altınay'ımı resmetmeye, bana 'Senin Altınay'ın işte bu' demeye hakkınız yok. Hayalimi neden ete kemiğe büründürdünüz? Halbuki ben onu; "Ötüken göklerinin çolpan yıldızı, ıssık köl'ün maralı” olarak büyütmüştüm.  Bıraksaydınız da içimde iğde çiçekleri gibi büyümeye devam etseydi.

Böyle kızarken ikinci hikayeye geçiyorum. Ama aklımda hep "Benim bekleyenim var, ülkeme dönmem lazım." diyerek Mehmet'i şoka uğratan Çolpan Yıldızı var. Kapakta bana dayatılan kızla içimde büyüttüğüm kız mücadeleye devam ediyorlar. Bu karmaşa içerisinde ikinci hikayeyi okuyorum. Burada da  eşinden boşanmış, bekar bir erkekle evlilik hazırlığı yapan Dilber karşıma çıkmaz mı... Sanki hikayeler bilerek ardı ardına konmuşlar. Vardır bir hikmeti deyip devam ettim okumaya. Necip  hiç evlenmemiş. Gönlünü kaptırdığı kız ise bir çocukla eşinden boşanmış, kendine yeni bir eş arıyor. Yazar kızı öyle allayıp pulluyor ki, içten içe kızıyorum. Zira bana göre kız Necip'e uyumsuz geliyor. Yakıştıramıyorum onu. "Yazar bunu anlatmakla neyi hedefliyor?" diye soruyorum. Yalnız yazar, anasının Necip'e yaptığı tembihleri de bir köşede saklı tutuyor, farkındayım. "Kadınlar durgun ırmak gibidir oğul. Gelmişini geçmişini iyi araştır. Dualarım seninle."

Necip herşeye rağmen şartlanmış, şehrin en lüks salonunu kapatmış, sevdiği kadına evlenme teklifi yapacak. İçimden diyorum ki, "Sevgili yazarım, eğer bu şımarık kadını, sen böyle mütevazi bir şahsiyete yamarsan, değil kitabını okumak,  sana selam bile vermem."  Anlayacağınız hikayeler beni o denli içine çekmiş. Okudukça korkuyorum, "Eyvah! Kadın aklanacak, benim hayallerim boşa çıkacak." diye hayıflanıyorum. Hatta bir ara kitabı ikiye bölüp geri dönüşüme göndermeyi bile düşündüm. Necip annesinin tembihine uyuyor;  son bir kez soruyor. Neticede hayatını birleştirecek, emin olmak istiyor. Kadın da başından geçen olayları uzun uzadıya anlatıyor; ben de sabırla dinliyorum, şey yani okuyorum. Sonunda öyle bir final yapıyor ki yazar, şapka çıkarıyorum. "İşte bu" diye kitabı sevgiyle gönlüme bastırıyorum.

Hikayenin nasıl bir finalle sonuçlandığını okumadan anlamak elbette güç. İsterseniz gizem bozulmasın. Burada işin merakını okuyana bırakalım. Sadece şu kadarı var ki; Necip anasının sözlerini kendisine rehber yapıp, durgun suların dibini gördü mü, görmedi mi? Asıl olan bu.

Çolpan Yıldızı, postmodern yaşamın buhranında boğulan zihinlerimize, maddenin her geçen gün baskı altına aldığı, karanlık dehlizlere savurduğu gönüllerimize bir şafak yıldızı gibi doğdu. Her hikayesi ayrı bir tad, muazzam bir Anadolu Türkçesi ile bezenmiş, buram buram toprak kokan satırlar...

İlk iki hikaye üzerinden değerlendirmem kimseyi beklenti içerisine sokmasın. Daha fazlasını anlatmam. Hepsi birbirinden güzel on adet hikaye var. Hele bir “Kaymakam” hikayemiz var ki, sormayın; dönüp dönüp okursunuz inanın... Elbette herkes her hikayenin sonunda kendine göre başka şeyler bulacaktır. Kitabı siz de alın ve sizin de bir Çolpan Yıldızı'nız olsun. Fazla hacimli değil, 151 sayfa bir kitap. Akçağ Yayınlarından çıktı.

Teşekkürler Necdet Ekici Hocam. Kelamine gönlüne sağlık olsun.

Necdet EKİCİ

Akçağ Yayınları, 1. Basım, 151 Sayfa, ISBN: 978-605-3423-94-2, 2018

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR