Bitmeyen Gece

Cengiz ÇAKMAK

Mitat Enç (1909-1991) çoğunlukla Altı Nokta Körler Derneği’nin kurucusu kimliğiyle tanınır. Ancak onun Türkiye’de özel eğitim alanında yapmış olduğu öncü faaliyetler yalnızca dernekçilikle sınırlı değildir. O aynı zamanda gayretli bir akademisyen ve güçlü kalemiyle de başarılı bir edebiyatçıdır.

Mitat Enç’in Bitmeyen Gece adlı eseri, odak noktası eğitim olan otobiyografik bir çalışmadır. Yazarın, eşi Sabahat Enç’e ithaf ettiği bu eserin ilk basımı 1983’te yapılmıştır. Yirmi bir bölümden oluşan eserin başında yazara ait bir önsöz, sonunda da kızı Zeynep Enç Sinkil’e ait bir “En Son Söz” bulunmaktadır. Kitap, en öz ifadeyle, gözlerini kaybeden bir gencin kendisi gibi nice görme engellinin hayatını değiştirebilmek için kendi hayatını değiştirme serüvenidir.

Mitat Enç yirmi bir yaşında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi birincisi sınıf öğrencisiyken ilk belirtileri göz kızarıklığı ve baş ağrısı olan –kendi deyişiyle– “nedeni belirsiz bir illet” neticesinde görme yetisini kaybeder. İstanbul’daki tedavi çabaları bir sonuç vermeyince bir yakınıyla beraber Viyana’ya gider. Viyana’da tedavi olma çabaları aylarca sürer. Sürekli hastanede kalmanın verdiği zahmet yüzünden hastaneye yakın bir pansiyona yerleşir. Bu pansiyonun sahibi yazarın yeni yaşamını şekillendirme sürecinde en büyük destekçilerinden biri olan Frau Strauss adlı bir bayandır. Frau Strauss kitap boyunca oldukça ince düşünceli, fedakâr, iyiliksever ve en önemlisi de bir “iş ahlâkı abidesi” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Viyana’da girişilen tedavi süreci olumlu bir sonuç vermez ve doktorlar yazara bir sonraki ameliyatın bir sene sonra yapılabileceğini, bu zaman aralığını da yurdunda geçirmesini tavsiye ederler. İşleri bozulmuş bir tüccar olan babasının ekonomik bunalımını da göz önüne alan yazar “tek başına” çıktığı bir tren yolculu neticesinde Türkiye’ye döner. Bu ilk yurt dışı gezisi ve akabindeki yurda dönüş, yazara çoğunluğu sosyolojik olmak üzere geniş çaplı bir dizi gözlem, tespit ve kıyas yapma imkânı sunar. Bu sırada Gaziantep Amerikan Hastanesinde çalışmakta olan Mr. Isely adlı bir aile dostu yazara İngilizce dersleri vermeye başlar. Mr. Isely hemen her karşılaşmalarında da yazara “Belki de bu hastalık yoluyla Tanrı’nın kendisine bir görev verdiğini, memlekette yoksulluk içinde yaşayan binlerce körün var olduğunu, kendisinin onlara aydınlığın yolunu gösterebileceğini” söyler. İşte yazarın hayatını yeniden şekillendirme hevesinin altında yatan itici güç, bu sözlerdir aslında. Bunu kafasına kazıyan yazar yaklaşık bir seneyi memleketinde geçirir ve yine “tek başına” yaptığı bir yolculuk sonrası Viyana’ya döner. Tekrar ameliyata girer ancak bu ameliyat da diğerleri gibi bir sonrakini işaret etmek suretiyle hayal kırıklığıyla sonuçlanır. İşte bu son ameliyattan sonra yazar “körlüğü” kabullenir ve artık bu kabullenmişlik doğrultusunda hareket etmeye başlar.

Körlüğü kabullenemediği, bunun geçici bir süreç olduğunu düşündüğü günlerde Frau Strauss’un teklifine rağmen gitmeyi reddettiği Viyana’daki körler okulunu bu kez kendi isteğiyle ziyaret eden yazar, bu okulu yakından takip etmek için okula kaydolmak ister. Karşısına çıkan birkaç bürokratik engeli ev sahibesi Frau Strauss’un girişimleriyle aşar ve okula kaydolur. Yazarın asıl amacı kurumdaki işleyişi gözlemleyerek Türkiye’de de benzer bir okul açmaktır. Ancak bunun ne kadar zor olduğunun farkındadır. Sonraki süreçte karşılaştığı insanlar, girdiği ortamlar farklılaşır ve artar. Tüm bunlar yazarın daha farklı deneyimler yaşamasına vesile olur. Yazarın kendini yetiştirme niyetiyle giriştiği her deneyim ona yeni gözlemler, yeni tespitler ve yeni plânlar yapma fırsatı sunar.

Yazar bir süre sonra kendisini Yüksek Pedagoji Enstitüsünde bazı dersleri takip ederken bulur. Dışarıdan takip ettiği bu dersler için sınavlara bile girer ve aldığı başarılı sonuçlar onu cesaretlendirir. Bu durumda da olsa okuyabileceğine kendisini iyice inandırır. Bütün bu gelişmeler yazar için kendi ifadesiyle “geleceği için güvenli bir dal tutmak” anlamına gelmektedir. Ancak tüm bunlar yaşanırken ailesinden aldığı haberler yazar için yıkım niteliğindedir. Babasının işleri oldukça bozulmuş, ciddi ekonomik bunalımlar tekrar baş göstermiştir. Yazarın masraflarının bu şartlar altında karşılanması mümkün olmadığından ondan ülkesine geri dönmesi istenmektedir. Viyana’da bir öz güven kazanan ve eğitimini sürdüren yazar için ülkeye dönüş, yine kendi ifadesiyle “güvensizliğin çalkantısı ortasına fırlatılmak” demektir. Dönüş yapmak istemeyen ancak masraflarını da karşılayamayacağının farkında olan yazar masraflarının karşılanması için elçilik vasıtasıyla Maarif Bakanlığına başvuru yapar. Ardından da uzunca bir bekleme süreci başlar. Bu süreçte fedakâr Frau Strauss, yazardan alması gereken ücretleri iyice kısar. Yazar için Frau Strauss’un yanında böyle sığıntı gibi yaşamak çok zordur ancak aylar geçmesine rağmen bakanlıktan dilekçesine bir karşılık gelmemiştir. Uzunca bir müddet beklenen cevapta da talebinin reddedildiği ifade edilmektedir. Tüm bunlara rağmen Frau Strauss yazarın dönüşüne razı olmaz ve sürekli “Birkaç ay daha idare ederiz. Sonrasında elbet bir gelişme olur.” der. Ancak o birkaç ayı akabindeki birçok ayın takip etmesini sağlayarak yazarın minnet duygusunu artırır.

Bu inişli çıkışlı ilerleyiş esnasında kader yazara Amerika’da eğitim alma fırsatı sunar. Gaziantep’teki aile dostu Mr. Isely’in de girişimleri sayesinde kendilerini körlerin eğitimine adamış zengin bir çift ile tanışma imkânı yakalayan yazar bu çiftin sağladığı burs ile Amerika’ya gider. Amerika macerası yazara yeni yeni gözlem ve mukayese fırsatları vermiştir. Artık topluma, eğitime, aile-çocuk ilişkilerine kısaca hayata daha geniş bakmakta ve günden güne kendisini geliştirmektedir. Üç yıl sonra ülkesine lisans ve yüksek lisans diplomasıyla dönmenin gururunu yaşar. Aslında yazarın doktora eğitimini de tamamlayarak üçüncü bir diplomayı da yanında getirme imkânı vardır. Ancak o bir an evvel ülkesine dönüp Mr. Isely’e verdiği “diğer körlere umut ışığı olma” sözünü tutmak için işe koyulur.

Yazarın ülkeye döndüğünde kafasındaki tek şey Ankara’da bir Körler Okulu kurmaktır. Bu amaçla önce dönemin Başbakanı Refik Saydam ile sonra da Sağlık Bakanı (O yıllarda özel eğitim ile ilgili okullar Millî Eğitim Bakanlığına değil Sağlık Bakanlığına bağlıdır.) ile görüşme fırsatı bulur. Ancak o yıllarda patlak vermek üzere olan İkinci Dünya Savaşı’nın geriliminin bahane edilmesi sebebiyle okul açma beklentisi gerçekleşmez. Bunun yerine yazara bakanlıkça iki teklif sunulur: Birincisi İzmir’deki Sağır-Dilsiz ve Körler Okuluna öğretmen olarak atanabileceği, ikincisi ise iş buluncaya kadar kendisine Kızılay’dan bir miktar maddi yardım sağlanabileceğidir. Yazar elindeki iki diplomasına rağmen bir işinin olmayışını sorun etmez. Dahası babasının ekonomik bir çöküntü yaşamakta oluşunu da sineye çeker ve gerek kendisine gerekse de ailesine ilaç gibi gelecek olan bu teklifleri reddeder. Çünkü yazarın asıl gayesi geçimini sağlayacak bir iş bulmak değil, o güne kadar üzerinde durulmamış bir hizmet alanına öncülük etmektir. Sonrasında girişimlere devam eden yazar Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünde programa kendi alanıyla ilgili birkaç dersi ekletir ve öğretim görevlisi olarak görev yapmaya başlar. Çalıştığı kurumdaki bir hademenin maaşından daha düşük ücretle çalışan bir hoca olması kendisinde biraz burukluk yaratsa da bunu kafaya takmaz. Zira o, gözü parada olan bir egoist değil, körlere eğitim hizmetine odaklanmış bir idealisttir.

Yazar, hocalık yaptığı yıllarda da Millî Eğitimin kapısını aşındırarak özel eğitimin ihmal edilmemesi, bu alanla ilgili birtakım çalışmaların yapılması gerektiğini ifade etse de bakanlığın o dönemki önceliği köy enstitüleri ve köy okulları olduğu için istediği sonuçları alamaz. Hocalığının üzerinden on sene geçmesine rağmen amacına hâlâ ulaşamamış olan yazar pes etmez ve birtakım girişimlerin ardından tam arzuladığı şekilde olmasa da Ankara’da bir Körler Okulu açmayı başarır. Ardından aldığı bir davet ile birtakım gezi ve gözlemler için Amerika’ya giden yazar, dört aylık bir program dahilinde oradaki özel eğitim kurumlarını en ince ayrıntılarına kadar inceleme fırsatı bulur. Yurda döndükten sonra ülkenin kanayan bir yarası olan özel eğitim üzerinde canla başla çalışmaya devam eden yazarın hızını, ülkenin bir başka kanayan yarası olan “bürokrasi canavarı” keser. Millî Eğitim Bakanlığı kadrolarında yaşanan değişim ile göreve başlayan yeni millî eğitim müdürüyle ters düşen yazar önce Körler Okulundaki müdürlük görevinden istifa eder. Bir süre sonra da üniversitede açılmasını sağladığı özel eğitim bölümü kapatılır.

Yazar bu olayların üzerine yaşadığı kırgınlık ile ortam değiştirmenin iyi geleceğine inanır ve doktora öğrenimi için Amerika’ya gider. Orada geçen iki yılın ardından doktor unvanı ile yurda döner. Gazi’deki hocalığa devam etmekle birlikte Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde açılan Eğitim Fakültesine kurucu dekan olarak atanır. Burada iki sene görev yaptıktan sonra bu kez politika canavarının kıyımına uğrayan yazar, dekanlık görevinden alınır. Üstelik ODTÜ Eğitim Fakültesi de kapatılarak Temel Bilimler Fakültesine bağlanır.

27 Mayıs 1960’ta yaşanan ihtilâl neticesinde Millî Birlik Komitesinde yer alan ve kendisinin daha önceden tanıdığı isimlerin önerisiyle Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirilen yazar, buradaki hizmetlerinden sonra asıl görevi olan Gazi’deki hocalığa geri döner. Ancak bir süre sonra da Ankara Üniversitesi bünyesinde Eğitim Fakültesi açılır ve özel eğitim derslerini yürütmek için oraya görevlendirilir. Bir öğretim görevlisi olarak gittiği bu kurumda öğretim üyelerinin hiyerarşi zorbalıklarına maruz kalan yazar hazırladığı doçentlik teziyle altmışından sonra –kendi deyişiyle “kırkından sonra koca bulan evde kalmış kızlar gibi”– doçent cübbesi giyer. Ancak yaş haddinden –yine kendi deyişiyle isminin önüne heybetli bir profesör unvanı yazdıramadan– emekli olmak zorunda kalan yazar, emeklilik yıllarını geçirmek üzere Yalova’ya taşınır. Ömrünün sonuna dek de orada yaşar.

Mitat Enç, önce kendi karanlığını sonra da binlerce görme engellinin karanlığını aydınlığa çevirebilmiş bir eğitim neferidir. Bitmeyen Gece’de Enç’in kendi yaşamını şekillendirirken yaşadıkları, edindiği izlenimler,  yaptığı dikkatli ve gerçekçi gözlemler, giriştiği Avrupa-Amerika-Türkiye mukayeseleri okuyucu için oldukça çarpıcıdır. Bu anlamda “Bitmeyen Gece” eğitimi dert edinmiş bir delinin kaleminden çıkmış bir aydınlanma kitabı olmasının yanı sıra bize ne olduğumuzu da gösteren bir boy aynasıdır. Yazarın, 1920’li yıllardan başlayarak kitabın yazıldığı 1983 yılına kadar geçen sürede ülkemiz adına çizdiği tablo bugün bile büyük oranda tüm gerçekliği ve çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır.

Bir ömrün eğitime adanmışlığının öyküsü olan Bitmeyen Gece’nin ana iskeletini yazarın çeşitli alanlarda yaptığı gözlem, tespit ve değerlendirmeler oluşturur. Bu alanların başında sosyoloji, psikoloji ve eğitim gelmektedir. Ancak bunlar dışında Ermeni Tehcirinden Yahudi-Nazi gerilimine, dini bağnazlıktan kader sorgulamasına kadar geniş bir yelpazede değinilen nice konu kitabı çekici kılmaktadır.

Ancak Bitmeyen Gece için asıl üzerinde durulması gereken konu tabii ki eğitimdir. Yazar, öğretim programlarından öğretim yöntem tekniklerine, öğretmen yetiştirme politikasından idaricilerin davranış biçimlerine değin geniş bir alanı kapsayan bir dizi tahliller yapıp bazı mesajlar vermektedir:

(Yazar Amerika’daki Körler Okulundayken) Öğrencilere, gözleri görmüyor diye yersiz ve gereksiz hiçbir yardım yapılmıyordu. Sofra kurallarına uygun yemeklerini yemekten, temizlik ve giyimlerini vaktinde tamamlayıp ana yapıdaki sabah toplantısına ve derslere zamanında yetişmeye kadar işlerini yardımsız başarıyorlardı. (…) Gerek okulda, gerekse üniversite derslerinde izlenen öğretim yöntemleri de alışageldiğimden çok farklıydı. Sömestr başında öğrencilere, dersin ana konuları, incelenecek ilgili kaynaklar ve hazırlanması gereken ödevleri içeren yazılı rehberler dağıtılıyordu. Dersler hocanın konuşup öğrencilerin dinlemesi ile geçmiyor; her şeyin doğrusunu bilen ve daim son sözü söyleyecek küçük bir bilim tanrısı olarak görülmeyen öğreten, kısaca konuyu açıkladıktan ve tartışmayı başlattıktan sonra, sorular sorulup itirazlar yapılıyordu. Kısacası dersler, önceden incelenmesi gereken kaynakların ışığında toplu bir tartışma biçiminde yürütülüyor, öğretmen de istendiğinde görüşüne karşıt görüşle itiraz edilebilinen, hatta şakalara gülmesini bilen bir sınıf üyesi sayılıyordu. İnsanın kendi düşünme ve karar verme yeteneklerini geliştirip kişiliğini oluşturan böyle bir atmosfer önce bana anarşi gibi gelmişti. Hoca sınıfa gelince herkesin fırlayıp selâma kalkmasına, konuşmaya koyulunca kulak kesilip tek sözünü kaçırmadan not almaya alışmıştım. Anlatılanlara itiraz etmek, yanlış bulmaya yeltenmek ders yılı boyunca mimlenerek kırık not almaya neden olacak haddini bilmezliklerdi. Buradaysa, bu tür davranışlar neredeyse eleştirici düşünce ve uyanıklık belirtileri sayılıp beğeniliyordu. Buna karşın da okulun kurallarını öğrenme ve önemseme konularına meydan okumaya kalkanlara asla hoşgörü gösterilmiyordu. Sofrada “lütfen” siz konuşmamak, iş ve görev yerine vaktinde gelmek, verilen işi baştan savmadan, vaktinde yetiştirmek gibi alışkanlıkların kurulup yerleşmesine de titizlik gösteriliyordu. (s.158-160)

Çalıştığım kurumun modern anlamda öğretmen yetiştiren bir kaynak durumuna dönüşmesini önemsiyordum. Öğretmenliğin, ne pahasına olursa olsun, öğrencilerin kafalarını yararlı, yararsız bilgilerle doldurmak olmadığını benimsemiştim. Eğitimde bilgi ve beceri kazandırmanın kendi içinde amaç değil çocuğun kişilik, karakter ve uyumunu geliştirecek bir araç olarak görülmesi gerekir. Bu aracın işe yarayabilmesi için, neyi ne zaman ve hangi yöntemlerle kazandırmak gerektiğini öğretmenin iyi bilmesi zorunluydu. Bilgi ve beceri aktarma uğruna öğrencinin benlik duygusunu, nefsine güvenini, öğrenme ilgi ve isteğini köreltmekten veya yıpratmaktan kaçınmanın önemi büyüktür. (s.239)

(…) Öğretimin her aşamasında yeni kuşağın kafasını, kendimizce önemli sayılan bilgilerle tıka basa doldurma çabasını sürdürdükçe, kurumların bilgi istifçiliği tutkusundan kurtulup üreticiliğe geçmesi beklenemez. (s.256)

Yazarın eğitime ilişkin görüşleri sadece okul hayatından ibaret değildir. Eserde çocuk yetiştirme, öğrencileri yönlendirme, engellilere yardımcı olma, insan ilişkileri gibi konularda da kıymetli gözlem ve görüşler dikkat çekmekte; okuyucu bu konularda doğru bildiği yanlışları görerek tekrar düşünme gereği hissetmektedir:

İnsan ilişkilerinde beni etkileyen yönlerden birisi de, mevkii ve kimlikleri ne olursa olsun herkesin biri birinin dengiymiş gibi davranılmasıydı. Ne hizmetçi, ne de aşçı, yönetici karşısında ezilip büzülmüyor, müdür ve hocalar öğrencilere ve birbirlerine karşı kasılıp komutanlık etmiyordu. Görev yetkisi ne olursa olsun belli ki herkes birey ve insan olarak ötekilerle eşdeğerde olduğuna inanıyordu. (s.160)

(…) Bir de çocuklara karşı tutumlarından çok etkilenmiştim. Yaşı ne olursa olsun çoğu yerlerde onlara yetişkin muamelesi yapılıp görüş ve tercihleri soruluyor, istekleri önemsenerek dinleniyordu. Önce bu bana güdümsüzlük gibi gelmişti. Fakat çok geçmeden düzen ve kuralları öğrenip uyum sağlamalarına ne kadar katkı sağladığını kavradım. (s.169)

Bu gözlemler okuyucuyu sık sık “onlarda durum böyle, bizde ise şöyle” tarzında mukayeselere itmektedir. Zaman zaman bu mukayeseleri yazar kendisi yapmaktadır:

(Yazar gözlerini kaybettikten sonra memleketindeyken) Ailenin tüm üyeleri sanki beni gediksiz bir kuşatmaya almış, avucumun içi kadar ezbere bildiğim evimizin içinde bile kendi başıma tek adım atmama pek fırsat vermek istemiyorlardı. Ayak yoluna gitmek, bir odadan ötekine geçmek ya da avluya çıkmak istediğim zaman hemen herkes yerinden fırlıyor, her birisi bir koluma yapışmak istiyordu. Oysa Viyana’da evin içinde kendi başıma dönüp dolaşmaya alışmıştım. Frau Strauss odamın girdi çıktılarını, evin köşe bucağını tanıttıktan sonra beni kendi halime bırakmıştı. Hatta “şunu getirir misin, bunu götürür müsün?” gibi görevlerle beni işe yaratmaya bile çalışırdı.

Bu davranışlarının tümünün gerisinde sevgi ve beni koruma dileğinin yattığından emindim. Ancak, bu titizlenmeler rahatsızlığımın yarattığı kısıtlanma ve bağımlılık duygularının oluşturduğu tedirginliği alabildiğine güçlendiriyordu. Bu böyle sürüp giderse çok geçmeden ben de aşırı bakımın getireceği rahatlık ve güvensizliğe alışacaktım. Sofrada lokmalarımı ağzıma götürmekten tut da sakal tıraşıma kadar her şey için, “Aman yardıma yetişin!” demeye koyulacaktım. Bu ise körlükten de beter bir kösteğe vurulmaktı. (s.55-56)

(Yazar İngilizce öğrenebilmek için Mr. Isely’in evindeyken) Bir gün ziyarete gelen babamla bahçede oturuyorduk. Babam telaşla yerinden kalktı ve endişeli bir sesle: “Yav, Isely’nin oğlu yel tulumbasının tepesine tırmanmış, düşüp parçalanacak.” diye içeriye seslendi. Isely onun telaşlı hareketlerle gösterip söylediklerini kılı kıpırdamadan dinledi, sonra sakin bir sesle karşılık verdi: “Düşmeden tırmanmış… Öyleyse düşmeden de inebilir.” Sonra bu konuya ayıracak fazla zamanı yokmuş gibi içerideki işinin başına döndü. Babam bir yandan “İn oğlum in. Düşersin!” diye çocuğa sesleniyor, bir yandan da “Şu gâvurlar amma da vurdumduymaz.” diye söyleniyordu. (s.116-117)

Ayrıca yazarın memleketi olan Gaziantep’in kültürel dokusunu kitaba başarılı bir şekilde yansıttığı görülmektedir. Yazar bunu yer yer şehir tasviri, yer yer de şehrin o döneminde yaşayan ve yerel çapta hemen herkesçe tanınan isimlerine eserinde yer vererek gerçekleştirmektedir ki yazarın bir diğer eseri olan “Uzun Çarşı’nın Uluları” da bu yaklaşımın daha kapsamlı bir biçime dönüştürülmesiyle meydana gelmiştir.

Bitmeyen Gece’den  –her kitapta olduğu gibi­– her okuyucunun beklentisine ve yetkinlik seviyesine göre alacağı dersler, ulaşacağı sonuçlar vardır. Ancak Enç’in yine eserinde yer verdiği şu satırlar kitabın özünü yansıtması bakımından önemlidir:

(…) Kendini bir amaca adamak, onun gerçekleşebilmesi için sıkıntı ve zorlukları göze alıp (ona) güler yüzle katlanmak tüm gerçek yurtseverlerin temel niteliği olmalıdır. Yurt ve milletseverliği, sözlü kasideler dizip haykırmaktan öteye götüremeyenlerin tutumu karşısında başka ne söylenebilir? (s.121)

Düşkün ve yoksula, sakat ve yalnıza sadece birkaç damla gözyaşı bağışlamak armağanların en ucuz ve değersizidir. (s.321)

Bitmeyen Gece’nin içeriğine dair yapılan tüm bu değerlendirmelerinin yanında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir diğer husus da Mitat Enç’in kaleminin kuvvetidir. Enç’in olayları ustalıkla bütünleştirmesi, kullandığı canlı ve akıcı dil, yer yer yapılan ince espriler ve kara mizah kitabı okunabilir kılan önemli bir etkenlerdendir.

Enç’in eserinde başarısını birtakım rastlantılara ve Frau Strauss, Mr. Isely gibi fedakâr insanlara dayandırmakta; bu insanlarla karşılaşmamış olsa nerede ve hangi durumda olabileceğini sorgulamaktadır. Ancak bu sorgulamayı bir de şu açıdan yapmak gerekir: "Acaba yazar gözlerini kaybetmeseydi ne olurdu? Altı Nokta Körler Derneği’ni kurmak ve benzer hizmet politikasında nice engelli derneğinin kurulmasına öncülük etmek… MEB bünyesinde körler okulu açmak ve diğer engelliler için de okulların açılmasına örnek teşkil etmek… Üniversitelerde özel eğitim bölümleri açmak ve bu bölümlerde nitelikli nice öğretmenin yetişmesini sağlamak… Tüm bunların neticesi olarak binlerce görme engellinin hayatını değiştirmek… Hukukçu Mitat Enç neler yapar, ülkeye neler kazandırabilirdi bilinmez. Ancak bir gerçek var ki göremeyen Mitat Enç kaderinin ona çizdiği yolda büyük şeyler kazandı ve kazandırdı.

Bu eserden anne-babalar, öğretmenler ve yöneticiler başta olmak üzere “iyi bir insan ve iyi bir vatandaş” olma gayesinde olan herkesin nasiplenebileceğini söylemek mümkündür. Şayet eğitim üzerine bir daha düşünmek, sosyolojik ve bürokratik anlamda geçmişten günümüze süregelen toplumsal hastalıklarımızla yüzleşmek, engelli bireylere olan bakış açınızı gözden geçirmek niyetindeyseniz Bitmeyen Gece tüm aydınlığıyla sizi bekliyor.

Mitat ENÇ

Ötüken Neşriyat, Kasım 2017, 336 Sayfa, ISBN: 9754372403

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR