Adil Hafızanın Işığında Osmanlı’nın Son Savaşı

Kadir Kaan GÜLER*

Devlet-i Aliyye’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi yaklaşık 100 yıldır tartışılan bir mevzu olmuştur. Tarihe ait her meselede olduğu gibi bu konuda da tarafların objektiflikten uzak, ideolojik bir bakış açısı ile bakması, hakiki tarihin gerçeklikten uzak bir şekilde yorumlanmasına sebep olmuştur. Tarihi olayları günümüze taşıyarak değil, bizzat o tarihin içine girerek toplumun, yöneticilerin psikolojisine eğilerek; var olan tehlikeleri, fırsatları etraflıca değerlendirerek siyasi tarih hakkında bir kitap bulmak günümüzde hayli zorlaşmaktadır. Kendisi de devletin bir bürokratı olmasına rağmen bütün siyasi mülahazaların uzağında, gerçeklikten kopmadan ve belgelere dayanarak yazılan ‘’Adil Hafızanın Işığında Osmanlı’nın Son Savaşı’’ adlı eser yukarıda bahsolunan yaraya merhem olacak cinstendir.

Kitabın ilk baskısı 2014 yılında Doğan Kitap’tan çıkmışken bu baskısını Ötüken Yayınevi üstlenmiştir. İlk baskıda kitabın hem kapak resminin hem de başlığının çekici olmaması nedeniyle beklenilen sükse yaratılamamıştır. Ötüken Yayınevi yılların verdiği tecrübelere dayanarak, kitabı daha dikkat çekici bir kapak ve başlıkla piyasaya sürmüştür. Kapakta dikkat çeken olgular Osmanlı arması ve kruvazördür. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesi adeta gemilerle özdeşleşmiştir. Burada da ona bir atıf bulunmaktadır. Kitabın başlığında ise “OSMANLI’NIN SON SAVAŞI” kısmı büyük puntolarla hazırlanmış, buna karşılık “ADİL HAFIZANIN IŞIĞI”nda olması göz ardı edilmemiştir.

Altay Cengizer, büyük oranda dış kaynaklı belgelere dayanarak, adeta Düvel-i Muazzamanın bütün elçiliklerini tek tek tahlil ederek, onların düşünce yapılarını, hükümetleriyle olan yazışmalarını analiz ederek kitabı hazırlamış. Yerli kaynakların azlığı bir eksiklik teşkil etse de, Türkçe’de harici kaynaklardan faydalanarak hazırlanmış 1. Dünya Savaşı kitabının olmaması, bu eksikliğin mazur görülmesini sağlamış. Diplomatik dilin ağırlığı kitapta hâkimken, diplomasiye ait kavramların editör tarafından kitapta verilmesi okuyucunun işini biraz daha kolaylaştırmıştır. Ayrıca kitabın bu şuurla hazırlanması, dönemin gerçekliklerinin bir de diplomasinin kendine has kanunları üzerinden görülmesi fırsatını sunmuştur. 

Bu yönleriyle kitap bilhassa da Jön Türklere atılan, hem iç hem dış kaynaklı iftiralara cevap niteliği taşımaktadır. Devleti Aliyye’nin kuruluşunun bir destan olduğu gibi yıkılışının da bir destan olduğu, kahramanca bir ölüm nasıl olursa öyle olduğu ve yeniden doğuşun sağlanmasının bu şanlı ölüm sayesinde olduğu mükemmelce aktarılmıştır.

Kitabın önsöz kısmında, “kuramsal çerçeve” denilecek bir boyut da vardır. Bu nedenle eserin önsöz kısmının atlanmaması elzemdir. Zira “Jön Türk, Şark” gibi çok manalı kavramların kitapta hangi anlamda kullanıldığı ve bu kavramların niçin tercih edildiği burada açıklanmıştır. Örneğin yazar, Jön Türk ifadesini kullanmasının nedeni olarak şu izahatta bulunmuştur: “Bu çalışmada ne zaman Jön Türk denilmişse, Prens Sabahaddin ve grubu yahut bu grupla bağlaşıklık içinde türeyen Ahrar Fırkası yahut Hürriyet ve İtilaf gibi muhalif oluşumlar kast edilmiş değildir. ‘Jön Türklük’ ancak başından sonuna değin tüm meşakkatiyle katlanılıp taşınmış olduğunda kendi anlam bütünlüğüne kavuşabilen bir vasıf, siyasi bir kavramdır.” (Cengizer 2017, 12) Ancak Jön Türkler olarak adlandırmanın pek de makul olduğu söylenemez. Çok geniş bir kesimi içine alan Jön Türkler’den ziyade daha özel bir manası bulunan İttihat ve Terakki ismini kullanmak daha yerinde olurdu. Hatta kastedilen İttihat ve Terakki örgütünü, Talat Paşa’nın kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyet’i (Küçükkılınç 2016, 28) ile başlatmak daha makul olurdu.

Yine önsözde, Jön Türklerin bazı tarihçilerimizce niçin olumsuzlandığı belirtilmiştir. Münhasıran İngiltere kaynaklı, hariçten gelen iftiraların nedenleri de mantıkî çerçevede ortaya konulmuştur. Türkiye’de tarih derslerinde atlanılan, İngiltere’deki iktidarın 1905 yılından itibaren “liberal emperyalist” kanat olan Liberal Parti olduğu ve Başbakan Asquith’in, Dış İşleri Bakanı Grey’in oluşturdukları siyasetin sonuçları önsözde belirtilmiştir. Bu hususlar dikkate alındığında önsözün bir giriş niteliği de taşıdığı ifa edilmelidir. Hâsılı önsöz dahi başlı başına değerlendirilmesi gereken bir bölümü teşkil etmektedir. 

Önsöz dışında kitap 26 başlığa ayrılmıştır. Bu başlıkların sıralanışında kronolojik bir kaygı güdülmüşse de her başlık, anlattığı konuyla alakalı olarak sık sık tarihi geri sararak gerekli olan bilgileri aktarmıştır. Böylesi bir niteliğe sahip olması her başlığın ayrıca bir makale kimliği taşımasını mümkün kılmıştır. Okuyucu, kopuk kopuk da okusa kitabın nimetlerinden faydalanabilir. Her başlığın altında özlü bir cümle yazılması da ayrı bir renk katmıştır.

Eser, Jön Türk Devrimi’ni (1908) milat alarak başlasa da, bu devrime giden süreci de kısaca izah etmiştir. Türlü türlü spekülasyonlara neden olan II. Abdülhamid dönemini de akl-ı selimle ele alarak gereğinden fazla bir kahramanlaştırmanın yersiz olduğunu, mevcut şartlarda ne yapılması gerekiyorsa onun yapıldığını fakat bunların da yetmediğini anlatmıştır. Çünkü bu dönemde (1876-1908) önemli toprak kayıplarının yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun nihai paylaşımının da zemini hazırlanmıştır. ( Cengizer, 44) İmparatorluk yine bu dönemde nüfuz bölgelerine ayrılmış, kendi iradesini ortaya koyacak yetkinlikten uzaklaşmıştır. Rusya’nın izni olmadan Kayseri-Diyarbakır ve Sivas-Harput hattında demiryolu şirketinin giremeyeceği anlaşması yine bu dönemde yapılmıştır. Açıkçası imparatorluk yarı-sömürge niteliğine düşmüştür. Kısacası, “bloklar arası ayrışmanın derinleşmemiş olduğu, hatta Almanya’yla Çarlık Rusyası’nın müttefik oldukları, İngiltere’nin de ‘muhteşem yalnızlığı’ içinde kıta Avrupası’nda gelişmelerden kendini bigâne sayma olanağına yahut zannına sahip olduğu akışkan diplomasi devrinde, Abdülhamid’in büyük güçler arasında denge arayışını sürdürmesi hem doğru hem de olanaklıydı.’’ Ancak bu ortamın bozulduğu, itilaf ve ittifak bloklarının derinleştiği bir anda bu politikayı uygulamak mümkün olamamıştır.

İngiltere’nin aktif yalnızlık politikasından sıyrılıp Rusya ve Fransa ile antant oluşturmasıyla birlikte artık Osmanlı’nın orta yollu bir siyaset gütmesine imkân kalmamıştı. Özellikle 1905 Japon yenilgisiyle beraber Rusya gözlerini Balkanlara ve Karadeniz’e çevirmişti. Şu halde Osmanlı’nın menfaatleri doğrudan Rusya’nın karşısında yer almayı gerektirmekteydi. Cengizer’in de çok iyi bir şekilde sunduğu gibi, İngiltere’nin 1917’ye değin asıl önem gösterdiği husus ise Rusya’nın Balkanlar’daki ve Karadeniz’deki çıkarları olmuştur. Böylelikle Rusya’nın, Asya’da İngiltere için bir tehlike oluşturmasının önüne geçilecektir. Yukarıda da belirtildiği üzere Altay Cengizer yerli kaynaklara pek başvurmamıştır. Tam da bu mevzuyla alakalı II. Abdülhamid’in nasıl bir siyaset üretmeye çalıştığı es geçilmiştir. Hâlbuki gerek 1905 Rus Devrimi, gerek 1905 Rus-Japon Savaşı, Payitaht tarafından büyük bir dikkatle izlenmiştir. Hatta II. Abdülhamid Han, Rusya’nın bu savaştan galip gelmesi için manevi olarak da olsa desteğini sık sık göstermiştir. Zira Rusya’nın Asya’da kaybetmesi demek, onun doğrudan doğruya Osmanlı İmparatorluğu aleyhine genişleme kaydetmek isteyeceği açıktır. (Saygılı 2016, 68) Hakikaten de öngörüler gerçekleşmiş, Rusya Japonya karşısında almış olduğu yenilgi sonrasında gözlerini Karadeniz’e, Balkanlara ve en önemlisi de Payitahta çevirmiştir. İmparatorluğun yöneticilerinin kendilerini böylesi bir girdapta hissetmesi ancak mevcut şartlar bilindiğinde anlaşılabilir.

Yazarın bildirdiği üzere artık İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı politikası “aktif husumet” şeklini almıştır. Dış borçlar konusunda Osmanlı Devleti’ne baskı uygulanarak ekonomik yönden kalkınması engellenmiş, Devlet-i Aliyye kendi vergilerinin arttırımını dahi yapamaz hale gelmiştir. Jön Türk devriminin gerçekleşmesi de İngiltere için, politikasını değiştirecek ehemmiyette bulunmamıştır. Alman hayranlığı isnadının aksine Jön Türkler 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcına bir ay kalana değin itilaf devletlerine el uzatmış fakat her seferinde geri çevrilmiştir. Üstelik Jön Türkler, reformları hayata geçirmek isterken hep İngiltere’yi karşısında bulmuştur. Örneğin Bağdat Demiryolu projesinin hayata geçirilmemesi için her türlü kozunu kullanmaktan geri durmamıştır. Hâlbuki Cengizer’in çok çarpıcı şekilde örneklediği üzere ulaşım araçlarının yokluğu nedeniyle maliyeti yüksek olan yerli ürünler, Amerika’dan gelen bir tahılla dahi rekabet edecek durumda değildir. (Cengizer 2017, 98)  Kitapta İngiltere’nin bu projeye niçin karşı çıktığı etraflıca izah edilmiştir. Bölgenin İngiltere için ne denli stratejik önemi haiz olduğu altı çizilerek vurgulanmıştır.

İngiltere-Rusya yakınlaşmasından, günümüz adına da mühim dersler çıkartılmalıdır. Yirminci yüzyılın başında Devlet-i Aliyye için en büyük tehlike İngiltere ve Rusya’nın bir şekilde uzlaşmasında gizliydi. Yirmi birinci yüzyılın yine başında da bu kez İngiltere’nin emanetçisi ABD ve Rus ittifakı Türk devleti için en büyük tehlikeyi teşkil etmektedir.

İlk Dünya Savaşı’nın adeta öncü aşaması olan Bosna Hersek’in ilhakı da eserde atlanmamıştır. Avusturya-Macaristan’ın, kâğıt üzerinde olan Bosna Hersek’i oldubittiye getirerek topraklarına katması Avrupa’da krizi başlatmıştır. Böylelikle ittifak hatları daha da keskinleşmiş. Slavizm-Cermenizm düşmanlığı körüklenmiştir. 2. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi burada da İngiltere’nin pasif tutumu Dünya Savaşına giden yolun önünü ardı ardına açmıştır.

Türk milletinin yaşamış olduğu en büyük trajedilerin başında gelen Balkan Savaşları da eserde teferruatlarıyla anlatılmıştır. Burada da salt Osmanlı bakışlı tarih okuması anlayışı yerine büyük Avrupa Devletleri’nin müdahaleleri, nasıl bir siyaset güttükleri açıklanmıştır. En dikkat çekici hususlardan birisi ise düvel-i muazzamanın elçilerinin ne denli etkili olduğunun yansıtılması olmuştur. Nitekim çoğu kez, diplomatların Osmanlı’daki etkinliği, onların kişisel görüşleri ihmal edilmiştir. Cengizer, Balkan İttifakının oluşmasında, militan derecede panslavist olan Rus diplomat Nicholas Hartwig’e özel bir vurgu yapmaktadır. (Cengizer, 157)

Balkan Savaşları’nın bir başka boyutunda ise Jön Türklere olan iftiralar yer almaktadır. Jön Türklerin/İttihat ve Terakki’nin bu dönemde iktidarda olduğu yanılgısı üzerinden Balkan Bozgununun bütün sorumluluğu Jön Türklere yüklenmiştir. Hâlbuki 1912 yılı itibariyle iktidarda olan kesim katıksız İttihat ve Terakki düşmanı olan Hürriyet ve İtilaf’tır. Bu düşmanlık kendini o kadar göstermektedir ki Hürriyet ve İtilaf partili Gazi Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti, Balkan Savaşları başlamadan evvel büyük bir İttihatçı subay kıyımına girişmiştir. Böylelikle savaştan yalnızca birkaç hafta önce Osmanlı ordusunun sayısı yarı yarıya azaltılmıştır. Üstelik olası bir savaşa karşın İttihat ve Terakki subaylarınca hazırlanan planlar görmezden gelinmiş, büyük facia adeta göz göre göre gelmiştir. İttihatçılara karşı büyük bir tedhiş harekâtı başlamasına karşılık, Jön Türkler devletin bekâsı adına hükümete olan desteklerini alenen bildirmişlerdir. Ayrıca 1911 yılında Trablusgarp Harbi başlamasıyla birlikte doğrudan görev almasını da bilmiştir. (Cengizer, 192-194)

Balkan Faciası neticesinde aslen bir Balkan imparatorluğu olan Osmanlı Devleti ana vatanını kaybetmiştir. Bulgar orduları, Çatalca sınırına kadar gelmiş Devlet-i Aliyye’nin ikinci başkenti olan Edirne işgal altına düşmüştür. Durum o kadar vahim bir hal almıştır ki Bulgar ordularının İstanbul’a ilerlemesini Rus diplomatı durdurmuştur. (Cengizer, 219) İngiliz yanlısı Kamil Paşa hükümeti Edirne’yi düşmana bırakmaktan çekinmeyeceği sırada Enver Paşa önderliğinde Bab-ı Ali baskını düzenlenmiş, Edirne’nin işgalden kurtulması sağlanmıştır. “Haç’ın girdiği yere Hilal bir kez daha giremez” şeklinde özetlenebilecek Avrupalı ilkesini Enver Paşa yerle bir etmiştir. Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin yalnızlığının ispatı olmuştur. Alman imparatorluğu dahi Hegelci evrim bir anlayışla “şimdi Türklerin de diğer Balkan halkları gibi kabiliyetlerini ortaya koymaları, var olmayı hak ettiklerini ispat etmeleri zamanının geldiği”ni (Cengizer, 216) belirtmiştir. Eserin buradaki eksikliği ise ilk Türk Cumhuriyeti olan, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin varlığından hiç bahsedilmemesi olmuştur.

Kitabın ortaya koyduğu en ilginç tezlerden biri de başlı başına bir başlık olarak ele alınmıştır. Buna göre “Birinci Dünya Savaşı, Üçüncü Balkan Harbi’dir.” Gerçekten de Dünya Savaşı diye bir genelleme yapılmış olsa da savaşın koptuğu coğrafya baz alındığında asıl cephenin Balkanlar olduğu görülmektedir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin bir Avrupa devleti olduğu da dile getirilen önemli tespitlerdendir. Romantik bir ifadeyle Osmanlı Devleti’nin Asyalı olduğu iddiası ulusal çevrelerce dillendirilse de, Osmanlı Devleti için yüz Ankara’nın bir Selanik etmeyeceği göz ardı edilmemelidir.

Bir başka dikkat çekilen husus ise bütün Balkan Savaşlarının, büyük güçlerin Balkan’daki tedhiş örgütlerini ağır silahlarla silahlandırması sebebiyle ortaya çıktığı gerçeğidir. Söz konusu yıllarda büyük güçlerin sınaî, askerî komplekse kapılması bu durumun en önemli sebeplerindendir. “Hatta Dışişleri Bakanlıkları da kendi şirketlerinin ihaleleri kazanması için çalışır olmuşlar, Krupp gibi büyük ağır silah üreticileri etkili aktörler haline gelmiştir. […] Grey’in silah fabrikalarında hisseleri vardı. Fransa, ihaleleri Fransız firması Schneider’in kazanması için Balkan ülkeleri de basını manipüle ediyor, silah fabrikalarına cazip Fransa ziyaretleri düzenliyor, rüşvet de dağıtıyordu.” (Cengizer, 235) Bu durum Avrupalı büyük güçlerin başında burjuva iktidarlarının bulunduğunun da ispatını teşkil etmekteydi.

Eserde tartışılan mevzulardan biri de Jön Türklerin savaşa girme mecburiyeti olup olmadığıdır. Aslında yukarıda anlatılan bütün konular imparatorluğun içinde bulunduğu durumu göstermektedir, dolayısıyla şartlar savaşın dışında kalmayı mümkün kılmamaktadır. Bunun mühim ispatlarından biri de Şark Meselesi’nin varlığıdır. Ne ki, Şark Meselesi’nin kalbini de İstanbul ve Boğazlar oluşturmaktadır. İngiltere’nin yirminci yüzyılın başından beri izlediği politika da İstanbul’u ve Boğazlar’ı, kendisini üçüncü Roma İmparatorluğu olarak gören, Rusya’ya vaat etmek ve böylelikle onu kendi saflarında tutabilmektedir. Bu durumu izah eden başlığın altında adeta mesele Napoleon’un bir sözüyle özetlenmiştir; “İstanbul kimin olacak? Büyük sual, meselenin esası daima budur!” (Cengizer, 247)

Liman Von Sanders krizi, 1. Dünya Savaşı ile alakalı birçok eserde atlanılmış, ilgi gösterilmemiş bir konudur. Altay Cengizer, bu konuya büyük bir ehemmiyet vermektedir. İlk olarak Alman subayların Türk ordusunda nasıl görevlendirildiğini izah etmiştir. Esasında bu mesele de Enver Paşa özelinde İttihat ve Terakki’yi suçlayan en önemli olaylardan biridir. Görüşe göre Alman hayranı olan Enver Paşa Türk ordusunu Almanlara teslim etmiştir. Hâlbuki Osmanlı ordusuna daha 1897 yılında Yunan savaşı sırasında, orduyu ıslah etmek için Golç Paşa önderliğinde bir heyet gönderilmiştir. (Cengizer, 258) İki durumda da gönderilen bu subaylar büyük yetkileri elinde bulundurmaktan ziyade ordunun modernleşmesine hizmet etmekle mükelleftir. Prusya ordularının göz dolduran şöhreti, Osmanlı kara ordusunun Alman subaylar tarafından eğitilmesinin mantıkî izahını oluşturmaktadır. Ancak bu hususta eserdeki eksiklik, Osmanlı ordusunun içinde bulunduğu durumu yeterince izah etmemesi olmuştur. Hâlbuki dönem hakkında yazılmış anılarda (Aydemir 2015, 80-90; Atay 2015) açıkça görüldüğü üzere bütün orduda başıbozukluk, eğitimsizlik ve liyakatsizlik mevcuttur. Bir diğer açıdan Alman subay gelmesi sebebiyle Alman hayranlığını isnat etmek de hayli gülünçtür. Zira Osmanlı Donanmasının kumandanlığını Limpus adında bir İngiliz yapmaktadır. Buradan da anlaşıldığı üzere Osmanlı devlet aklı gayet pragmatist ve akılcı yaklaşarak, orduyu modernize etmek için en yetkin isimleri bulup getirmeye çalışmıştır.

Liman Von Sanders krizi, 1. Dünya Savaşından önceki en büyük sorunlardan birini oluşturmuştur. Rusya bir Alman generalin Osmanlı ordularında görev almasının kabul edilemeyeceğini bütün diplomatik yollardan ifade etmeye çalışmıştır. Hatta bu durumu daha da ileri boyutlara taşımak için her türlü girişime başvurmuştur. Fakat burada İngiltere’nin Rusya’ya karşı mesafeli tutumu olayların büyümesini engellemiştir. (Cengizer 2017, 266) Osmanlı’nın buradaki tutumu düşmanca olmaktan ziyade payitahtı korumak, orduyu yeniden dizayn etmekten ibarettir.

Savaş yaklaşırken İttihat ve Terakki önderliği hem İngiltere’ye hem Fransa’ya diplomatik girişimlerde bulunarak aralarındaki meselelerin çözüme kavuşmasını istemiştir. Bu niyetle Sadrazam Hakkı Paşa İngiltere’ye, Maliye Nazırı Cavit Bey ise Fransa’ya gönderilmiştir. İngiltere’ye ve Fransa’ya ayrıcalıklar tanınması pahasına sorunları çözmeye çalışmıştır. Üstelik orduda kullanılacak silahlarda Alman firmaların tekelini kırarak Fransız ve İngiliz şirketleriyle anlaşmalar imzalamıştır. Buna rağmen aynı ülkeler Osmanlı Devleti’ne karşılık aynı yakınlığı göstermemiştir. Kendisini kırk haramilerin eline düşen bir adam gibi gören İmparatorluk, bu şartlar altında Rusya’ya dahi el uzatmıştır. Talat Paşa bu amaçla Rus Çarı II. Nikola ile görüşmeye gitmiştir. Talat Paşa, Çar’a açıkça ittifak teklifinde bulunmuştur. Rus Çarı başlangıçta bu ittifaka sıcak baksa da bir kez daha İngilizlerin araya girmesiyle bu çabalar da sonuçsuz kalır. (Cengizer, 297-310) Burada da açıkça görüldüğü üzere İttihat ve Terakki yöneticilerinin savaş çığırtkanlığı yaptığı, birtakım hayallerin peşinde koştuğu iddiaları gerçeği yansıtmamaktır. Jön Türkler hem reelpolitiği hem de imparatorluğun içinde bulunduğu durumu çok iyi hesaplamış, buna göre elindeki imkânlar ölçüsünde önlemler almaya gayret göstermiştir. Buna mukabil emperyal güçler Türk imparatorluğunu tarihe gömmeyi akıllarına koymuştur. İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nu adeta çevrelemiş ve kuşatma stratejisini hayata geçirmeye başlamıştır.

Fatih Kerimi’nin anılarında çok çarpıcı şekilde izah ettiği gibi Osmanlı Devleti Balkan Faciasını yaşarken gerek halkta gerek orduda ciddi bir vurdumduymazlık söz konusudur. Bulgar orduları Çatalca’ya kadar ilerlemiş olmasına rağmen, halk kahvehanelerde keyif çatmaktadır. Ordudaki askerler ise savaşmamak için ellerinden geleni yapmakta, şehit olan komutanlarının üstündeki değerli eşyaları çalmaktadır. (Kerimi 2001, 68-70) Aradan iki yıl dahi geçmeden İttihat ve Terakki yönetimindeki imparatorluk adeta bir canlanma geçirmiş ve zindeleşmiştir. İngiltere’den alınacak olan iki gemi için her türlü fedakârlığı göstermiştir. Çanakkale Savaşı’nda gösterilecek olan muhteşem azim de yine bu siyasetin sonucudur. Fakat halkın bütün fedakârlıklarla almış olduğu gemilere İngilizler tarafından el konulacaktır. Üstelik İngiltere, gemilerin son taksitinin de ödenmesini beklemiş ondan sonra el koyma işlemini başlatmıştır. (Cengizer 2017, 319)

Bu şartlar altında Osmanlı’ya sığınan Goben ve Brasleu gemilerinin diplomatik bir krize sebep olmaması için satın alınma işlemi başlatılmış, böylelikle tehlikede bulunan boğazların savunulması bir derece de olsun mümkün olmuştur. Bu durum da göstermektedir ki Almanlarla olan ittifak tamamen reelpolitiğin bir sonucudur. İtilaf Devletleri tarafından Osmanlı’ya tarafsız kalması karşılığında, kıytırık bir toprak bütünlüğü garantisi dışında hiçbir şey verilmemiştir. Üstelik bu garanti blok halinde verilmiş, devletler ayrı ayrı bir karar almamıştır. İtilaf bloğunun bozulması halinde garantinin herhangi bir hükmü kalmamış olacaktır. İçeriden gelen eleştiriler de dahi, gerçekler göz ardı edilmiş; Jön Türkler, itilaf devletleri toprak bütünlüğü garantisi verdiği halde savaşa girdi söylemi kullanılmıştır. (Atay 2013, 93)

Bahsi geçen söylemlerin asıl menşei İngiliz propagandasıdır. Cengizer, İttihat ve Terakki’nin Pantürkist politika izlediği, macera uğruna koskoca imparatorluğu savaşa sokarak yıktırdığı iddialarına harikulade bir izah getirerek yalanlamaktadır. Ona göre bu iddialar, İngilizlerin kendi emperyal çıkarlarını haklı göstermek maksadıyla ortaya atılmıştır. (Cengizer 2017, 333) Böylelikle Osmanlı Devleti’nin salt kendi hayatî çıkarlarını savunduğu gerçeği göz ardı edilecek, kamuoyu İngilizleri haklı bulacaktır. Ne yazık ki yukarıda da ifade edildiği üzere bu propaganda en çok da Türkiye’de başarılı olacaktır.

Her ne kadar savaşa girilmesinin şart olduğu kabul edilse de, Osmanlı’nın savaşa erken girdiği söylenebilir. En azından savaşın ilk fişeğinin İtilaf Devletleri tarafından atılmasını beklemenin daha uygun olacağı belirtilebilir. Eserde de bu düşünceye yönelik dolaylı ifadeler mevcuttur. Örneğin İngiltere’nin, savaşı başlatanın Osmanlı Devleti olması için adeta dua ettiği açıklanmıştır. (Cengizer, 350) Böylelikle İngiltere’nin propagandaları daha da yerine oturmuştur. Pek tabii bunun da kendi içinde tutarlı bir yanı mevcuttur, yine de Jön Türklerin büyük hatalarından birinin bu olduğu ifade edilmelidir. Günümüz siyasetine bakıldığında da NATO’nun Türkiye için aynı çabayı gösterdiği görülmektedir.  

Ayrıca Yavuz ve Midilli’nin Boğazlardan geçişinden yalnızca Enver Paşa’nın haberinin olması soru işaretlerini beraberinde getirmektedir. Talat Paşa’nın da anılarında belirttiği üzere gemilerin Rus kıyılarını bombalayacağını yalnızca Enver Paşa bilmektedir. (Kabacalı 2017, 30) Kitapta bu durum, diğer devletlerle kıyaslanarak anlatılmıştır. Ona göre bütün devletlerin savaşa girmesinde yalnızca belirli kişilerin haberi bulunmaktadır. O halde Osmanlı’nın savaşa girişinde yalnızca Enver Paşa’nın haberinin olmaması yadırganamaz. Bu düşüncenin yeterli olmadığını ifade etmek gerekir.

Kitapta ortaya konulan tezlerden bir tanesi de, münhasıran İngiliz Hariciyesinin yirminci yüzyılın başını her açıdan yanlış yönettiğidir. Ayrıca Rus diplomatları da bu hataya ortak olmuştur. Şöyle ki Osmanlı’yı ittifak yapılacak devlet olarak görmemektedirler. Hâlbuki jeopolitik olarak dahi Osmanlı’nın kıymeti harbiyesi mevcuttur. Fakat İtilaf Devletleri bu gerçekliği göz ardı ederek, Osmanlı’nın savaşa girse dahi en fazla birkaç ay dayanabileceğini hesap etmektedir. İşte Jön Türkler, yapmış oldukları reformlarla, devlete kattıkları sinerjiyle hasta adamı uzun süre ayakta tutmuş, üstelik kendisi ölürken ezeli düşmanını da yanında götürmüştür. Bu yönüyle kahramanca bir iş yapmıştır. Teşbihte hata olmaz sözü gereğince, adeta felçli bir adamı ayağa kaldırmış, ona savaşta ölme şerefini bahşetmiş, üstelik ailesinin hayatını da kurtarmıştır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti bu sayede kurulabilmiştir. Çünkü Jön Türklerin göstermiş olduğu muhteşem gayret sayesinde Anadolu, İtilaf Devletlerinin geniş çapta işgalini önlemiştir.

Eserin son bölümleri büyük oranda Ermeni tehcirine ayrılmıştır. Burada da belgeleriyle, olayların gelişimi izah edilmiş, İmparatorluğun hukuk içinde karar aldığı anlatılmıştır. Kitabın genel içeriğindeki amaç burada da görülmektedir; genel olarak Türkiye’ye yapılan suçlamalara cevap niteliğindedir. Fakat kitabın tümünde de görüleceği üzere, kullanılan ifadeler, bilhassa İngiltere’nin yanlış siyaset izlediğine yöneliktir. Hâlbuki İngiltere’nin çıkarları nezdinde bakıldığında bu durumun hiç de öyle olmadığı görülmektedir. Yazarın kendisinde de hariciyedeki rolü düşünüldüğünde, bu şekilde ifade etmesinin belli bir mantığı olduğu tahmin edilebilir. Ancak bu mantık kitapta yeterince yansıtılmamıştır. Bir başka eleştiri mevzuu ise, kitabın sık sık kendini tekrar ediyor olmasıdır. Ancak eserin boyutu düşünüldüğünde bu da makul görülebilir. Bütün bunlardan öte ise, eserin özgünlüğü, (çok bilindik zannedilen) olaya bakışındaki farklılığı ve kişilere ve olgulara olan vakıflığı okuyucuda büyük bir hayranlık uyandırmaktadır.

 

Sözü Geçen Çalışmalar

Atay, Falih Rıfkı. Çankaya. İstanbul: Pozitif Yayınları, 2013.

—. Zeytindağı. İstanbul: Pozitif Yayınları, 2015.

Aydemir, Şevket Süreyya. Suyu Arayan Adam. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2015.

Cengizer, Altay. Adil Hafızanın Işığında Osmanlı'nın Son Savaşı. İstanbul: Ötüken Yayınları, 2017.

Kabacalı, Alpay. Talat Paşa'nın Anıları. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.

Kerimi, Fatih. İstanbul Mektupları. Düzenleyen: Dr. Fatih Göçek. İstanbul: Çağrı Yayınları, 2001.

Küçükkılınç, İsmail. Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık. İstanbul: Ötüken Yayınları, 2016.

Saygılı, Hasip. 1905 Rus Devrimi ve Sultan Abdülhamid. İstanbul: Ötüken , 2016.

* Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı öğrencisi.

 

Altay CENGİZER

İstanbul, Ötüken, 2017, 776 Sayfa, ISBN NO: 978-605-155-62-39

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR