Alparslan Türkeş Türk Milliyetçiliği ve CKMP

Semih GÖNÜL[i]

Ümit ÇALIŞKAN[ii]

Ömer KARABAYIR[iii]

Öncelikle bu çok önemli ve pek gündeme gelmeyen konuyu lisans tezi olarak seçtiğiniz için ve kitaplaştırma cesaretini gösterdiğiniz için tebrik ederiz. Malumunuz, üniversitelerde milliyetçi oluşumlara hep kötü gözle bakılmıştır. Maalesef bunun sebeplerinin başında, basın-yayın ve üniversitedeki bazı öğretim görevlilerinin tutumları gelmektedir. Bu sebeplere girmeden sormak istiyorum: Tez konunuzu seçerken ya da kitaplaştırmaya karar verdiğinizde, gerek hocalarınızdan gerekse arkadaşlarınızdan aldığınız olumlu, olumsuz tepkiler neler oldu?

Teveccüh edip okuyup, ilgilendiğiniz için ben çok teşekkür ederim. Türk milliyetçiliği fikri Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgalarından birini oluşturmasına rağmen dediğiniz üzere milliyetçi düşünceye mesafeli bir duruş söz konusu. Fakat lisans eğitimini gördüğüm Trakya Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde bilhassa kendi alanım olan Siyaset Anabilim Dalı öğretim üyelerinden hiçbir zaman yadırgayıcı bir tutumla karşılaşmadım. Kaldı ki tez danışmanım olan Prof. Dr. Baran Dural Hoca’nın da çalışmaları bu yöndeydi. (Pratikten Teoriye Milliyetçi Hareket ve Milliyetçiliğin Yakın Tarihi adlı eserler kendisine aittir.) Çalışmam bir lisans tezi olduğu için kitaplaştırma yönünde herhangi bir beklenti yoktu, hocalarıma da bu konuyu hiç açmadım, arkadaşlarımla paylaşsam da kitabı çıkartana kadar onları inandıramadım. Haliyle hepsi de olumlu yönde olmak üzere tepkileri kitabı çıkardıktan sonra aldım.

Türk Milliyetçiliği’nin Bilge Kağan’a dolayısıyla “Orhun Yazıtlarına” dayandığını söylüyorsunuz. Ancak Mete Han’daki “millet şuuru”nu ve Türk boylarını birliği altında toplamasını nasıl yorumlayacağız bu durumda? Çinlileri vergiye bağladığını ancak Çinliler ile Türklerin karışmasını istemediğini ve bunun için çabaladığını da biliyoruz. Bu durumda bunu nereye koyacağız?

Mete Han’a ait tarihi vesikalar çok kısıtlı durumda, henüz onun isminin tam olarak ne olduğu konusunda dahi tarihçiler hemfikir değiller. Bu nedenle o döneme ait bir iddiada bulunmak kolay değil. Millet şuuru ifadenize gelinecek olursa, “millet” olma olgusunun bizim anladığımızdan çok daha farklı bir durum olduğunu düşünüyorum, örneğin Çinlilere karşı olan tavır milliyetçi duygulardan ötürü değildir, muhtemelen “yabancıya” karşı gösterilen bir tavrın sonucudur. Bu tavır, tarihin her döneminde, en ilkel kabilelerde dahi görülmektedir. Orhun Yazıtları’nın ayırt edici özelliği ise şudur; o zamana değin Türklerde boy şuuru hâkimken bunun yerine Türk üst kimliğinin kabul edildiği, dolayısıyla millet olma yolunda bir adımın atıldığını gösteren ilk belgedir. Göktürk Devleti’nin ismi dahi bunu göstermektedir. Gayet tabii modern milliyetçilik anlayışı kadar keskin bir milliyetçi tutumdan Göktürk döneminde de bahsedilemese de, “pragmatist” olarak milliyetçi bir tavırdan bahsedebiliriz. Zira Türk soylu halklar arasında sürekli “boy çatışması” yaşandığını gören Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk çare olarak boy şuuru yerine “millet şuuru”nu yerleştirmeyi görmüştür.

“Her ne kadar, liberalizmle erken tanışan kuzey Türklüğü Türk milliyetçiliği fikrinde ön planda gözükse de onları kendi koşulları içerisinde değerlendirmek daha sıhhatli sonuçlar verecektir.” (s.7) Osmanlı’da Türk Milliyetçiliği’nin ortaya çıkışında ve devleti yönetecek bir fikir hâline gelmesinde büyük rolleri olan “Kuzey Türklüğü’nün” İsmail Gasprinsky, Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Hüseyinzade Ali Turan gibi isimlerini Türkiye’deki Türk milliyetçiliğinden ayrı değerlendirmek mümkün müdür?

Kesinlikle mümkün değildir. Nitekim onların iç dünyasına bakıldığında da Türkiye Türklerinden kopuk olduğunu söyleyemeyiz. Osmanlı’yı yahut Türkiye’yi önceleyen tutumları her zaman mevcuttur. Benim o cümlede kastettiğim şey milliyetçilik düşüncesinin liberalizm ile olan bağlantısıdır. Çarlık Rusyası’nın, Osmanlı’ya göre daha çok sanayileşmiş bir ülke olması, bahsedilen isimlerin hemen hemen hepsinin küçük-orta burjuvazi ailelerinden gelmeleri kastedilmektedir.

Türk milliyetçiliğinin köklü bir siyasal iktidara ulaşmasında kültürel iktidarın rolünü nasıl görüyorsunuz? Geçmişten günümüze devlet felsefesi olarak yerleşmiş olan bir fikir sisteminin oluşmasında kültürün katkısı nasıl olur?

Kültür dediğimiz mefhum sosyal bilimler yazınında çok geniş tanımlamalarla ifade edilmektedir. Dergiler, şiirler, romanlar gibi edebi eserleri kastediyorsanız bunun yerini yadsımamız mümkün değildir. Zira bir anlamda; Türk edebiyatının, Türk tarihinin, Türk kültürünün milliyetçisiyiz. Hüseyin Nihal Atsız Bey meşhur şiirinde “Türk’ün bulgurunu, İtalyan makarnası” ile karşılaştırarak adeta bulgurun milliyetçiliğini dahi yapar. Bu anlamda çıkan dergiler, yazılan şiirler ve romanlar Türk halkının zihninde daha fazla yer ederek Türk çocuklarının “milli şuur ve gurura malik” bir şekilde yetişmesine katkı sunar. Böylelikle Türk milliyetçiliğinin siyasal iktidarı kendiliğinden gelir. Türk çocuklarına Türklük sevgisini bilimsel makalelerle öğretemeyiz, bunun için yıllardır kullanılan yöntem destanlar, şiirler ve hikâyeler olmuştur bu anlamda dediğiniz türde kültürü sizin gibi çokça önemsiyorum.

Osmanlı’da Türk Milliyetçiliği’nin geri plana atıldığını iddia ediyorsunuz. Ancak Osmanlı’da Padişahların Türk olduklarının bilincinde olduğunu biliyoruz. “Gaza”, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” ve Nizam-ı Âlem” gibi ülküleri takip eden hükümdarlar Türk milliyetçisi değil midir?

Türklük şuuruna sahip olmaları “milliyetçi” siyaset güttüklerini ispat etmez. Bir kere Osmanlı, İmparatorluk sistemini benimsemiştir, haliyle daha baştan çok milletli bir yapıyı kabul etmişlerdir. İmparatorluk örgütlenmesi içerisinde milliyetçi bir siyaset izlendiğinde sömürgeci/emperyalist sergileniyor demektir. 19. yüzyılda Fransa, Britanya ve Prusya İmparatorluklarının durumu böyledir.

“Birinci Dünya Savaşı akabinde gerçekleştirilen ulusal Kurtuluş Savaşı tam anlamıyla Türk milliyetçilerinin yürüttüğü bir mücadele oldu.” (s.10) Kurtuluş savaşını gerçekleştiren birinci mecliste her kesimden insan olduğunu biliyoruz. Hatta Mustafa Kemal’in liderliğini yaptığı birinci gruba karşılık ikinci grubun varlığını ve ciddi muhalefetini biliyoruz. Durum böyle olunca şöyle demek daha doğru olmaz mı: Kurtuluş savaşının Lider kadrosu Türk milliyetçileri, iken tabanında her kesimden ve görüşten insan vardır?

“Türk Milliyetçilerinin yürüttüğü” derken dediğiniz cümleyi kastediyorum. Zira yürütme gücüne sahip olanlar zaten lider kadrosudur. Ayrıca bu mücadeleyi tanımlayan yabancı basın doğrudan doğruya “Nationalist Movement” diye yani “Milliyetçi Hareket” olarak adlandırmaktadır.

İmparatorluğun yükseldiği Anadolu coğrafyasında kurulan ulus devlet kendi millî burjuvazisini oluşturmaya çalışırken Batı’dan farklı olarak neleri ön plana almıştır?

Sınıf ayrımı olmama hususundan başlamak gerekirse, aslında Türkler’de de sınıf ayrımı söz konusudur, özellikle Osmanlı Devleti’nde Sultan II. Mehmet’e kadar ciddi bir aristokrasi etkisi mevcuttur. Fakat millî burjuvazi oluşturulamamıştır. Batı’dan farklı olarak ön plana alma gayretinden çok mevcut şartlardan dolayı farklı bir süreç gelişmiştir. Yani Türk devlet aklı Osmanlı’nın son 50-60 yılı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemi tam olarak Batı tipli burjuvazi oluşturma fikrini benimsemiştir, ancak bu sınıf devlet destekli oluşturulduğu için iktidara bağlı kalmıştır. Hâliyle Batı’daki gibi demokrasi sistemini geliştirebilecek, kuvvetler ayrılığını oluşturabilecek bir yapı olmamıştır.

Almanlar soya bağlı bir milliyetçilik anlayışına sahipken Fransızların kültürel anlamda bir milliyetçilik görüşünü benimsemesi düşünüldüğünde, Türk milliyetçiliği soy, ırk, kültür, mensubiyet şuuru gibi faktörlerden hangisini öne çıkarmaktadır?

Gerek Türk tarihinin getirdiği imparatorluk geleneği gerek Türk milliyetçiliğini benimsemiş olan entelektüel/askerî yapının Fransız yazınına olan merakı modern Türk milliyetçiliği düşüncesinin kültürel boyutlarda oluşmasına zemin hazırlamıştır. Gayet tabii soy temelli Türk milliyetçiliğini benimseyen şahsiyetlere de rastlanabilir.

Türk milliyetçiliğinin zaman zaman kopukluğa uğramasında mezhepçilik ve boyculuğun yeri nedir?

Türk tarihine dikkatle bakıldığında kurmuş olduğu devletlerin “boylar konfederasyonluğu” şeklinde tanımlandığı görülür. Bu durum boyların ciddi derecede özerk bir yapılanma içerisinde olmasını sağlamıştır. O nedenle boyculuk/hanedancılık çokça etkili olmuştur. Ancak bu durum Türk tarihine özgü değildir. Aksine Türk tarihine özgü olan kısım Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk döneminde boyculuk anlayışı yerine ulusçuluk anlayışını getirme çabalarıdır.

Atatürk’ün karizmatik liderliği vefatıyla son bulunca, CHP’nin milliyetçilik anlayışıyla Türk milliyetçiliği anlayışının ayrışmaya gittiğinden bahsediliyor. Oluşan boşluğu dolduracak bir milliyetçi partinin doğuşunda bunun yeri nedir?

Çok yerinde bir tespit yapmışsınız. Tam da bu nedenle Türk milliyetçiliğinin siyasallaşma sürecini Hüseyin Nihal Atsız ile başlatmayı makul buluyorum. Zira onunla birlikte iktidara muhalif milliyetçi fikir gelişmeye başlamıştır. Fakat bu durum CHP ile sınırlı değildir. DP dönemini yaşayan Türk milliyetçileri de bir siyasal partiye olan ihtiyaca tanık olmuşlardır. CHP döneminde yaşanan 1944 sürecine benzer aşamalar 1951 yılında DP döneminde Türk Milliyetçileri Derneği’nin kapatılmasıyla yaşanmıştır. Tam da bu sebeple Alparslan Türkeş CKMP’ye girdiğinde Nihal Atsız tarafından “bayraktar”, Nejdet Sançar tarafından “kurtarıcı bozkurt” olarak ilan edilmiştir.

Hüseyin Nihal Atsız’ın 1962 yılında Orkun Dergisinde yayınladığı dokuz umde ile Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık Doktrini karşılaştırıldığında ortaklıkların yanında farklılıkların da olduğunu görüyoruz. Atsız; Türkçülük milliyetçiliktir, ırkçılık ve Turancılık da bunun şümulüne dâhildir derken, Türkeş’in milliyetçilik çizgisiyle ayrıştığı sonucuna ulaşmak mümkün müdür?

Hüseyin Nihal Atsız ile Alparslan Türkeş arasında fikir ayrılıklarının olduğu gayet açıktır. Fakat bahsettiğiniz husus fikir ayrılıklarına dâhil değildir. Türkeş, “ırkçılık” kavramının kirlenmiş olması nedeniyle bu kavram yerine “sosyo-psikolojik, manevi soyculuk” ifadesini kullanmıştır. İkisinin de kastettiği mana aynıdır.

Türkeş’in geliştirdiği Dokuz Işık doktrinini Ülkücülerin benimsedikleri, ancak içeriğini ikinci plana attıklarından bahsediyorsunuz. Bu durumun nedenini nasıl açıklarsınız? Bu doktrini anlatabilmek için sizce nasıl bir yol izlenmeli?

Bunun nedeni hiç şüphesiz ülkenin soğuk savaş sürecini yaşamasıdır. Komünist işgal hareketlerine karşı ciddi bir mücadele göstermek elzemdi, hâliyle işin teori kısmı pratik/eylem kısmının arkasına itildi. Doktrini siyasal bir parti programı olarak aktarmak doğal olarak siyasal partinin görevinin, fakat Türk milliyetçilerinin genel anlamda “Türkiye’nin kurtuluş yolu” olarak benimsemesi teknik bir meseledir. Onu özümseyen kadrolar oluşturup, doktrinini geliştirerek uygulamaya koymak asıl meseledir.

Tam da bu konuya değinmişken merak ettiğim bir husus daha var. Tabii ki bu ilkelerin her birinin yeri ayrı, değerli ve kıyaslanamazlar. Ancak şunu merak ediyorum, Sizce 2017 Türkiyesi’nde eksikliği en fazla hissedilen ilke hangisi?

Aslında 9 Işık Doktrini birbirine eklenmiş maddelerden oluşmaktadır. Yani bir madde diğer maddeyle anlamlıdır. Bu sebeple “ideal devlet” programı olarak tanımlıyorum. Başkanlık sistemi tartışmalarında Başbuğ’un yalnızca bir cümlesini göstererek “o da destekliyor” ifadesini kullanmak gibi bu değerlendirme de yanlış olur. Çünkü içerisinden bir kısmını alarak uygulamaya çalışmak diğerleri olmadan her zaman eksiktir. Milliyetçiler öznelinde bakmak gerekirse en büyük eksikliğin “Gelişmecilik” ilkesi olduğu söylenebilir. Çünkü Türk milliyetçileri bu maddeyi göz ardı etmiş, doktrini geliştirmek noktasında herhangi bir hareket içerisinde bulunmamıştır.

Dokuz Işık Doktrinin felsefi alt yapısı düşünüldüğünde onu doktriner fikirlerin durağanlığından ayıran özelliği var mıdır?

Bu soruya yukarıdaki soruyla bağlantılı bir cevap vermek gerekir. Onu durağan doktrinerlerden ayıran ilkesi hiç şüphesiz “Gelişmecilik” ilkesidir.

CKMP ordu karargâhına döndüğü yönünde eleştiriler aldığı dönemde genç kadrolarının komandolar olarak anıldığını biliyoruz. Lider-Doktrin-Teşkilat anlayışıyla liderin yanlışı benim doğrumdan üstündür sözünü düşündüğümüzde teşkilatçılıkla biat etmek arasında bir fark olduğunu söyleyebilir miyiz?

Türk tarih geleneğine bakıldığında teşkilatçılık hayati bir rol oynar. Bozkırda yaşayan bir topluluk için teşkilatlı bulunmak çok önemlidir. Teşkilatçılık organize olmayı ifade eder, aynı hedefe birlikte yürümeyi gerektirir. Rahmetli Dündar Taşer’in sözünü de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Teşkilat içinde bir karar alınana kadar kurultay kurulur, tartışmalar yapılır fakat sonuca bağlandıktan sonra o konu tekrar tartışılmaz. Hâliyle o andan itibaren tavır takınılan durum doğru olsa dahi ayrılıkçılığa yol açacaktır, bu da teşkilatın organik, uyumlu yapısını bozuntuya uğratır. O nedenle liderin yanlışı “doğru” addedilen fikirden üstün konuma gelir. Biat etmek ise teşkilatçılığın mütemmim cüzi olan bir ritüeldir; liderin, önderliğini tasdik etmektir. Biat varken de teşkilatın dinamizmini, organik ve uyumlu yapısını bozmayacak eleştiriler tabii olarak yapılabilir

1969 Adana Kongresiyle birlikte CKMP’nin kabuk değiştirerek amblemini bozkurt yerine üç hilal yapmasının ardından parti içinde fikir ayrılıklarının tasfiyeye neden olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu konuya ışık tutacak bir çalışma 2017 yılında Ötüken Yayınları tarafından yayınlandı. Bir tarihçi olan Ozan Karabulak’ın, “Atsız ve Türkçülüğün Yarım Asrı” eserinde tasfiyelerin 1969 kongresinde gerçekleşmediği ispat edilmiştir. Atsız’ın çıkarmış olduğu Ötüken Dergisi’nde 1973 yılına kadar Alparslan Türkeş’e yapılan övgüler görülmektedir, onu Başbuğ ilan eden şiirler yayınlanmaktadır. Biraz önce de ifade ettiğim üzere bizzat Atsız, “bayraktar artık Albay’dır” demiştir. Hâliyle hafızalarımızda yer eden bu yanlışlığın artık düzeltilmesi gerekmektedir.

Rahmetli Alparslan Türkeş’in MÇP ve CKMP’deki siyasî hayatı gerçekten pek bilinmez. İnsanlar onu MHP ile özdeşleştirmiştir. Ayrıca Türkeş’in siyasî hayatı ile Cumhuriyet’ten sonraki Türk Milliyetçiliği akımını bu şekilde, iç içe işleyen başka bir eser yok diye biliyorum. Bu anlamda çok yerinde bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Sizin bu konuyu seçmenizdeki en önemli etken nedir?

Tam da söylediğiniz gerekçeden dolayı lisans tezimi yayınlama gereği hissettim. Benim de farkında olduğum üzere dört dörtlük, harikulade bir çalışma değil, hem teknik olarak hem de bilgi olarak çok eksiği var. Ancak bu eseri çıkarmam biraz da tepkiydi. Hocalarımız bu konuyu es geçmişlerdi, ben de elimden gelen budur, yeter ki bu alandaki eksiklik dolmuş ve onu geliştirme yolunda yeni atılımlar atılmış olsun diye düşünerek bu konuyu seçtim. Pek tabii bir de bağrında yetişmiş olduğum, bana dünyada bulunma amacını öğreten, kısacası “Kızılelma”ya sahip bir birey olarak yetişmeme vesile olan “Ülkücü Hareket”e ve onun kurucusu Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’e olan borcumu peyderpey ödeme isteğimdir. İnşallah küçük de olsa bir katkı sunabilmişimdir.

[i] Yıldız Teknik Üniversitesi, Türkçe Öğretmenliği Bölümü, Lisans Öğrencisi, semih_5901@outlook.com

[ii] Kırıkkale Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencisi, umitcaliskan71@gmail.com

[iii] Bilgisayar ve İstatistik Mezunu, İstanbul Üniversitesi AUZEF Tarih Lisans Öğrencisi, omerkarabayir@windowslive.com

Kadir KAAN GÜLER

Deli Dumrul Kitap, Haziran 2017, 1. Baskı, 176 Sayfa, Ankara, ISBN: 978-605-828-20-32

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR