Bir Aşk Bir Kurşun ve Ötesi

Mehmet DOĞAN

Türk romancılığının son dönemde yetiştirmiş olduğu kıymetli kalemlerinden Hasan Kayıhan’ın 2017 yılında Bilge Kültür Sanat Yayınevi’nce neşredilen son eseri: Bir Aşk Bir Kurşun ve Ötesi… Eser kapağında Osmanlı hanedanlığının yönetimindeki Türk Devleti’nin son dönem önde gelen simalarından merhum Enver Paşa’nın Makedonya’da Bulgar ve Sırp komitacılara karşı vermiş olduğu çete savaşlarında çekilmiş bir görseli ve art kısımda rahmetli ressamımız Mehmet Başbuğ’un güzide bir tablosu yer almakta. Eser bu hâliyle konusu ve kapsamı hakkında okuyucuya bir önbilgi sunabilmekte.

Her ne kadar macera, aşk, savaş ağırlıklı bir tablo çizilmiş olunsa da söz konusu eser ‘tezli roman’ türü içerisindedir ve okuyucuya olay örgüsü arasında bir fikrî vurgusu yapılmaktadır. Maalesef birçok eser tahlili sadece bir roman özeti olarak noktalanmakta ve savunulan fikir hakkında doyurucu sunum yapılmamaktadır. Bu sebeple söz konusu yazının muhtevası, romanın bir özeti olarak değil; kısa kişilik tanıtımı ve devamında olay örgüsü üzerinden savunulan fikrî noktalara -dış kaynak desteği ile- değinilerek kaleme alınmıştır.

Ana Hatları İle Roman Kişilikleri

Eser, gerek adı gerekse kapak görüntüsü ile okuyucuya Enver Paşa’nın romanın ana karakteri olarak yer aldığı hissini uyandırmaktadır. Fakat eserin hiçbir yerinde Enver Paşa’nın bir tek diyaloğu, söylemi görülmemektedir. Karakterler arasında yer alan konuşmalar Enver Paşa’nın 1915-1922 yılları arasındaki mücadelesine ışık tutması bakımından ilgi çekicidir. Bu bağlamda düşünüldüğünde yazar, eseri yavanlık ve sıradanlıktan kurtarmıştır denilebilir.

Eserin ana karakteri Berlin’de askerî eğitim alan Teğmen Ahmet Nâzım’dır. Babası, Enver Paşa’nın Trablusgarp’tan silah arkadaşı olması hasebi ile Paşa tarafından yetiştirilip büyütülen Ahmet Nâzım’ı, Teşkilât-ı Mahsusa emrinde kendisine verilen görevin yanı sıra Naciye Sultan tarafından Enver Paşa’ya ulaştırması rica edilen kolye, İstanbul’dan Belcivan’a 8 yıl gibi bir süre sürüklemiştir.

Ahmet Nâzım’dan daha başka, Mekteb-i Harbiye hocası Sadullah Hoca, Alman Askerî İstihbarat ve Sabotaj Teşkilatı (IIIB)casusları Kont ve Markus, Türk askerleri Dündar, Dursun ve Başçavuş, Rus komutan Boris, Hakas Türkleri’nden Azılbay, Azılbay’ın annesi Koce, kardeşleri Tadar, Izırga (eserde Ahmet Nâzım ile gönül bağı oluşmuştur), Hugu ve Pıçahtay, Azılbay’ın halasının kayını Amankeldi, Azılbay’ın yeğeni Carasbay ve annesi Bulça roman karakterleri olarak yer almaktadır.

Eserde İşlenen Düşünce Yapısı

Esere bakıldığında söz konusu dönem üzerinden Enver Paşa ve mücadelesi hakkında özellikle Paşa’nın vefatından sonra ileri sürülen söylemlere bir bakıma cevap verilmeğe çalışılmıştır. Aynı zamanda Almanların Türkler ile girmiş oldukları ittifak farklı bir bakış açısı ile gözler önüne serilmiştir.

Alman hükümetlerinin İngiltere ve Fransa’nın sömürge topraklarını genişletmelerinin önüne geçip sömürge savaşına ortak olma düşüncesi, Türk topraklarında kendisini II. Abdülhamid Han zamanında bariz bir şekilde göstermiştir. İstanbul-Bağdat-Medine hattında yapılacak demiryolunun ihalesinde Almanların üstün bir çaba göstermiş olması söz konusu Alman dış politikasının Türkler üzerindeki en güzel örneklerinden birisidir. Romanda Teşkilât-ı Mahsusa çalışanlarının Almanların 7-B planı üzerinde durulması (Bkz: s.17) dönemin Alman dış politikasına bir bakış atılmasını salık vermektedir. Dönemin başbakanı Bismarck, Berlin’den başlayarak Budapeşte, Belgrad, Bosfor, Bağdat ve Basra kanalı ile Hindistan şehri Bombai’ye kadar uzanan bir hat üzerinde Alman nüfuzunu kurup Almanların sömürge alanlarını genişletmek ve İngilizlerin sömürgelerine giden yolu kesmeyi planlamıştır. Planın olmazsa olmaz safhası ise bilindiği gibi Türk topraklarında bulunan Bosfor (İstanbul) ve Bağdat’tır. 1898 yılında İstanbul’u resmi olarak ziyaret eden Kayzer II. Wilhelm, 7-B Planının zaruri öngörüsü olan Bağdat demiryolu hattının müsaadesini alarak bu işler için ‘Anadolu Demiryolları Şirketi’ kurulması talimatını vermiştir. Almanlar bu plan dâhilinde hareket ederken, II. Abdülhamid Han’ın düşüncelerinin ise bambaşka bir seyirde olduğu görülmektedir. İngiliz ve Fransız etkisinin bu yolla kırılacağını gören sultan, aynı zamanda yapılacak demiryolu ile Anadolu’nun içine askerî ve lojistik sevkiyatının daha hızlı bir şekilde yapılacağını tasavvur etmektedir.

Enver Paşa ile Almanların ilişkisi düşünüldüğünde akla gelen söylemlerden birisi kuşkusuz ‘Enverland’ deyimidir. Almanların Enver Paşa’yı etkileyip ondan yararlanmak için Türk Devleti’nden Enverland (Enver’in toprakları) olarak söz etmekte ve hatta göndermiş oldukları malzemelerin üzerine bu yazıyı tamgaladıkları bilinmektedir. Eserde bu söyleme de yer verilmiştir (Bkz: s.19). Okuyucuya Enver Paşa’nın Alman hükümetinin güdümünde olmadığı düşüncesi, eserde Ahmet Nâzım ile Alman casuslarının arasında geçen mücadele ile sunulmuştur. Tarihsel açıdan bakıldığında Almanların Bakû petrollerine sahip olmak için Türk Ordusu’nu Bakû’ye sokmama girişimlerine karşın Enver Paşa’nın, kardeşi Nuri Paşa’yı (Killigil) Kafkas İslâm Ordusu başında görevlendirerek Bakû ve çevresini kontrolü altında tutması, Paşa’nın Almanların kendisine ne gözle baktığının farkında olduğunu işaret etmektedir. Konu ile ilgili Kösoğlu şunları kaydeder (Kösoğlu, 2013: 214):

“… Kafkasya olayları, Ordunun Bakû’ye girişi Enver’in de Ordunun da en zayıf zamanlarında yaşanmıştır ve Enver Paşa’nın hiç de Alman sevk ve idaresinin vasıtası olmadığı açıkça görülmüştür. Rusların savaştan çekilmesiyle, çatışmaya başlayan Kafkasya üzerindeki Alman-Türk siyasetlerinde, Enver Paşa yine istediklerini almış ve kendi kararlarını uygulatmıştır.”

Eserde yer verilen Naciye Sultan-Ahmet Nâzım görüşmesinde yazarın, Naciye Sultan’ın ağzından Enver Paşa’nın asla bir Alman hayranı olmadığını,

“Gerçi Paşa’yı öteden beri çekemeyenler onu bir Alman hayranı gibi gösterip sırf onlar için memleketi savaşa soktuğunu söylüyorlar ama Paşa bu savaşa girmeyi asla istemedi, lâkin ister savaşalım, ister dışarıda kalalım, bizi tarihten silmeyi arzu eden güçlerin, İngiltere’nin öncülüğünde topraklarımızı aralarında paylaştıklarını biliyorduk. Denize düşmüş durumdaydık, kurbanlık koyun gibi beklemektense, bir ümit, yılana sarıldık, yoksa Almanların bizim topraklarımız üzerinden doğuya yayılma planlarını en iyi bilenlerden biridir Paşa ve asla bir Alman hayranı değildir…”ifadeleri ile belirttiği görülmektedir (Bkz: s.48).

Yazarın, üst kısımda Naciye Sultan’ın ağzından yer verdiği sözler bu minvalde akla 1908 Reval Görüşmeleri’ni[1] getirmektedir. Görüşmelerde Rusya’nın Panslavizm politikası ve Fransa’nın baskılarına karşın sömürge yolları üzerinde ‘zayıf bir Türk Devleti’ olmasını çıkarlarına uygun bulan İngiltere’nin Türk Devleti’nin toprak bütünlüğünden vazgeçip parçalanması hususunda ortak karara varılması yer almıştır. Dikkat edilirse Balkan Savaşları bu görüşmeler sonrasında Rusya’nın Pan-Slavist politikaları neticesinde patlak vermiştir. Paşa’nın bu devletler hakkındaki düşüncelerinin ne denli isabetli olduğu ilerleyen zamanda itilaf devletlerince yapılan diğer anlaşmalarda da[2] kendisini göstermiştir.

Enver Paşa’ya atfedilen ‘Alman hayranlığı’ uzun yıllar boyunca kendisinin aleyhine kullanılmış ve Türk Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanların yanında girmesinin en büyük sebeplerinden birisi olarak bu hayranlık olgusu gösterilmiştir. Bu hususta Paşa’nın, kardeşi Hasene hanıma yazmış olduğu mektubunda yer alan şu ifadeler dikkate değerdir (Bardakçı, 2015: 238):

“… Buda kadınlarından (Almanya) iğreniyorum. Bunların her biri adeta kalp hırsızı. Daima sevilmek, bir erkeğin mazhar-ı muhabbeti olmaya can atıyorlar. Bu hallerde benim nazarımda o kadar küçülüyorlar ki, kendilerine bakmayı bile tenezzül addediyorum. Artık iki gözüm, kadınları böyle olan milletin erkekleri de menfaatten başka bir şey düşünmediklerinden bunlarla samimi görüşmek imkânsızdır.”

Söz konusu mektupta Paşa’nın Almanlar üzerine tahlili görülürken, ayrıca kendisinin ahlaki yapısı da göze çarpmaktadır. Naciye Sultan’a ömrünün sonuna kadar bağlı olması gerçeği de düşünülürse Paşa’nın kadınlara karşı tutumu takdire şayandır.

Eserin ilgili bölümünde  (Bkz: s.27) Macar şairi, Macar halkının bağımsızlık sürecinde olmazsa olmaz bir yeri olan Arpad Zempleni’ye[3] değinilmiştir. Her ne kadar Ahmet Nâzım’ın milliyetçi duygulara sahip olduğunu göstermek amacı ile Zempleni bir cümle içerisinde yer verilmiş olunsa da, yazarın bu kısma okuyucunun ilgisini çekmek istediği düşünülebilir. IIIB’den Kont’a gelen bir kriptolu telgraf ile söz konusu kısım öne çıkarılmaktadır.

Eserde Kont’un yüzüne IIIB’nin Orta Asya şefinin ‘Berlin’in talimatı kesin. Enver asla Batum-Tiflis-Lenkeran hattının ötesine geçememeli. Bakû petrol kuyuları bizim için çok önemli’ şeklindeki ifadelerinde (Bkz: s.35) yazar okuyucunun ilgisini Kafkasya’da Alman-Türk rekabetinin ana odak noktasına çekmektedir. O tarihlerde Almanların Türk yönetimi ile Kafkasya konusunda ters düştüğü, hatta Alman subayları ile yer yer çatışma dahi yaşandığı bilinen bir gerçektir. Özellikle Bakû petrol kuyuları üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen Almanlar Türk kuvvetlerinin Azerbaycan’a girişini çeşitli yollarla engellemek istemişlerdir. Türk yönetiminden habersiz olarak, Ruslar ile 1918 yılında yapmış oldukları anlaşma ile Bakû petrollerinin dörtte birinin Almanya’ya verilmesi kararlaştırılmıştır. Fakat petrollerin öneminden Türk yönetiminin de haberdar olduğu gerçektir.

Türk Ordusu’nun Kafkasya Cephesi’nde yapmış olduğu en önemli askerî harekât Sarıkamış Harekâtı olarak bilinmektedir. Rus Ordusu’nun gerisine sarkarak imha etme amacını taşıyan harekât birçok nedenin bir araya gelmesi ile başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dönemin en önemli düşüntülü haberlerinden birisi de Türk Ordusu’nun tek kurşun atmadan Allahu Ekber Dağları’nda donarak doksan bin şehit vermiş olmalarıdır. Yazar, eserin ilgili bölümünde (Bkz: s.128) Üsteğmen Boris’i konuşturur ve Türk Ordusu’nun Sarıkamış’ta dağları aşamayıp yüz bin askerin donarak öldüğünü ifade eder. Kimi okuyucu eserin bu kısmında yazarı eleştirmiş ya da hak vermiştir -şahsım kitabı sinir bir şekilde masanın üzerine fırlatmıştı-. Fakat yazar ilerleyen kısımlarda Türk Ordusu’nun Sarıkamış’a girdiğini ve harekât planının başarıya ulaşamamasında Ayıngacı Veli’nin deyimi ile ‘deyyus paşaların işi gevşek tutup oyalanmaları’nı (Bkz: s.146) sebep göstermektedir. Yazar bu konuda harekâta dair verilen doksan bin şehit rakamının Ruslar tarafından Türkleri yıpratma düşüncesi ile propaganda amaçlı ortaya atıldığını göstermek istediği düşünülebilir.

Sarıkamış harekâtının ve verilen rakamın abartı olduğu ilerleyen zamanda yapılan araştırmalarca ortaya çıkarılmıştır. Buna göre toplamda 118.174 asker[4] bulunduğu (Taşyürek, 2007: 263) 3. Ordu’nun söz konusu harekâtta 90.000 şehit vermiş olması –özellikle bir defada ve donarak- mantıklı görülmemektedir. Yarbay Felix Guze’nin oluşturmuş olduğu muharebe sonuç raporlarında Türk Ordusu 30.000ölü ve 7.000 esir vermiştir. Devletin resmi kayıtlarında ise 50.000 rakamı yer almaktadır. Bu rakamlardan 23.000 asker harekâtta ölmüş, 10.000 asker hastanede, 7.000 asker esir düşmüş ve 10.000 asker de yaralıdır (Erickson, 2011: 307).Binaenaleyh Commandant Larcher’in 1926’da kaleme aldığı ‘Büyük Harpte Türk Harbi’[5] eserine göre kayıplar, 90.000 ölü ve 40.000 ila 50.000 esirden ibarettir. Sarıkamış harekâtı üzerine doktorasını tamamlayan Dr. Ramazan Balcı’ya göre ise, Türk kayıpları 50.000’in altında yer almaktadır (Balcı, 1999: 69). Bardakçı’nın Ruslar tarafından yapıldığını ifade ettiği donarak kaybedilen Türk asker sayısı ise 23.000’dir (Bardakçı, 2012).

Balkan savaşlarında edinilen acı tecrübelerden birisi Türk ordusundaki komuta heyetinin gençleştirilmesi zaruretidir. Yönetim kademesinin daha genç subaylardan teşkil edilmesi neticesinde meydana getirilen ordu, Balkan savaşlarından yeni çıkmış olmasına rağmen Birinci Dünya Savaşı’na dört yıl dayanmıştır. Bu konuda Ortaylı, Türk Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na hazırlıksız girmiş olmasına rağmen, iyi eğitim sahibi, Arabistan çöllerinden Balkan dağlarına kadar her yerde coğrafyayı mücadele ederek tecrübe edinmiş, Balkan ve Trablusgarp savaşlarından ders alarak çıkmış bir genç subaylar sınıfının savaşı kendilerinden beklenmeyecek derecede başarılı bir şekilde idare ettiklerini söylemektedir (Ortaylı, 2013).İttifak kurulan devletlerin teslim kararı olmasa aynı ordu savaşı bir süre daha devam ettirebilecek güçtedir. Bunun en net örneği, aradan bir yıl geçmemiş olmasına rağmen aynı subayların Milli Mücadele’de mücadele içerisinde bulunuyor olmalarıdır. Kayıhan, eserde bu hususa Ayıngacı Veli’nin, “… Moskof’un kaç paralık canı var? 93’ten beri içlerindeyiz, ne olduklarını görüyoruz. Enver Paşa pek yaman ordu kurmuş diyorlardı, bak, doğruymuş, nasıl da bir gecede Sarıkamış’a inip koçbaşı gibi vurmuş Moskof’u!” sözleri ile yer vermekte ve ordunun aynı anda birçok cephede savaşmasına rağmen gücünü gösterebildiğini işaret etmektedir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Türk Devleti’nin yenilmiş olması, gerek ordu gerek aydın gerekse halk içerisinde savaş döneminin yönetim kadrosuna karşı -Enver, Tal’at ve Cemal Paşalar başta olmak üzere- bir kırgınlık, yüz çevirme ve yenilginin ağır sorumluluğunu bu paşalara atfetmelerini beraberinde getirmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde bulunduğu sürede özellikle Enver Paşa’ya karşı tavır gösteremeyen birçoğunun savaş sonrası bu şekilde ortaya çıkmış oldukları görülmektedir. Özellikle ordu içerisinde çeşitli sebeplerle Enver Paşa’dan yüz bulamayan, rütbe tenziline uğrayan ya da görevden alınan subayların anılarında bu hususu birçok defa görmek mümkündür[6]. Eser içerisinde insanların üzerindeki savaşın yıkıcı etkisi ile dönemin yöneticilerine bilhassa Enver Paşa’ya karşı çeşitli ithamların yer aldığı görülmektedir. Türk subaylarının Ahmet Nâzım ile konuşmalarında Yarbay Mustafa Hurşit’in Enver Paşa hakkında, “Herifi Büyük İskender ninnileriyle bir güzel uyuttular” ifadesi (Bkz: s.185) subayların yenilginin sebebini tamamen Enver Paşa’da görüyor olmalarını işaret etmektedir. Bu yılgınlık hali kimi subayların Milli Mücadele’ye bakışlarında da kendisini göstermektedir. Aynı karakter, Ahmet Nâzım’ın savaşıp mücadele etme yönündeki söylemine karşı “Dur orada! Ne ile savaşacaksın? Hangi asker, hangi malzemeyle? Yetmedi mi kırıldığımız? İttihatçı İsmail Enver’den kurtulduk, şimdi de maceracı Mustafa Kemal’in peşinden mi sürükleyeceğiz vatan evlatlarını? İngiliz, memleketin toprağını sırtına sarınıp götürecek değil a! Oturun oturduğunuz yerde…”ifadeleri ile (Bkz: s.186) Milli Mücadele’nin başarıya ulaşamayacağını düşünmekte ve Mustafa Kemal’in de bu yolda maceracı olduğunu vurgulamaktadır. Son kısımda İngilizler hakkında söylenen söz de okuyucuya İngiliz Mandası düşüncesini işaret etmektedir. Bir sonraki sayfada Yarbay Mustafa Hurşit’in Cemal Paşa tarafından savaş anında rütbe tenziline uğramış olması yer almakta ve okuyucuda söz konusu karakterin bir noktadan sonra meseleyi şahsileştirdiği düşüncesini uyandırmaktadır.

Yazar, Enver Paşa ve savaş dönemi hakkında fikirlerini çeşitli diyaloglarla ortaya koyduktan sonra Türk topluluklarının birbirlerine olan bakış açısını da gündeme getirmektedir. Eserin ilgili bölümünde yazar, Göktanrı inancına mensup olan Hakas Türkleri’nin Ahmet Nâzım’a karşı kardeşçe hareketlerine yer vermekte (Bkz: 200) ve okuyucu üzerinde Türk toplulukları arasında aynı soydan gelmiş olmanın -her ne kadar farklı inançlara sahip olsalar da- doğurmuş olduğu kardeşlik duygusunu göstermeği amaçlamaktadır. Çocuk Pıçahtay’ın yemek esnasında Anadolu’da ve Hakas’da kullanılan kelimelerin benzerliğini görüp,“Tilimiz aynı da, biz nece bir değiliz?” şeklindeki sorusu (Bkz: 204) okuyucunun zihninde ‘Türk Birliği’ kavramını uyandırması bakımından önem taşımaktadır.

Enver Paşa’nın Türkistan’daki mücadelesi gerek kendisinin gerekse Türkistan’ın kaderini derinden etkileyen bir yapıya sahiptir. Şehit olduğu 4 Ağustos 1922 tarihine kadar Türkistan’daki Türkleri bir ordu etrafında toplamaya çalışan Paşa, söz konusu dönemde Korbaşılar[7] olarak bilinen Türk bağımsızlık hareketinin de liderliğini yapmıştır. 1917 yılında başlayıp 1934’e kadar devam eden Korbaşılar hareketine Türkistan başta olmak üzere Ortadoğu, Avrupa ve Anadolu’dan birçok katılım sağlanmıştır. Eserde Enver Paşa’nın asker topladığını işiten ve Urumçi’de okudukları medreseyi terk edip gelen Uygur gençlerine yer veren yazar (Bkz: s.270) bu noktada Korbaşılar hareketinin bir Türk bağımsızlık mücadelesi haline gelmiş olduğunu belirtmektedir. Bu kısım, okuyucunun zihninde Birinci Dünya Savaşı’nda cephelere koşan binlerce vatan evladı öğrenciyi canlanmaktadır. Türk Milleti için vatan-bayrak-toprak mefhumlarının önemi bu kısımda da kendisini göstermektedir.

Korbaşılar hareketinin başarısızlıkla sonuçlanmasında yer alan sebeplerden birisi de aynı soya mensup olsalar, aynı dili kullanıyor olsalar da Türk toplulukları arasında halen tam bir birliğin oluşamamış olmasıdır. Bu bağlamda Enver Paşa’nın şehadetinde İbrahim Lakay[8] etkisi örnek teşkil etmektedir. Dönemde buna benzer birçok durum ile karşı karşıya kalınmıştır. Eserin ilgili bölümünde Enver Paşa’nın birliğine katılmak üzere yola çıkan gençlerden bir kaçının kavgaya tutuşmuş olduğu sahne  (Bkz: 273-274) Türk toplulukları arasında ayrışmanın her an kendisini gösterebildiğini göstermektedir. Eserde, “Kazaklar, nerdesiniz, Türkler kardeşlerimizi dövüyor, diye bağırınca on beş, yirmi kişi kalkıp oraya doğru koştular…”ifadesinde Kazak Türk’ü olanların sanki Türklerden ayrı bir milletmiş gibi bahsedilmesi, okuyucuda Orta Asya’daki Türk toplulukları arasında var olan milli bilinç eksikliğini düşündürmektedir. Rus yönetiminin Türk toplulukları üzerinde yapmış olduğu en büyük yıkım politikasının, bu toplulukların her birinin ayrı bir milletmiş gibi gösterilmesi olduğu bilinmektedir. Türkler arasındaki birlik ve beraberliğin kendileri için en büyük içtehdit oluşturduğunun farkında olan Sovyet yönetimi, Türk topluluklarında farklı lehçelerin kullanılmasını yaygınlaştırarak Türkistan’daki Türk toplulukları arasında Özbekçilik, Kazakçılık, Türkmencilik, Kırgızcılık gibi mikro milliyetçi unsurları besleyerek topluluklar arasındaki birliği parçalamaya yönelik politikalar uygulamışlardır. Eserde Uygur gencinin yukarıda yer verilen olay hakkında, “Biz büyük vatan Türkeli için yola çıktık, onlarsa belli ki sürülerini otlattıkları iki dağ, bir ova için yola çıkmışlar. Gördün işte, daha yolun başındayken Kırgız’dı, Kazak’tı, Türkmen’di deyip birbirlerine girdiler” söylemi (Bkz: s.280) okuyucunun zihninde yerel milliyetçiliğin Türk Birliği önündeki en büyük engellerden birisi olduğu düşüncesini oluşturması bakımından önemli bir vurgu olarak görülmektedir.

Yazar, eserin kapanışını Enver Paşa’nın kişiliği ve Türkistan’daki Türkler arasında edinmiş olduğu yer ile yapmaktadır. Belcivan’a Kendisini daha önce tanımayan, sadece ismini işitmiş olan Türkler, Enver Paşa ile beraber geçirmiş oldukları kısa süre içerisinde kendisine büyük bağlılık göstermişler ve Enver Paşa’nın şehadetinden sonra Türkistan’da doğan birçok bebeğe adını koymuşlardır. Ortaylı, Enver Paşa’nın Rusya’da mücadeleye başladığı 1918’den beri doğan erkek bebeklerin arasında Enver isminin en kalabalık grubu oluşturduğunu, Tacikistan’daki türbesinin de çok uzun seneler yerli halk tarafından ziyaret edildiğini ifade etmektedir (Ortaylı, 2013).Eserde gençlerin konuk olduğu evin oğullarından Muzaffer, Enver Paşa hakkında, “Kaybımız büyük. Evvelce de adını işitirdik, burada gözlerimizle gördük. Abdestli, namazlıydı, babacan, yiğit… Soydaşlarımızın hürriyeti için gençliğinde de dağa çıkmış dünyanın öbür ucunda. Burada da aynı uğurda dağlara çıktı. Ne yüce gönüllü adammış ki, Yüce Allah’a yüce dağların başında yürüdü” diyerek (Bkz: s.281) Türkistan’daki Türklerin Enver Paşa’ya olan derin sevgisini aktarmaktadır.

Bugüne değin yazılmış olan birçok kaynakta Enver Paşa’nın kişiliğine yer verilmiştir. Askerî bilgisi, ruh hali, ikbâle yönelik düşünceleri üzerine kaynaklar farklılık gösteriyor olsa da kişiliği hakkında büyük oranda benzer ifadeler yer almaktadır. Özellikle inanç, ahlâk ve hareketlerinde oldukça samimi ve dürüst bir yönü olan Enver Paşa hakkında Balcı şunları kaydeder (Balcı, 2005: 131):

“…Onu yakından tanıyan herkesin üzerinde birleştiği nokta Enver'in bir insan olarak mükemmel ahlaki değerlere sahip olduğudur. Bir gün bile hiddetlendiğini, ağzından çirkin ve kaba bir sözün çıktığını gören olmamıştır. Sevinmek ve öğünmekten nefret eder, kızıp öfkelendiği zamanlarda bile ölçülü konuşmasını bilir, sır saklamak ve niyetini dışa vurmamak hususunda olağan üstü bir kudreti vardır. Sulh ve sükûn onun nazarında yoklukla eşittir. Bir insanın çıkabileceği en yüce makamlara yükseldiği halde samimiyetini ve mahviyetini kaybetmemiştir. Keskin bir zekâ, salim bir muhakeme, muhatabını iyi tanıma gibi yaşından beklenilmeyen yaratılıştan edep ve terbiye sahibidir.”

Araştırmacı-yazar Murat Bardakçı, Enver isimli eserinde Enver Paşa’nın Moskova’da kaldığı süre içerisinde tanışmış olduğu Amerikalı Komünist gazeteci Loise Bryant’ın Paşa hakkındaki izlenimlerine yer vermektedir. Bryant gözünden Enver Paşa, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi iyi bilen entelektüel kişiliğe sahip birisi olmakla birlikte, içki ve sigara kullanmayan dindar birisidir. Fakat liberaldir. Kadınların siyasetten uzak tutulmalarına karşı olan Paşa, verdiği her kararda yaptığı işte en doğru olanı yaptığına inanmaktadır, ancak daha sonra hatalarını gözden geçirme gibi bir tarafı vardır (Bardakçı, 2015: 238).

Yazar, eseri okuyucuyu ürperten 1923 tarihli bir haberle bitirmektedir. Haberin içeriğinde, Enver Paşa’yı öldüren Kızıl Ordu birliğinin komutanı Hagop Malkumijan’a yönelik suikast yer almaktadır. Malkumijan’ın hafif yaralı olarak kurtulduğu olayda üç koruması ölmüş ve ikisi de ağır yaralanmıştır. Suikastı gerçekleştiren kişinin üzerinde Izırga’nın yâdigarı olan işlemeli mendilin bulunması Ahmet Nâzım’ı işaret etmesi bakımından oldukça ilgi çekicidir. Haberin doğruluğu hakkında herhangi bir kaynak bulunamamış olunsa da yazar ile yapılacak bir karşılıklı görüşme ile haber hakkında net bir kanıya varılabilecektir. Eser, bu yönü ile Ahmet Ümit’in derlemesini yaptığı İttihatçı Şehsuvar Sami’nin Yahudi sevgilisi Ester’e yazmış olduğu mektuplardan oluşan “Elveda Güzel Vatanım” eserini akla getirmektedir.

 

SONUÇ

İstanbul’a gelen bir tren ile başlayıp Buhara’nın ceviz ağaçları dibinde son bulan sürükleyici bir mücadele, bir devre adını vermiş olan bir asker ve ahde vefayı kendisine düstur edinmiş bir genç üçgeninde kaleme alınmış olan Bir Aşk Bir Kurşun ve Ötesi, son sayfası da okunup kapatılınca okuyucuda derin bir hüzün, geçmişe dair büyük bir özlem ve bir o kadar da mağrur bir düşünce bırakmakta. Yazının başında belirtildiği gibi eserin tezli roman özelliği, kendine özgü bir hava yaratmaktadır. Eser, Enver Paşa ile ilgili yıllardan beri süregelen kimi tartışmalara açıklık getirmesi bakımından özellikle genç okur kitlesine oldukça verimli olabilecek bir yapıya sahiptir. Olay örgüsü içerisine serpiştirilen düşünceler, okuyucunun zihninde araştırma isteği uyandıracak, olaya farklı açılardan bakabilmesini sağlayacak şekilde kendisini göstermektedir.

Eser, edebi yönden elbette eleştirilecek, çeşitli eksiklikleri dillendirilecektir. Çünkü hayatta tamamen tatmin olabilen bir okuyucu yoktur. Bu sebeple eserin edebi tahlilini işinin ehli olan edebiyatçılara bırakmak en doğrusu olacaktır. Eser içerisinde ara ara ileri sürülen fikirler bu yazının ana temasını oluşturmakta ve söz konusu döneme dair çeşitli ipuçları vermesi bakımından farklı bir yere sahiptir.

Bir Aşk Bir Kurşun ve Ötesi üzerine son noktayı rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun şu sözleri ile koymak manidar olacaktır:

“Osmanlı'nın çöküşü de kuruluşu gibi bir destandır. Çöküşün kahramanları olan neslin bayraktarı Enver Paşa'dır. Onların varlığıyla İmparatorluğun çöküşünü birlikte düşünmek şaşırtıcıdır ve haksızlık gibi görünür. Onların yürekleri dağ gibiydi; hayalleri de öyle... Asla küçük düşünmüyorlardı. Yüce Devlet'i, ülkesi ve milletiyle kurtarmak için kendilerini ateşlere atarken, her biri İmparatorluğun bir uzak köşesinde, bütün Müslüman dünyayı kurtarmayı düşlüyor ve bunun heyecanı ile sarsılıyorlardı. Büyük düşünmek, büyük rüyalar görmek büyük zamanların görüntüleridir. Oysa bunlar çöküyorlardı ve çökerken bile yüreklerindeki ve kafalarındaki büyüklükleri terk etmiyorlardı.

Sonra, Anadolu'ya çekildik. Artık onları anlamak zorlaştı. İnsanlarımızda yürekler daraldı, ufuklar kapandı; araya anlamsız siyasî endişeler girdi. Erzurum'u, Sarıkamış'ı "Turan" zannedip Enver Paşa'yı, "askerlerimizi Turan yolunda kırdırmakla" suçladık. Oysa dedelerimiz Irak'ta, Filistin'de, Kafkaslar'da, Çanakkale'de vatan topraklarını savunuyorlardı. İngiliz ordularının buralarda ne aradıklarını sormak yerine, onların yüce makamlarını tartışmaya açtık...”

 

KAYNAKÇA

Balcı Ramazan, ‘Sarıkamış Harekâtı’, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1999.

Balcı Ramazan, ‘Tarihin Sarıkamış Duruşması’, Tarih Düşünce Kitapları, İstanbul, 2005.

Bardakçı Murat, ‘Enver’, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015.

Bardakçı Murat, ‘Sarıkamış'taki Büyük Felâketin Sorumlusu Hafız Hakkı Paşa'nın Pişmanlık Günlüğü’, Habertürk, 23 Aralık 2012. (Erişim Tarihi: 18.08.2017)

Erickson Edward J.,‘Size Ölmeyi Emrediyorum! Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’, (Çev. Tanju Akad), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011.

Kösoğlu Nevzat, ‘Şehit Enver Paşa’, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2013.

Ortaylı İlber, ‘Türk Tarihinin Portrelerinden Enver Paşa’, Milliyet, 04 Ağustos 2013. (Erişim Tarihi: 18.08.2017)

Taşyürek Muzaffer, ‘Bir Hüznün Tarihi Sarıkamış’, Yitik Hazine Yayınevi, İstanbul, 2007.

 

YAZAR HAKKINDA:

Hasan Kayıhan:

1949 yılında Bilecik Günyurdu (Bakraz) Köyü’nde dünyaya gelen Kayıhan, Eğitim Enstitüsü ve Ortadoğu Amme İdaresi mezunudur. Edebiyat dünyasında Peyami Safa Ödülü kazanan Yoklar adlı romanıyla tanındı. Akıcı ve sağlam Türkçesiyle dikkat çeken yazarın Zincir (Türk Kültür Vakfı Roman Ödülü), Acı Su, Sultan/Köln'de Bir Kız, Gurbet Ölümleri (TYB 1984 Yılının romanı), Beyler Aman, Dönüş gibi romanları bulunmaktadır. Uzun süredir yurtdışında yaşayan ve üç çocuk babası olan yazar, özellikle Batı Avrupa'da yaşayan Türk gençlerinin anadillerini geliştirebilmeleri yolunda büyük bir uğraş vermektedir. Bu konuda çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce makalesi bulunan Hasan Kayıhan, özel bir televizyonda Yüz Yüze adıyla haftalık sohbet programı hazırlayıp sunmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği'nin kurucularından olan Kayıhan, Almanya'da aktif olarak politikayla da uğraşmakta, Türk asıllı adayların partilerinde etkin görevler alabilmesi için destek vermekte, Türk derneklerinin birleşmesi, Türkiye imajının olumlu yönde geliştirilmesi için çaba harcamaktadır.

Hasan KAYIHAN

Bilge Kültür Sanat, 1. Baskı, Mart 2017, 288 Sayfa, ISBN: 6059521154


[1]Reval Görüşmeleri aynı zamanda II. Meşrutiyet’in İlanı’na zemin hazırlamıştır.

[2]Bu antlaşmalardan bazıları şunlardır: Boğazlar Antlaşması (1915), Londra Antlaşması (1915), Petrograd Protokolü (1916), Sykes-Picot Antlaşması (1916), Mac-Mahon Antlaşması (1916), Saint-Jean de Maurienne Antlaşması (1917), Balfour Deklorasyonu (1917).

[3]Macaristan’ın bağımsızlık mücadelesinde büyük bir yeri olan şair. Turan Cemiyeti kurucuları arasında yer almış, Turan Şarkıları isimli eseri ile Macar Türkleri arasında milli duyguların yayılıp güçlenmesinde oldukça etkili olmuştur. Ünvanı ‘Son Şaman’ olarak bilinmektedir.

[4] 9. Kolordu: 36.784, 10. Kolordu: 48.943, 11. Kolordu: 27.019, 2. Süvari Tümeni: 5.428 kişiden oluşmaktaydı.

[5] Bu eser Türk kayıpları konusunda en çok kullanılan Batı kaynağı olmuştur.

[6]Konu hakkında Köprülü Şerif (İlden) kişiliği en yakın örneği teşkil etmektedir. İlden, Sarıkamış adı ile yer verdiği anılarında Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı’na yönelik birçok olumsuz görüş beyan etmektedir. Donarak şehit olan 90.000 asker savına da 1922 yılında kaleme aldığı anılarında yer vermiştir. Bu gibi yanlı olarak birçok eserin kaleme alındığı bilinmektedir.

[7]Korbaşılar kelimesine karşı Ruslar Basmacılar deyimini kullanarak kavram üzerinden olumsuz politika gütmektedirler. Terimsel anlama bakıldığında “Basmacı” basmak fiilinden “Baskıncı-haydut” olarak bilinmektedir. Araştırmacı Yazar Ali Bademci Korbaşılar ile ilgili “6 yıl, iki kıta üzerinde kurulu dev Rus İmparatorluğu idarecilerine korkulu günler yaşatan, bir 10 yıl da ciddi endişelerden kurtulamamalarına sebep olan ve hala izleri hafızalardan silinemeyen maruf hareket” olarak tanımlamaktadır.

[8]Eserin 274. sayfasında yazar, karakteri, “O sağ, savaşa katılmadı, karılar gibi çömelip bekledi” şeklinde konuşturarak İbrahim Lakay’ın kişiliği ile ilgili öngörüsünü sunmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR