Ali ve Nino

Ömer KARABAYIR*

Lâ Edri, Arapça’da “bilinmeyen” anlamına gelir. Azerbaycan’ın millî romanı sayılan Ali ve Nino’nun –hakkında çeşitli tahminler olsa da- yazarı bilinmiyor. Kitabın son kısımlarında, çeşitli bilim insanları tarafından yazar hakkında yapılan tahminler gerekçeleri ile yer alıyor. Yazarın Kafkas ve İran coğrafyalarına hâkim olduğu kesin. Anlatımı ile okuyucuyu bu coğrafyalara götürmekte ustaca bir iş çıkarmış denilebilir. İlk defa 1937 yılında yayımlanan Ali ve Nino kırka yakın dile çevrilmiştir. Bununla beraber, 2016 yılında filme çekilen bu eser, Azerbaycan Bakü’de Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devriminin yaşandığı dönemlerde geçen bir aşk hikâyesi. Ali ve Nino’nun aşkı, aynı zamanda Ali’nin Azerbaycan aşkı… Bu iki kavram birbiri ile ilintilidir, çünkü Ali, çocuklarının huzurlu bir ortamda yaşayabilmesi için Azerbaycan’ın bağımsızlığının şart olduğunu düşünmektedir. Aslına bakılırsa yazarın kim olduğunun pek de önemi yok. Bağımsız bir vatan için verilen kavganın bilinmesidir önemli olan. Ali ve Nino, Azerbaycanlı kardeşlerimizin bağımsızlık uğruna verdikleri sabrı ve mücadeleyi anlatıyor bize. Bir vatan olmadan aşkın da yaşanamayacağı, romanın ana teması. Azerbaycan var olmalı ki aşklar da var olsun. Azerbaycan var olmalı ki çocuklar huzurlu yaşayabilsin.

Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi iki ana karakter Ali ve Nino’dur. Azerbaycan’ın soylularından Şirvanşîr ailesinden Ali Han, Şiî bir Müslüman’dır. Nino Kipiani ise Hristiyan Gürcü bir prensestir. Bunların yanında, iki aşığın arasına girmeye çalışan Ermeni Nakhararyan da önemli bir karakterdir. Çünkü bu üç farklı kimlik, Bakü’nün anılan dönemdeki kültürel yapısını da göstermektedir. Yazar, romanı Ali’nin dilinden anlatıyor. Kitabın türü için aşk hikâyesi, tarihî roman gibi ifadeler kullanılabilirse de Bakü, Tiflis, Dağıstan ve İran’ın sosyal hayatını da en iyi şekilde betimlediği için deyim yerindeyse bir seyahatnameyi de andırıyor. Kitapta savaş, acı, mutluluk, vatan aşkı, bazen de mistisizm yer alıyor. Fars edebiyatından şiirlerle, okuyucunun İran’da dönemin kültürel havasını solumasına da imkân sağlanıyor. Azat Ağayev’in çevirisinin de oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Akıcı ve sade bir dille kaleme alınan bu roman zorlanmadan okunabiliyor.

İlerici, idealist Ali, modern Azerbaycan’ın bağımsızlığı için genç yaşında hayatını ortaya koyacak kadar vatanını seven bir Türk gencidir. Bakü’nün kargaşalı ortamında kimi zaman sevdiği kız ile ülkesi arasında kalsa da, ikisi için de canını ortaya koymasını bilir Ali Han. Doğu kültürüne âşık Ali ile Batı medeniyetinin kurtuluş olduğuna inanan Nino’nun her türlü zorluklara rağmen aşklarını yaşatabilmeleri ve Azerbaycan’ın konumu ve etnik çeşitliliğinden dolayı bu medeniyetlerin zaman zaman karşı karşıya gelmesi romanın ana hatlarını çiziyor. Azerbaycanlı Türklerin modern ve demokratik bir cumhuriyete sahip olma isteği ile verdikleri mücadele ise bana göre Ali ve Nino’nun aşkından daha önemli bir yer tutuyor. Romandaki şu sözlerden de anlaşılıyor ki bu esaret ve işgal ortamı Bakülülerin artık canına tak etmiş durumdadır: “Yabancıların ülkemize gelip bize ‘aptallar’ demelerine izin vermemeliyiz. Aptal olsak dahi bu sadece bizi ilgilendirir. Bence bütün petrol kulelerini ateşe vermek iyi olurdu. Tekrar fakir bir ülke olur ve kimsenin ilgisini çekmezdik, böylece yabancılardan da kurtulmuş olurduk.” (s.150)

Romanın akıcılığına diyecek bir şey yok, ama bir bölümde ufak bir çelişki göze çarpıyor. Bahsetmek gerekirse, Ali ile Nino evlenmeye karar verirler, ancak Nino’nun babası ilk etapta bu meseleye sıcak bakmaz. Dinlerinin farklılığını, savaşı ve Nino’nun henüz genç olduğunu bahane eder. Bu sırada Ermeni Nakhararyan, Ali’ye yardım etmeye karar verir ve Nino’nun babasını bu evliliğe ikna eder. Fakat daha sonra ihanet ederek Nino’yu kaçırmaya kalkar. Madem Nakhararyan Nino’ya âşık idi, neden bu evliliğe Nino’nun babasını ikna etti. İşte bu kısımda bir kopukluk yaşadım, tekrar tekrar okudum. Kitapta Nakhararyan’ın Nino’ya âşık olma süreci çok iyi anlatılamamış, ancak filmi izledikten sonra bunu anlayabildim. Velhasıl Ali, Nakhararyan’ı öldürmek zorunda kalır ve Dağıstan’a kaçar. Bir süre sonra Nino da peşinden gider ve evlenirler. Nino, Batı medeniyetine düşkünlüğü ile bilinse de Dağıstan’da, o hep küçümsediği Doğu kültürüne ayak uydurmaya başlar. Kısa zaman sonra Bakü’ye dönmüş olsalar da, Azerbaycan’daki karışık ortam nedeniyle Ali, eşini İran’a, amcasının himayesine göndermek zorunda kalır. Dağıstan’daki zorluklardan sonra İran’ın sosyal hayatı ve yasaları gereği daha da zor şartlarda yaşamak zorunda kalan Nino, aklını yitirme noktasına kadar gelir; zira Batı’ya âşık bir genç kız İran kültürüne göre yaşamak zorunda kalmıştır. Bununla birlikte, Doğu-Batı çatışmaları Nino’yu bazen Ali ile ilgili gelgitlere de sürükler. Bir yandan ülkesi için mücadeleye başlayan Ali, bir yandan da eşinin bu durumuna çok üzülmektedir. Bu noktada, romanın, Doğu-Batı çekişmesini okuyucuya çok iyi yansıttığını söylemek gerekir.

Kitapta heyecanlandıran hususlardan biri, çok üzerinde durulmasa da Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa’nın isimlerinin zikredilmesidir. Ali, Bakü’nün kurtuluşu için Türk Ordusu ve Enver Paşa’nın gelmesini sabırsızlıkla ve özlemle bekler. O gün geldiğinde, -kısa ömürlü olsa da- Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kurulduğunda, yaşayacakları en mutlu anlar başlar. Ali, arkadaşları ile beraber yeni kurulan modern Azerbaycan’ın yükselişi için canla başla çalışmaya karar verir. Cumhuriyet kurulduktan sonra, kendisine önerilen Paris Konsolosluğu’nda Dışişleri Nezareti Ataşeliğini duyunca çılgına dönmesi, Ali’nin vatan aşkını gösteren en iyi örneklerden biridir. Ali, “Beni uzun süre için vatanımı terk etmeye zorlayabilecek hiçbir kanun mevcut değildir.” diyerek bu teklifi reddeder. (s.265)

Romanda, Şiî inancına dair izlere de çokça rastlanıyor. Hatta Ali’nin arkadaşlarından Seyit Mustafa sıkı bir Şiî, öyle ki Sunnî’lere karşı düşünceleri biraz ağırdır. Sunnî’leri yoldan sapmış olarak görmektedir. Ayrıca Seyit Mustafa, kadınları değersiz gören, onların ruhu ve zekâsı olmadığını savunan birisidir. Buna rağmen, Nino ile Ali’nin Dağıstan’da buluşmalarına vesile olan ve nikâhlarını kıyan da kendisi olmuştur. Bunun dışında, romanda Kerbelâ meselesine de ciddi bir bölüm ayrılmıştır. Yazarın başarılı yönlerinden biri de Kerbelâ için düzenlenen gösteriyi bir video kaydı gibi okuyucunun gözlerinde canlandırabilmesidir.

Türkiye’de 20. yüzyılın başından Cumhuriyet’in kurulduğu zamana kadar yaşananları biliyoruz. Peki, aynı dönemlerde Azerbaycanlı kardeşlerimizin yaşadıklarına ne kadar hâkimiz, tartışılır. Kendi adıma konuşmam gerekirse, daha önce Azerbaycan’ın Bolşevik İhtilaline kadarki siyasî ve sosyal yapısını, savaşların ve devrimin etkisiyle oradan oraya sürüklenen kardeşlerimizin çilesini anlatan bir roman okumamıştım. Bu türde kitap çeşitliliği açısından da ciddi bir eksikliğimizin olduğu inkâr edilemez. Ali ve Nino, Azerbaycan’daki kaos ortamını ve verilen bağımsızlık mücadelesini anlayabilmek için gerçekten değerli bir eser. Millî hassasiyetin, bağımsızlık rüyasının ne demek olduğunu oldukça güzel anlatan bu eserin “millî roman” unvanını sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Azerbaycan’ın bağımsızlık ülküsünü ve ayakta kalma mücadelesini anlayabilmek adına Ali ve Nino adlı eserin okunmasını ve kitaba kitaplıklarda bir yer ayrılmasını öneriyorum.

*Bilgisayar Programcılığı Önlisans / İstatistik Lisans Mezunu, İÜ AUZEF Tarih Lisans Öğrencisi, omerkarabayir@windowslive.com

Lâ Edri, Çeviren: Azat Ağayev

İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2. Basım, 2017, 311 Sayfa, ISBN: 978-975-256-044-4

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR