Ben, Öteki ve Ötesi

Merve ÖZGENÇ[1]

İbrahim Kalın, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun olmuş, ardından yurtdışında yüksek lisans ve doktorasını tamamlamıştır. İslam felsefesi, İslam-Batı ilişkileri, Türk dış politikası konuları ile ilgilenmiş ve bu alanlarda okuyucuya çeşitli makaleler-eserler sunmuştur. Şu anda da Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü görevine devam etmektedir.

Eser şarkiyatçılık alanının Türkiye temelinde, daha iyi kavranmasını sağlıyor. Türkolojiye yumuşak bir geçişi de mümkün kılıyor. İslam ve Batı toplumlarının birbirleriyle olan temaslarından, ilişkilerinden ve ortaya çıkan “şeyler” den bahsediyor. Günlük hayatımızda rastgele kullandığımız ancak tam olarak idrakına vakıf olmadığımız bir sürü olayı çok daha anlamlı bir çerçeveye oturtuyor. İsminden de anlaşılacağı üzere öteki ve ben kavramlarını da kırılma ve gerilim noktaları ile anlatmaya çalışıyor.

Genel olarak Doğu’nun Batı tarafından tanımlanmasına şahit olmaktayız. Batı nedir, Avrupa nedir, barbar nedir gibi kavramların tam olarak nasıl ortaya çıktığı ya da etimolojik olarak manasının bilinmemesi, Avrupa’nın Avrupa oluşunda İslam alimlerinin ve Asya kültürlerinin etkilerinin yok sayılması bizleri Batı’ya karşı savunmasız bırakmaktadır. Batı’yı daha iyi kavramak için ise Yunan’ı, Roma’yı ve Hristiyanlık’ı bilmek şarttır.

“Kadim Mısır, Yunan’ın ilham kaynağıdır. Atina, Yunan felsefe ve kültür havasının merkezidir."  (s.40) Sasaniler ve Roma’dan uzak oluşu ile İslamiyet kendi özgünlüğünü, kültürünü, hukukunu, ahlakını ve medeniyetini oluşturma şansı elde etmiştir. İslam farklı coğrafyalarda da benimsendikçe farklı kültürlerle karşılaşmış ve bünyesinde bunları sentezlemiştir. Hoşgörüsü, çoğulculuk anlayışı İslamiyet’in kitlesini gittikçe arttırmış ve medeniyet havzasını genişletmiştir. Tüm bu oluşumlara rağmen İslamiyet gerileme evresine girdiğinde ve Batı yükselişe geçtiğinde, Müslümanlar da kendilerini Batı üzerinden tanımlama ihtiyacı duymuş ve bu durumda maddiyatçılığa olan önemin artmasıyla Müslüman’ın kendini dünyada tanımlama çabasından kaynaklanmıştır.

Batı İslam’ı her zaman dini bir rakip olarak algılamıştır. Hristiyanlık, Ortadoğu ve Mezopotamya kökenli bir dindir. Hristiyanlık’ın İslamiyet ile aynı topraklardan çıkıyor oluşu Batı’ya hoş gelmemektedir. Kur’an’da geçen birçok hâdise Tevrat ve İncil’de de bulunmaktadır, ayrıca Hz. İsa’ya da önem verilmektedir. Bu benzerlikleri okuyan Hristiyanlar İslam’ı kötü olarak görüp düşmanca bakarlarken Müslümanlar iyi olarak görmüştür. Ardından da Hristiyanlar; İslamiyet’in kılıç zoruyla yayıldığı, Hz. Muhammed’in büyücü ve cinsellik kavramlarıyla bağdaşık bir kimliği olduğu gibi dedikodular yaymış; Hristiyan camiayı İslamiyet’e karşı zehirlemişlerdir. Birçoğu ilk elden kaynaklara sahip olmadan bu kanıya varmıştır. Bu durum da hala güncel bir sorunu teşkil etmektedir. Müslümanların yobaz olduklarını dile getirirken, kendileri yobaz konumuna düşmüşlerdir.

Güç ve din kavramları yönetim için çok kıymetlidir. Bir devlet başkanı ülkesini daha iyi yönetebilmek için dine mutlaka ihtiyaç duymuştur. Roma İmparatorluğu, Rusya’nın 11. yüzyılda din arayışına girmesi, Osmanlı Devleti’nin geniş coğrafyalarda sözünü geçirebilmesi buna örnek olarak verilebilir. Haçlı Seferleri de dini amaçların yanı sıra yönetimsel kaygıları barındıran, birleşik Avrupa hedefinin gerçekleşmesi gibi amaçları kapsayan savaşlar dizisidir. Bu savaşlarda halkın onayını ve desteğini alabilmek için II. Urban Müslümanların kutsal topraklardaki Hristiyanlara çeşitli işkenceler yaptığına dair iddialar ortaya atmış, propagandalar yapmış ve halkı kışkırtmıştır. Bu bağlamda İslam karşıtı söylemlerin tarihsel olarak ilkini gerçekleştirdiğini de söyleyebiliriz.  Müslümanlar ve Hristiyanlar Haçlı Seferleri ile birbirlerini daha yakından tanıma şansı elde etmişlerdir (Belirtmekte fayda olan husus da, Haçlı Seferleri sadece Doğu’ya değil aynı zamanda Batı toprakları içinde de gerçekleşmiştir). Hristiyanlar, Kudüs’ü de kapsayan kutsal toprakları kendi coğrafyaları içine katmak istemişlerdir; fakat kitapta Kudüs’ü Haçlı Seferleri’ne kadar neden gündem dışı tuttukları hususuna değinilmemiştir. Kutsal topraklara girdiklerinde de bu sefer o toprakları yağmaladıklarına dair söylemler Müslüman ve Yahudi camiada ortaya çıkmıştır. Hatta Batı kaynaklarında da durum bu şekilde nakledilmiştir. 1187’de ise Salaheddin Eyyubi Kudüs’ü Hristiyanların elinden almıştır. Salaheddin’in Eyyubi’nin namını ise hem Batı’da hem Doğu’da duymayan kalmamıştır.

Avrupa ile İslam’ın bilim ve düşünce hususundaki ciddi temasları Endülüs’te başlamıştır. Hatta denir ki Avrupa, İslamiyet’in kıtaya sıçraması tehdidi ile iç kesimlere çekilmiş ve kendi benliğini oluşturmuştur. Şuanda da Endülüs’te yaşayan Müslümanlar mevcuttur. İslam güç kaybedip gerilediğinde Osmanlı zulüm gören Müslümanlara kucak açmıştır ve günümüzde de bu sıcaklık taze tutulmaya çalışılmaktadır. O zamanda yapılmış olan camiiler hala hayattadır ve İspanya’ya farklı bir zenginlik katmaktadır.

Osmanlı’nın İstanbul’u fethetmesiyle Papa’nın kini artmıştır. Fatih İstanbul’un fethiyle 4. ünvanını da (padişah, sultan, hakan) almıştır: Kayzer. Papa da kendisini vaftize davet etmiştir; ancak Fatih Sultan Mehmet dininden dönmemiştir. Avrupa Türkleri İstanbul’un fethinden dolayı asla affetmemiştir. Affetmeyişlerini ise tiyatroda, resimde, şiirde, bilimsel eserlerde kısacası her alanda görebiliyoruz. Muhteşem Süleyman zamanında ise Türklerden oldukça korkar bir duruma gelip günde 3 defa tanrılarına yalvarır hale bürünmüşlerdir; çünkü Türkler asla yenilmeyen bir güce sahipti ve kendilerine de savaş açacaklar diye korkmaya başlamışlardı. (İnebahtı Deniz Savaşı’nda Türkler yenilgiye uğrayınca düşünceler tersine gelişmeye başlamıştır.)

Eserde oryantalizme yer verilmiş, temellerine inilmiştir. Avrupa’da oryantalizmin kökeni çok daha eski olsa da akademiksel anlamda 1754 tarihinde okulu açılır. Bu kısımda Raymond Lull, Goethe, Cervantes, Montesquieu, Sosa, Hasan El Vezzan, Ceberti, Hegel, Nietzsche, Lawrence gibi isimlere rastlamak mümkündür. “Avrupalılar başka toplumları sömürme ve kendilerine benzetmenin 'Beyaz Adamın Yükü' olduğuna inanmışlardı ve bu misyonun adı medenileştirmeydi.” (s.288) Ardından nasıl durumların Osmanlı aleyhine geldiği, İslam coğrafyasının dağılışı, Napolyon’un amaçları, yöntemleri, Abdülhamid’in çabaları anlatılmıştır. Eser sadece Avrupa tarafından oryantalizm ve İslam’ı değil aynı zamanda ABD tarafından da olaylara bakmaktadır. Ayrıca kadınların yaşamı gizli olduğu için oryantalistler zihinlerinde kurgularla bu gizliliği açmaya çalışmışlardır. Tabii ki bunu yaparken desteksiz iddialarla asılsız şeyler söylemişlerdir; fakat İngiliz Büyükelçisi’nin eşi bu durumlara meydan okumuş ve Müslüman kadının profilini düzeltmeye çalışmış, övgüler yağdırmıştır. Elde ettiği ilginç ve faydalı verileri de İngiltere’ye taşımak istemiştir.

Şarkiyatçılık alanına dair kitaplarda genel olarak Batı’nın Doğu’yu nasıl gördüğü ele alınırken, Ben Ötesi ve Öteki’nde işin oksidentalizm boyutu da incelenmiştir. Müslümanların da Hristiyanlar hakkında bir takım kötü şeyler söylediğini görebiliyoruz; ancak Hristiyanlar’ın yaptığı gibi Müslümanlar’ın şeytanileşmesi özü-boyutu kadar ileri gitmediğini, kimlikle bütünleşmediğini ve daha yumuşak söylemlerde bulunulduğunu eserden öğreniyoruz. Esas nokta ise: İslam dünyasının sorunlarını Batı’ya atfetmesinin bizleri tembelliğe ve zihni konfora götürmesi hususudur. Bu hususta Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi oldukça önemli bir eserdir. Eserde, Müslümanlar fizik ve matematik gibi ilimlerden uzak kalamaz, Allah Kur’an’da tefekküre davet ettiğinden bunları düşünmek, felsefeyi ele almak bir elit lüksü değildir vecibedir denmektedir. Ayrıca yer yer Batı’nın Arapça öğrenip İslam kültürünü araştırmasına karşın Müslümanlar’ın hiçbir şey yapmamalarına serzenişi de vardır. Müslüman seyyahların gözüyle Avrupa kısmında da, Müslümanlar’ın Batı camiasına girişini görüyoruz. Ancak ülkelerine döndüklerinde de zihinleri bulanıklaşmıştır. 1867’de de Osmanlı padişahı Abdülaziz ilk Avrupa ziyaretini gerçekleştiren sultan olmuştur. Avrupa’da yoğun bir ilgiyle karşılaşmıştır. Bilindiği üzere Batıcılık da Osmanlı’nın dağılmaması için ortaya çıkan akımlardan biri olmuştur.

Günümüze doğru yaklaştığımızda ise teknolojinin artan gücüne hepimiz şahit oluyoruz. İslamiyet’in de bilinmesi artmaktadır; ancak medya yoluyla yayılan haberlerin birçoğu islamofobi gereği propaganda içeriklidir. Bu sebeple örneğin ABD’liler İslam’ı şiddeti meşru kılan bir din olarak bilirken; Avrupalılar ise bir tehdit olarak görmektedir. Her iki kesim de topraklarına mülteci almak istememektedir. Avrupa Yahudileri dışlarken ve onlara olan nefretini meşru bir hale getirmeye çalışırken de benzer yöntemler izlemiştir. Şuanda da dünyada islamofobi yeni antisemitizm mi çalışmaları bu bağlamda sürmektedir.

Kitabın altın noktası da tüm bu birikimleri aktardıktan sonra gelen Ben, Öteki ve Ötesi kısmıdır. Yazar burada derin düşüncelere dalmıştır. Varlıkların hakikati, nefis, ben bilgisi, nihilizm, tüketim çılgınlıklarına değinmeler mevcuttur. Öteki kavramını da dışlamak olarak algılamak yerine yeni keşif ve inşa imkanları sunmak şeklinde algılamak daha zengin bir yaklaşımdır.  “…barışçıl bir dünya düzeni için…bizden farklı olan insanlarla belli ahlaki ilkeler çerçevesinde yaşayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ötekiyle barış içinde olabilmekse kendimizle barış içinde olmamıza bağlı.“ (s.464)

Kitap farklı konular hakkında oldukça güzel bilgiler içeriyor. Kahvenin hikayesi, Balkanlar’ın Avrupa’da durumu, Da Vinci, Bellini, Pera, Osmanlı’nın Hristiyan mezheplerine etkisi, Goethe, Mehter ve Batı müziği, müzik tarihimizde oldukça önemli olan Albert Babowski ve Dimitrie Cantemir, Pierre Loti ve İstanbul, kadınların dünyadaki konumu gibi oldukça birbirinden bağımsız gibi duran konulara da eserde yer verilmiştir. Bağımsız gibi görünmesine rağmen elbette ilişkilidir; ancak temel metin üzerinde değildir ve esere farklı bir hava katmış; okura zaman zaman bir dinlenme molası hissini vermiştir. Eserin dili oldukça sade ve akıcıdır. Kaynakçası da oldukça geniş ve güvenilirdir. En önemlisi de Doğu-Batı ilişkisini Türkiye üzerinden götürerek konunun tarihi geçmişini çok net bir şekilde kavranmasını sağlamaktadır. Ancak kronolojik olarak bazen ileri bazen geri gidilmesi okuru yoran bir yönünün olduğunu da göstermektedir.

[1] mrvozgnc@gmail.com

İbrahim KALIN

İnsan Yayınları, İstanbul, Ekim 2017, 560 Sayfa, ISBN 978-975-574-828-3

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR