Beni Asla Bırakma

Semanur ULU*

2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Kazuo Ishiguro’nun orijinal adı “Never Let Me Go” olan eserini Mine Haydaroğlu “Beni Asla Bırakma” adıyla Türkçeye kazandırmış. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan eserin ilk baskısı 2007 yılında yapılmış ve on yılda onbeş baskı yapacak kadar sevilen ve okunan bir eser olmuş. Eserin arka kapağında ve ilk sayfasında Beni Asla Bırakma’nın yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi yüz roman arasında gösterildiği de söyleniyor. Eserin çevirisinin titizlikle yapıldığı belli ancak bazı yerlerde bir filmin altyazılarını okuyormuşsunuz gibi bir his uyandırıyor. Cümlelerin kelimesi kelimesine çevrildiği hissediliyor. Oysa dil sadece kelimeler demek değildir, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Bu yüzden çeviri yaparken kelimeleri çevirmek yetmez eseri başka bir dilde yeniden yazmak gerekir. Çevirmenin İngilizcenin ve Türkçenin inceliklerine hakim olduğu aşikar ancak bu bahsettiğim nedenden ötürü eserin çeviri olduğu fark ediliyor

Eserin konusuna ve içeriğine gelecek olursak öncelikle hem bilimkurgu hem de distopya olarak nitelendirilebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. “Benim adım Kathy H. Otuz bir yaşımdayım ve on bir yıldan uzun süredir bakıcıyım.” Cümlesi ile başlıyor eser. Bundan sonra başlangıcından itibaren Kathy’nin hayatında bir gezintiye çıkıyoruz. Bilimin ve özellikle tıbbın çok ilerlediği bir dönemde İngiltere’de geçiyor hikaye. Eser üç bölümden oluşuyor ve baktığımız zaman bu üç bölümün Kathy’nin hayatının farklı evrelerini anlattığını görüyoruz. Birinci bölüm Hailsham’daki hayatını, ikinci bölüm Kulübeler’deki hayatını ve nihayet üçüncü bölüm Bakıcı olduktan sonraki hayatını anlatıyor Kathy’nin. Bu sözcükler eseri okumayanlara çok anlamlı gelmeyecektir başta. Eser okurken de bu kelimeler ve başka bazı kelimeler sürekli tekrarlanmasına rağmen anlam kazanmaları ilerleyen bölümlerde oluyor. Bazen öncesinde ufak bir detaymışçasına anlatılan olay sonraki bölümlerde çok önemli bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu da sanırım eser boyunca gerilimin sürmesini sağlayan asıl sebep. Bir takım kavramlar ve olaylar var, anladığınızı sanıyorsunuz, artık bildiğinizden emin oluyorsunuz bazen ama sonra tam olarak anlayamamış olduğunuzu fark ediyor, anlamını tam olarak kavrayamadığınızı düşünüyorsunuz tıpkı Hailsham öğrencileri gibi. Onlar da her şeyin kendilerine anlatıldığından ve her şeyi bildiklerinden eminken bir yandan da içten içe aslında hiçbir şey bilmediklerini hissediyorlar. Hailsham eserin ilk bölümünün geçtiği mekan. Biraz okula biraz hapishaneye benziyor. Aslında bunun denetim toplumlarının kurumlarına bir gönderme olduğunu eserin bütünlüğü içinde kavramak mümkün. Hailsham da öğrenciler gözetmenler tarafından eğitiliyorlar, özellikle sanat ve spor konusunda sıkı bir eğitim sürecinden geçiyorlar. Sürekli bir şeyler ortaya koymak, yeni şeyler yaratmak için teşvik ediliyorlar. Ortaya koydukları ürünlerden en güzelleri Galeri adını verdikleri ama hiçbirinin varlığından ya da yokluğundan haberdar olmadığı bir yere götürülüyor sergilenmek üzere. Hailsham öğrencileri en azından oradan ayrıldıktan sonra bunun nedenleri üzerine kafa yorup bazı teoriler üretseler de bunların doğru olmadığı ve aslında neye hizmet ettiği eserin son sayfalarına kadar muamma olarak kalıyor. Bir şeyleri biliyor olmak ama tam anlamıyla bilmediğini sezmek çünkü var olan bir kavramın, olayın, sözün ardında huzursuz edici bir gerçeğin var olduğunu içten içe sezmek esere tekinsiz bir hava kazandırıyor. Etrafı korkutucu ormanlarla çevrili Hailsham’da sürekli özel oldukları kendilerine söylenerek ve ne için yaratıldıkları kendilerine ezberletilerek yetiştirilen öğrencilerin birbirleriyle olan ilişkileri de eser boyunca anlatılan şeylerden biri. Kathy’nin hayatında özellikle Ruth ve Tommy’nin önemli bir yeri var. Onların iç içe geçmiş ilişkileri ve sorunları bu distopik dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor. İlk bölümde sürekli geçen bazı kelimelerin anlamlarını ilk bölümün sonunda gözetmenlerden Lucy’nin açıklaması üzerine daha iyi anlıyoruz ya da anladığımızı sanıyoruz. “Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız.” (s. 83) Ishiguro bu cümlelerle bir gerçeği bize ısrarla göstermek istiyor sanki hayal bile etmek istemediğimiz bu distopyada yaşayanlardan çok da farkımız olmadığını bu cümlelerden daha iyi ne anlatabilir ki? Bizim için önceden kararlaştırılmış hayatlar yaşıyor, kendi seçimlerimizi yaptığımızı sanırken sunulan seçeneklerin bile başkaları tarafından belirlendiğini görmek istemiyoruz. Diğer yandan tıbben olmasa da orta yaşa bile gelmeden hayati organlarımızı bağışlamaya başka şeyler için tahsis etmeye başlıyoruz. Örneğin beynimizi işimize, kalbimizi sevdiğimize, midemizi fast-food zincirlerine bağışlıyoruz. Bu o kadar korkunç bir şey gibi de görünmüyor üstelik. Hailshamlıların nasıl ortaya çıktıklarını ise ikinci bölümde öğreniyoruz hepsinin normal birer insandan kopyalanmış klonlar olduğunu ve kendi hayatını yaşayan modelleri olduğunu öğrenmek gerçeğe bir adım daha yaklaştırsa da asıl büyük tabloyu görmek ancak üçüncü bölümün sonlarında Kathy ve Ruth’un kendileri için zamanı durdurma arayışlarının neticesinde ortaya çıkıyor. Burada anahtar rolü Hailsham’ın yöneticisi Emily ve Hailsham’ı sürekli ziyaret edip galeri için bir şeyler toplayan Madam oynuyor. Onları ziyaret eden Kathy ve Tommy’ye Emily  Hailsham ekolüne değin klonların insan değilmişçesine muamele gördüklerinden ve Hailsham da oldukları için şanslı olduklarından bahsediyor. Galeri konusunda ise Tommy’nin aşk temalı teorisinin yanlış olduğunu burada görüyoruz. Çünkü bu klonların ruhlarının olduğunu kanıtlamak için yapılmıştı. Bu ürünler sergilenerek insanlara bir şey kanıtlanmak isteniyordu. İnsanların görmek istemediği gözden kaybetmek istediği şeyle yüzleşmelerini sağlamaya çalışıyorlardı bir nevi. Oysa insanlar bunu bilmek istemiyorlardı, hasta olduklarında ihtiyaç duydukları organların boşluktan bir yerden kendiliğinden ortaya çıkıverdiğini düşünmeyi tercih ediyorlardı. Bu yüzden klonlar kendileri için belirlenen yazgıya boyun eğmek zorundaydılar. Mutlak bir ölüme giden bu yolda iyi vakit geçirmeye çalışmaktan başka şansları yoktu. Aşk bile zamanı durdurmaya, bir şeyleri değiştirmeye yetmiyordu. Eserin sonunda bu gerçekle yüzleşmek zorunda bırakılıyor okuyucu. Bu yüzden sıradan kahramanlık hikayelerine ve mutlu sonlu kurgulara alışmış okurların ilgisini çekmeyecektir. Tommy ve Kathy’nin dönüş yolunda anayolların aksine arka ve ara yolları tercih etmeleri de o gün öğrendiklerini alegorik bir yolla özetliyordu. Onlara biçilen rol buydu, birileri gerçek olan hayatları yaşayacaktı ve tam da bu yüzden kendileri görünmeyen bir figür olarak hayatın arka sokaklarında yaşamaya mahkumlardı.

Ishiguro başta da değinildiği üzere çağdaş insanı anlatıyor aslında, hepimiz öleceğimizi bilerek kendimizi yetiştirmeye sanat ve sporla ilgilenmeye çalışıyor, okuyor ve yazıyoruz. Öleceğini bildikten sonra çok da anlamlı gelmiyor bütün bu çabalar, tıpkı Hailshamlılarda olduğu gibi. Belki biz de sadece kaçınılmaz sonu beklerken iyi vakit geçirmeye çalışıyoruzdur. Eğer eseri hala okumadıysanız bütün bunları okuduktan sonra büyünün bozulduğunu düşünüp okumaktan vazgeçmeyin. Çünkü neler olacağı bilinse bile eserin kurgusu ve dili okuru bağlamaya yetiyor. Üstelik değinmediğim ve okunmaya değer daha o kadar çok konu var ki! Örneğin sadece Norfolk hakkındaki ironik öyküyü öğrenmek için bile bu eseri okumaya değer.

* Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü lisans öğrencisi

Kazuo Ishiguro, Çev. Mine Haydaroğlu

Yapı Kredi Yayınları, 15. Baskı, İstanbul, Kasım 2017, 271 Sayfa, ISBN 978-975-08-1187-6

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR