ETKİNLİKLER:

Aganta Burina Burinata

Emine ÖKCÜN

Asıl ismi Cevat Şakir Kabaağaç olan Halikarnas Balıkçısı, denizi kendine yurt edinmiş, denizcili-ğin bir meslek değil, bir kader olduğuna inanan bir  bakış açısıyla kaleme almıştır bütün eserlerini. Nitekim bu eserinde yaratmış olduğu karakter de denizcilik ruhunu ailesinden genetik bir miras olarak  almış bir deniz tutkunudur.

Denizin ve balıkçılığın aslında özgürlüğe olan aşkın, toprağa bağlılığa karşı isyanın ve tüm riskleri göze alabilen hırslı bir karakterin dışavurumu olduğunu anlatmaktadır bize Halikarnas balıkçısı. Daha önce hiçbir yazar denize bu şekilde bakmamış, denizi bir karakter analizi vasıtası olarak görmemiştir. Bu bakımdan yazar, hem üslup hem de eserlerinin içeriğiyle özgün bir tavır ortaya koymuştur.

Baş kahraman, ailesinin ve akrabalarının bütün erkek üyelerini o çok tutkunu olduğu denize kurban verdiklerini bilmesine rağmen, engel olamadığı bir tutkuyla ve bir an evvel denizle bir bütün olma arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Ailesinin, özellikle de babasının tüm karşı koymalarına karşın bulduğu ilk fırsatta denizciliğe ilk adımını atmak istemektedir. Babası, tıpkı kendisi gibi denizci olan kardeşlerinin denizde çıkan fırtınalarda ölmelerine şahit olduktan sonra oğlunu da kaybetmek istememektedir. Bu sebeple oğlunu bir an evvel okula kaydettirmek ister. Tuhaf olan şu ki; bir baba oğlunu bilgi sahibi olması için değil, denizden ve balıkçılık mesleğinden uzak durması için okula gitmesini istiyor. Böyle olduğu için de baba, oğluna hiçbir şekilde okul ve bilim sevgisini aşılayamaz. Tabii bir de okuldaki eğitmenlerin baskıcı ve katı tutumu, dönemin eğim felsefesinin getirdiği öğretmen otoriterliği de Mahmut’u (ana karakteri) okuldan daha çok uzaklaştırmıştır. Bu vesileyle denize olan aşkı gün geçtikçe artmış, onu evde tutabilmek giderek zorlaşmıştır.

Anne ve babasının tüm engellemelerine rağmen, kendini denizin sonsuz serinliğine ve dinginliğine bırakmayı başaran Mahmut, yıllar sürecek ve son derece zorlu geçecek bir yolculuğa çıktığının sonra-dan farkına varacaktır. Bu zorlu maceraları yazar bize aktarırken, çoğu Yunan kökenli balıkçılık terimlerini de kullanarak denizcilikle ne kadar iç içe olduğunu bizlere gösterir. Fakat bu, denizcilik terimlerini daha önce hiç duymamış okuyucular için anlatımın akıcılığını yavaşlatmasına neden olmuştur.

Bir kayıkla dünya üzerinde nerelere gidilebilirse o kadar yol giden Mahmut, yıllar içinde eline yorgunluktan başka hiçbir şeyin geçmediğini fark eder. Denize olan karşılıksız tutkusu onu sevdiklerinden koparmış, kimi zaman aç bırakmış hatta denilebilir ki; ona olan sevdasının nankörü olmuştur. Bütün bu özellikleriyle deniz, ömrünün sonuna kadar aşkına karşılık vermeyen bir sevgili misali âşığına ruh ve gönül yorgunluğu vermiştir.

Ani bir kararla köyüne, toprağına dönmek ister kahraman. Sevdiği kızın başına gelenler ve ona olan bitmeyen tutkusu ise kabuk bağlamış bir yaranın kaşınıp kanaması gibi, yeniden alevlenmiştir yüreğinde. Fakat yıllar içinde yaşadıkları olaylar, bu iki âşığı koparmayı başarmıştır.Zaman içinde deniz meftunu genç, köyün toprak ağalarından birinin kızıyla evlenmiş, artık kendisi de bir “toprak ağası” olmuştur. Bu süreçte Mahmut, deniz ve toprağı karşılaştırmadan yapamaz. Hırçın, deli dolu ve bir o kadar da çileli deniz, uğrunda aldığı canlara karşı hep felaketle karşılık vermiştir. Fakat toprak öyle mi? İnsan var olalı beri, bir tohum atmaya, bir çapa yapmaya bağrındaki tüm güzellikler cömertçe ortaya çıkarmıştır. Ne naz yapmayı bilir, ne de küsmeyi. Yaratıcının muhteşem mucizelerinden bir parçadır toprak, Âşık Veysel’in de dediği gibi:

Dileğin var ise Allah'tan

Almak için uzak gitme topraktan.

Cömertlik toprağa verilmiş Hakk'tan

Benim sadık yârim kara topraktır.

Hakikat ararsan açık bir nokta;

Allah kula yakın, kul Allaha.

Hakk’kın hazinesi gizli toprakta

Benim sadık yârim kara topraktır.

Fakat serde bir kere bir gizli sevda var ise, eninde sonunda arkta giden su gibi kavuşur  toprağına. Mahmut da  her ne kadar toprak sayesinde eline ekmek geçse de “ağalık”- doğrusunu diyelim-  “toprak ağalığı” bizim Mahmut’un fıtratına uymaz, uymayacaktır. O amansız sevdaya daha fazla direnemeyerek bir sabah habersizce kendisini gülümseyerek bekleyen sevgilisine koşar adım gidecektir.

Cevat Şakir, bir varlığa, doğanın bir parçasına tutkuyla bağlanmanın insanoğlu için ne kadar vazgeçilmez olduğunu bu eseriyle yeniden göstermiştir. Tutku, aşk, bağlılık... Hepsini de insana atfetmek gibi bir yanlışımız var. Zannederiz ki, bir tek insana âşık oluruz, bir tek insana bağlanırız. Zannederiz ki,  bir insan sadece bir insan için uğruna ölümü göze alır. İşte yazar, bu tezi çürütmüştür “Aganta Burina Burinata” ile...

Halikarnas Balıkçısı

Bilgi Yayınevi, 4. Baskı, Ocak 1986, 228 Sayfa

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR