Adil Hafızanın Işığında Osmanlı’nın Son Savaşı

Zafer SARAÇ

Diplomasinin mümkün kılma sanatı olduğu söylenir. Şahıslararası ya da daha geniş manada devletlerarası ilişkilerde bazen imkânsızlıklar insanların elini kolunu bağlar. Belki de kılıçlar çekilince kalemin hükmü yok olur. Tarih, bize kılıçların hikâyesini sıkça anlatmasına rağmen kalemlerin imkânsızları mümkün kılan hikâyelerini anlatmakta ihmalkâr davranır. Bu hafta tarihin penceresinden kalemle kılıcın nasıl yontulduğunu anlatan müstesna bir kitap üzerine söyleşimizi yaptık. Büyükelçimiz Altay Cengizer’in Osmanlının Son Savaşı üzerine adil hafızayı rehber edinerek kaleme aldığı kitabıyla ilgili konuştuk, merakımızı giderdik, doyurucu cevaplar aldık. Umarız ki okurlarımız da aynı intibaı edinirler.

Öncelikle böyle kıymetli bir eseri Türk tarih hafızasına kazandırmış olduğunuz için minnettarlık duymakta olduğumuzu belirtelim. Türk milletinin sorunlarından sıyrılmasının yolunun “ilim”den geçtiğini düşünenler için kaynak bir kitap ortaya koyduğunuz şüphesiz.  Kuramsal çerçeve tadında olan önsöz kısmı ile sorulara başlamak gerekirse, olayların merkezinde yer alan grubu İttihat ve Terakki olarak nitelendirmek yerine Jön Türkler olarak nitelendirmişsiniz, halbuki siyasi tarih yazınımızda İttihat ve Terakki daha özel bir grubu ifade ederken Jön Türkler ise daha genel bir grubu ifade eder, bu tercihi nasıl açıklarsınız?

Ben İttihat ve Terakki Cemiyet ve Fırkası’nı Jön Türklerin siyasi örgütü olarak algılıyorum. “Jön Türk” kelimesini seçmemin asıl nedeni, bir yenileşme ve emperyalist saldırı altındaki bir İmparatorluğun ayakta kalma mücadelesinin ardındaki düşünce rüzgârını, ruhî yapıyı öne çıkarma kaygısıdır. Zira politika aciliyetlere cevap verme sanatıdır; bilhassa olağanüstü hallerde akıllardakini, idealleri tam anlamıyla gerçekleştirmek mümkün olmaz. Unutmayalım ki, İttihat ve Terakki, iktidarı kısmen de olsa eline aldıktan sadece iki ay sonra Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i ilhak etti. Bilahare Trablusgarp Harbi ve onu izleyen Balkan Harpleri, nihayet Birinci Dünya Savaşı… Tabii, Balkan Harpleri sırasında İttihat ve Terakki iktidarda değildi, bilakis her tarafta baskı altındaydılar. Dolayısıyla tüm Osmanlı’nın üzerine ateşten bir gömlek giydirildiği bu olağanüstü tarihî dönem ve koşullarda izlenmek durumunda kalınmış politika ile harekete yön vermiş idealleri, her şeyin ardında durmaya devam etmiş o élan’ı, yani doğurucu heyecanı ayrı tutmak gerekir diye düşünüyorum. 
İttihat ve Terakki modern dünyada yeni bir şekil alamaz, fakat Jön Türklüğün umdeleri alabilir, modern bir çerçevede de geçerliliklerini muhafaza etmiş olabilir. Bunu fark edebilmek için fikriyat dünyasıyla siyasi pratiği ayırabilmek lâzım… Örneğin, Napoléon da neticede yenildi, kurduğu Fransa idarî ve siyasi anlamda son buldu. Bu durum, Napoléon’un fikirlerinin ve yarattığı atmosferin, iyisiyle kötüsüyle bugünün Fransası’na devredilmesini engellemedi. Mezarı Invalides’te son  derece görkemli, her an hakkında bir sempozyum ya da başka bir etkinlik yapılıyor. 
Önemli bir husus olarak, kitapta da vurguladığım üzere, ben “Jön Türk” tanımlamasının herkes için kullanılamayacağı görüşünü savunuyorum. İkinci Abdülhamit’e karşı olan muhalefet odakları, İkinci Meşrutiyet’in ilânı öncesinde bu genel “Jön Türk” tabiri altında isimlendirildiler. Fakat, hemen İnkilâp’tan sonra aralarındaki oldukça derin ayrışmalar meydana çıktı. Jön Türklüğün esas karakterini Ahrar Fırkası ve Hürriyet ve İtilâf muhafaza etmedi, geleceğe taşımadı. Bu gelişmeye rağmen, “Jön Türk” teriminin eskisi gibi kullanılmaya devam edilmesi tarih tahlillerimizde karışıklığa ve zihin karmaşasına yol açmıştır. Prens Sabahaddin’i, Mizancı Murat ve benzerlerini “Jön Türk” saymak imkân yoktur. Hareketi başından sonuna üstlenmiş, son ana kadar müdafaayı gerçekleştirmiş bir ekip ile özünden kopmuş, saf değiştirmiş, üstelik kara çalmalarla hayatlarını kazanmaya başlamış olanları aynı başlık altında tutmaya devam etmek hata teşkil etmiştir. 

Çok büyük oranda dış kaynaklı belgelere dayanarak, adeta düvel-i muazzama'nın bütün elçiliklerini tek tek tahlil ederek, onların düşünce yapılarını, hükümetleriyle olan yazışmalarını analiz ederek kitabı hazırlamışsınız, yerli kaynakların azlığı nazarınızda bir eksiklik oluşturur mu?

“Adil Hafızanın Işığında: Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu”nda yerli kaynakların göreceli eksikliği nazarımda bir eksiklik oluşturmuyor; kitabın özgül ağırlığı ve değerini aşağı çekmiyor. Hakkında her gün yazılması, her gün düşünülmesi, her gün yeni koşullar ışığında değerlendirilmesi ve anlam kazandırılması gereken, kesinkes belirleyici olmuş bir dönem söz konusu… Bu yolda kendini sorumlu hisseden her kişi,  bulabildiği yerden suyu alıp getirmeli… Ben, yabancı dil bilgim sayesinde, şimdiye kadar bizde de dışarıda da hemen hiç üzerinde durulmamış ama son derece önemli kaynak ve çalışmaları yoğun şekilde tarayabildim, esasen bu konuda çok zengin olan kendi koleksiyonum dışında Harvard Üniversitesi’ndeyken dünyanın dördüncü büyük kütüphanesi olan Widener’da çok eski fakat güncelliğini muhafaza eden makalelere, mikrofilm ve benzeri kaynaklara da ulaşma imkânım oldu. Benim vazife addettiğim şey, bunları bizim dünyamıza taşımaktı. Kaldı ki, kitapta sunduğum bibliyografya dikkatle incelenecek olursa, Türkçe’deki bellibaşlı kaynaklardan yararlandığım da görülecektir.
Şu var ki, İkinci Meşrutiyet dönemindeki dış şartların, bu dönemin şekillenmesinde iç şartlardan daha önemli ve belirleyici olmuş olduğuna da inanıyorum. Bu durum bence yeterince açıktır ve bu yüzden evvelemirde dönemin diplomatik tarihi yazılmış olmalıydı. Ne yazık ki bunun benden önce kifayetli bir şekilde yerine getirilmiş olduğunu söyleyemem. Keşke söyleyebilseydim. Bu yüzden müthiş, son derece önemli kaynaklar, bizim bilgi dünyamızın dışımızda kaldı ve daha da kendi içimize, o daha da eksik ve gerçek siyasetten kopuk analizlerimize doğru itildik. Yine bu yüzdendir ki, bu en önemli dönem hakkında hep klişelerle, hep basit tanımlamalarla hep de yalan-yanlış bilgilerle hareket etmek zorunda kaldık. 1908-1914 arasında Avrupa ve Osmanlı coğrafyasında ne olduğuna, neler olup bittiğine kısacık bir nazar atmak dahi dış şartların nasıl öne geçmiş olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu yüzden, o bitirip tüketici iç tartışma ve rekabete, İttihat ve Terakki ile muhalifleri arasındaki çatışmalara odaklanmadan önce Osmanlı İmparatorluğu’nun kendini içinde bulduğu dış şartları bihakkın anlamak gerekir. İngiltere ile Çarlık Rusyası arasındaki derin yakınlaşma, İtilâf Bloğu’nun Osmanlı politikaları, İngiliz-Alman rekabeti ve daha birçok dış faktör iyice anlaşılmadan bu dönem hakkında mantıklı konuşmak da mümkün değildir.
Netice itibariyle sadece Osmanlı İmparatorluğu son bulmadı. Aynı anlarda Alman İmparatorluğu, Çarlık Rusyası ve Habsburg İmparatorluğu da son buldu… Demek ki eski bir dünya son buluyor, ne olduğu nereye doğru seğirteceği de belli olmayan yeni bir dünya doğuyordu. İşte dış şartlar ve uluslararası siyasetin öne geçişi…

Bana göre kitabın en önemli tezlerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “Avrupa devleti” olduğudur. Dediğinizi doğrulayan çokça mantıki sebepler de vardır, buna rağmen bu tarihi mirasa sahip olan Türkiye, sürekli olarak yönünü tayin edememiş bir ülke olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’nin bir Avrupalı devlet ya da bir Doğulu devlet olması I. Dünya Savaşı döneminde neyi ifade etmiştir şimdi neyi ifade eder?

Günümüzde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı izlediği sığ, önyargılı ve vizyonsuz politika ve yaklaşımlar bize kimliğimizin Avrupalı yönünü unutturdu. Daha kötüsü, Avrupa mirasında hakkımız olan payı da talep edememe hali yarattı. Bunda bizim de payımız vardır ama esas sorumlu Avrupa’nın önyargılardan arındırılmamış, gelecek vizyonu kazandırılmamış politikalarıdır.
Avrupa’da bir tartışma üslûp ve geleneği var, yahut vardı… Önemli, zamanı aşan konular bütün menfi ve müspet taraflarıyla masaya yatırılırdı. Konular tüm veçheleriyle ele alınıyor, karar-verme sürecinin ayaklarını olabildiğince sağlam basması sağlanıyordu. Önce entelektüel kesim arasında yapılan tartışma sonucu ortaya çıkan ana yaklaşım çizgileri, bilahare yavaş yavaş kamuoyuna yediriliyor, böylece pozisyonlar anlaşılır şekilde ortaya çıkıyordu. Türkiye söz konusu olduğunda, Avrupa işte tam da bunu yapmamıştır. Avrupa’da Türkiye hakkında ciddi, bırakınız iki günü, yarım gün süreli bir tartışma dahi yapılmamıştır. Onlar da ne dediklerini bilmiyorlar, onlar da klişelerle hareket ediyorlar. Türkiye’nin AB üyeliğinin zamanlıca, belirli bir sistematik dâhilinde gerçekleştirilmesi yönünde hiçbir zaman geçerli bir siyasetin oluşturulmamış olmasının, Avrupa’nın bugün karşı karşıya bulunduğu sorunlarla ilintisi yoktur denemez. Başını alıp gitmiş yabancı düşmanlığı olsun, savunma alanındaki zafiyetler yahut kısıtlı ekonomik büyüme olsun, tüm bu sorunlar Türkiye olmuş olduğunda bu şekilde cereyan etmezdi. Aslında Türkiye’nin oyun değiştirici olma kabiliyet ve kapasiteleri vardı, fakat buna şans tanınmadı, bunun yerine basit yaklaşımlar galebe çaldı.
Tabii ki, aynı zamanda Avrupalı hüviyete de sahibiz. Yoksa Habsburg’larla büyük rekabet içinde olan biz değil miydik? Yoksa Balkanlar’da hiç mi bulunmadık? Yoksa 1915 yılındaki en büyük cephe olan Çanakkale Avrupa’da değil miydi? Ya Kafkas cepheleri nerede?
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi Doğu cihetinde olduğundan çok daha fazla Batı cihetinde oluştu. İnebahtı’dan Plevne’ye, Çanakkale’ye en belirleyici savaşlarımız Batı cenahında verildi. Etkileşimimiz de bu şekilde cereyan etmiştir. Şimdi, Avrupa’nın bazen bilerek bazen de farkında olmadan yapmak istediği, bizim Avrupa mirasımızın hakkını vermemek, bu hak aramasını da çeşitli yöntemler kullanıp bir sis perdesi ardına atmaktır. İtirazları hep din ve kültür farklılığı zemininde getirildi… Türkiye’nin çok büyük, topraklarının %95’inin Asya kıtasında olduğu, üyeliğimizin büyük malî külfet getireceği söylendi. Bunların hepsi boş laftı! Bu boş laflar, hep Fransa-Almanya aksının öne geçirilmiş olması ve bugünkü Brexit hadisesinin de ardında yatmaktadır.
Türkiye büyüktür ama sonradan üye olan İspanya veya Polonya da miniminnacık değildir. Her şeyden önce Romalılar zamanından kalma bu “Asia Minor” tanımlaması yanlış. Bu Romalıların Perslerle aralarına bir set çekmek, Anadolu’yu üzerinde çatışma ve kargaşayı kabule hazır olduğu bir tampon bölge olarak kullanmak istediğini gösteren, askerî yönü de olan bir tanımlamadan ibaretken, belli amaçlar peşinde iyice yerine oturtulmuştur. Burası çatışmaların, gerilimlerin olası sonuçlarını emsin ki, Avrupa rahat etsin... Bunun en son örneği de günümüzde yaşadığımız göç ve mülteci krizidir. Türkiye, 1.5 milyondan da fazla göçmen alırken, meselâ Latvia’da 400 mültecidaha  kabul edilmesin diye neredeyse Hükûmet düşüyordu. Yani İçel ilimizin hemen altındaki Kıbrıs Avrupa’da, Gürcistan Avrupa’da ama Türkiye değil…  Bu siyasi saiklerle söylenmeye devam edilen bir yalandır. 
Diğer taraftan, Avrupa’da kaç yüzyıldır hiç mi bir Müslüman kesim olmadı? AB Projesi tüm Avrupa’yı esas itibariyle laik bir düzlemde bir araya getirmek, kıtayı savaşlardan uzak tutmak amacıyla başlatılmadı mı? Nihayet, o “büyük malî külfet” iddiasına gelecek olursak, ortaya çıkabilecek malî külfet hiçbir zaman büyücek bir Amerikan şirketinin yıllık kâr miktarını geçecek değildi. Kaldı ki, Avrupa zaman içinde giderek artan şekilde Türkiye’nin üyeliğinden hiç mi kazanmayacaktı diye sormak lâzım. 
İşte bu sebeplerle Avrupa’nın vizyonsuzluğu diyorum. Ciddi olsalardı, dokuz yıl boyunca AB Komisyonu’na başkanlık etmiş Jacques Delors, bir kez olsun Ortaklık Anlaşması sahibi Türkiye’ye bir günlük olsun resmî ziyarette bulunurdu.
Nasıl olur da Balkanlar’da asırlar boyu başlıca güç olarak kalmış, nizam oluşturmuş ve doğrudan etkileşim yaşamış olan Türkiye’nin, modern zamanları doğuran en büyük bir Avrupa çatışmasını teşkil eden Birinci Dünya Savaşı’nın en geniş ve en fazla sayıda cephelerinde savaşmış ve Doğu Roma’nın başkentini büyük bir mücadele sonucunda elinde muhafaza etmeye devam etmiş bu ülkenin, aynı zamanda Avrupalı kimliğinden kaynaklanan büyük tarihi, kültürel ve toplumsal mirasını reddetmesi beklenebilir, nasıl olur da bu mirasın modern ifadesi olan Avrupa dayanışması ve Avrupa entegrasyon süreçleri dışında bırakılması arzu edilebilir?
Dolayısıyla, Türkiye’nin Avrupalı mirasına el uzatmasının engellenmesi mevzuunda, bu ince ve uzun yolda bizim de hatalarımız olmuş olmakla birlikte, Avrupa’nın Türkiye söz konusu oldukça çoğu kez önyargılara dayalı sığ ve çap yoksunu politikaları da bu durumun müsebbibidir.

Balkan Savaşları ve 1.Dünya Savaşı süresince mağlup psikolojisinin yarattığı kara bulutların Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerinde eksik olmadığı malum, yönetici kadroların bu uzun savaş döneminde olumsuz tabloyu tersine çevirmek adına giriştiği en müspet tutum hangisidir? Neden?

Şüphesiz Balkanlar’ın kaybı, İmparatorluğun eksenini sarsmıştır. Burada sadece toprak kayıplarını da kast etmiyorum. Yoksa, farklı devletler oluşacaktı, yeni siyasi yapılar ortaya çıkacaktı… Benim bizatihi bu hususla çok da alıp veremediğim bir şey yok. Benim dikkat çekmek istediğim esas mesele, bu ayrılışın çok büyük insanî trajediler beraberinde cereyan etmiş ve tam manasıyla bir “atılma” teşkil etmiş olmasıdır. Neticede, Balkanlar’daki Türk ve Müslüman unsur herhalde elinde bir tek İstanbul – Edirne hattı kalacak şekilde küçük, önemsiz ve rastgele oluşmuş değildi… Eğer bir toplum bir bölgede “yabancı” olarak belirlenmiş ve böyle tanımlanmışsa, o zaman “kovma” hakkı da güya ortaya çıkmış, meşruiyet kazanmış oluyor. Bizlerin başına gelen de bu olmuştur. On dördüncü yüzyıl ortalarından itibaren bulunmaya başladığımız bir coğrafyada beş asır sonra baş gösteren ve proto-faşist nitelikleri haiz Balkan milliyetçiliği Türkleri olduğu gibi Balkanlar’dan atmayı kendine hak bize de reva görmüştür. 
Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki siyasi akım ve gelişmelerden bilhassa Napolyon döneminden itibaren birinci derecede etkilendiğini hiç akıldan çıkarmamak lâzım… Netice itibariyle, kendini en fazla toprak kayıplarıyla gösterse de aslında çok farklı alanlarda da devam edegelmiş bir zayıflama ve kötü gidişatın olduğunu görmek ve realist olmakta yarar görüyorum. Bu gidişatı durdurmak için Osmanlı nesilleri hep çabalamış, bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Ne var ki, bu hadisenin çeşitli veçheleri olduğunu görüp, çok yönlü ve modernizasyonu esas alan bir karşı-saldırı başlatmak gerekiyordu, zira mesele sadece askerî plândaki bir zafiyetten ibaret değildi…
Bu açıdan bakıldığında ilk üç sıraya koyabileceğimiz üç müspet hareket görüyorum. İlk olarak İkinci Abdülhamit döneminde Rüştiyelerin açılması ve eğitim alanındaki girişimleri sayabilirim. İkinci olarak yine aynı dönemde Bağdat Demiryolu’nun inşasına karar verilmiş ve inşaatın başlatılmış olmasıdır. Bu Osmanlı memaliği üzerindeki emperyalist rekabet ve tecavüzü hızlandıran bir gelişmedir ama aynı zamanda İmparatorluğun yeni bir noktaya geldiğinin bir ifadesi ve bir bağımsızlık manifestosudur. Cesur ve doğru bir karardır. İlla ki Almanya’yla birlikte yapalım da denmemiş, İngiltere ve Fransa da davet edilmiştir. Ama o tarihte onların arasındaki emperyalist rekabet yüzünden İmparatorluğun bölgeleri arasında entegrasyon yaratma hedefini de taşıyan bu modernizasyon projesi sekteye uğratıldığı gibi Osmanlıların kalkınma ve ilerleme hakları da gasp edilmeye çalışılmıştır. 
Fakat en hayatî ve en önemli karar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na girişidir. Bu noktada, hep ispatlamaya çalıştığım gibi, stratejik çerçeve çok doğru okunmuş; İtilâf devletlerinin sahte toprak garantisi teklifi tüm baskılara karşın geri çevrilebilmiş; Çarlık Rusyası’ndan kaynaklanan varoluşsal tehdit doğru ve zamanında algılanmış ve elde kalan tek çare olarak Almanya’yla ittifak tesisine gidilmiştir. Aslında bu dönemdeki Osmanlı diplomasisi, kabahati karşı tarafta bırakmış, böyle tecelli etmemesi için elinden gelen her şeyi ortaya koymaktan son ana kadar vazgeçmemiştir. Avrupalıların bunu da bilmesi gerekir, saldırgan olanlar onlardı biz değil. 
Bu mücadelede yer almasaydık, bambaşka bir coğrafya ve hiç de bizim lehimize olmayacak sonuçlarla yaşamak zorunda kalmış olacağımızdan kuşku duymuyorum. Bu anlayışla, Birinci Dünya Savaşı’nda verdiğimiz varoluş mücadelesiyle Milli Mücadele döneminde verdiğimiz varoluş kavgasını, aynı ve özdeş büyük mücadelenin, ilki Enver Paşa ikincisi Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde sürdürülmüş birbirini izleyen iki safhası olarak görüyorum ve bu mücadelelerle elde ettiğimiz bugünkü, içinde gelecek için çok söz barındıran bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kutsuyorum. Bu yolda şehit verdiklerimizin, hepimize ait bu dünya çapındaki büyük liderlerin ruhları şâd olsun. Onlara duyduğumuz minnettarlık hiçbir zaman dinmeyecektir.

Eseriniz Osmanlının Son Savaşının diplomasi ayağını neredeyse tüm detaylarına inmek suretiyle açıklar nitelikte, tarihçi açısından zamanın ruhunun derinlerine nüfuz etmek önemli Peki uluslararası ilişkiler bağlamında diplomasinin ruhunun derinliklerine nüfuz etmek için ne gerekli? Bu konuda tecrübelerinizden bize bahseder misiniz?

Bizatihi, “diplomasinin ruhunun derinliklerine nüfuz edebilmek” kavramının kendisi derin ve insanı derhal düşüncelere sevk ediyor.
İlk şart, ait olduğunuz memleketi içtenlikle sevmek ve onun ardındaki mücadeleleri, geçmiş nesillerin çabalarını takdir edebilmek, onlardan yana olmaktır. Aksi takdirde diplomasiyi okuyamazsınız zaten… O günkü, o andaki diplomasi mücadelesinin tarihin akışında hangi noktayı ifade ettiğini anlayabilmek için kapsamlı bir tarih bilgisi de şarttır ama bu da tek başına yeterli değildir. Herkesin halinden anlayabilmek, neyin peşinde koştuğunun farkında olmak gerekir. Sizin bir kaleydoskoptaki şekiller gibi her an oluşan yeni matrislerdeki doğru yerinizin neresi olabileceğini kavrayabilmek için genel kültür bilgisinin çok ilerisine geçmiş, çok-yönlü bir kültür birikimi de şarttır. Bu zemini yakaladığınız anda güçlü diplomasi de başlamış olur. 
Diplomasinin yalan söyleme sanatı olduğuna dair yanlış bir kanaat vardır. Bilakis, diplomasi hep doğruyu söylediğiniz inancını uyandırmak sanatıdır ve bunun için de hep doğruyu söylemeniz gerekir. Ama nedir doğru? Benim durduğum yerden, benim mücadelelerimin çizdiği dünya ve beni getirdiği noktadan bakıldığında ne gördüğüm, dolayısıyla ne yapılması gerektiğine inandığımdır. Bu rabıtalar değişmeyeceğine ve bir felsefe de elinizde olduğuna göre zaten hep doğruları söyleyeceksiniz demektir. Bunun pratiğe sevk edilmesi ise, ancak tarafların açmazlarını anlayabilmek, dolayısıyla neyi ne kadar ve nereye kadar yapmaya muktedir olabileceğini tayin etmekle mümkündür.
Diplomasinin belki de en büyük vazifesi, ait olduğu ülkenin içindeki sözün, potansiyellerinin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak, evrensel geçerlilik ve kriterler dahil o ülkeyi modern güç çarpanları içinde tutarak öne geçirmektir. Bu aslî görevin farkında olunursa, zaten doğru diplomasinin yolları da kendini gösterir.
Benim şahsî tecrübelerime gelecek olursak, diyebilirim ki, ne zaman karşımdaki kişinin kültürünü oldukça bildiğimi ve değerlerinin; aklından geçebileceklerin farkında olduğumu hissettirme fırsatım olmuşsa tavrın da olumlu yönde değiştiğini gözlemledim. Saygı telkin edebilmek çok mühim.

Savaşlar Osmanlı coğrafyasında aralıksız yaşanırken, tarif edilemeyecek derecede kıyıma maruz kalan Türk ve Müslüman nüfusun varlığı yadsınamaz, siz de  “Sadakatli Ayrılış” başlığı altında kitabınızda bu faciaları yabancıların gözlemleri üzerinden satırlarınıza dökmüşsünüz, neden böyle bir tavır sergilediniz? 

Yıllardır ve yıllardır bakıyorum, izliyorum, hiç bizim başımıza gelenlerden bahsedilmiyor. İşin ilginç tarafı, ne yabancılar ne de biz… Zannedersiniz, Türkler ve Müslümanlar bir asit yağmuru altında yok oldular ya da başlarına meteor düştü… İnsan başkalarının acısını anlamak yoluna önce kendi acılarının farkında olmakla, bunları da anlamış olmakla girer… Kendi acısını bilmeyenin başkasının acısını anladığını söylemesi hem ayıptır hem sakil kaçar. Kendi acıları onarılmamış, onarılmak bir kenara hor görülmüş milletler başkalarının acısını da anlayamaz. Bir milletin her şeye rağmen bir tarih hafızası, bir bilinçaltı dünyası vardır ve bir millet sadece aydınları aracılığıyla konuşmaz. Dolayısıyla, “Sadakâtli Ayrılış” başlıklı bölüm, kendi acılarımızı da hatırlamaya bir davet niteliğindedir. Bunu hiçbir şekilde “kaba bir milliyetçilik” olarak görmemek, öyle de göstermemek gerekir. Avrupa’nın her köyünde acılar anılıyor, savaşlarda kaybedilenlerin adları taşlara kazınıyor; meselâ Fransa’nın her yerinde bir ibareye rastlanabilir, şu tarihte Alman işgaline direnen işte bu isim tam bu noktada kurşuna dizilmiştir diye sayısız hatıra taşı okuyabilirsiniz ve tüm bunlar belediyeler tarafından düzenli bakımda tutulur, çiçekler konur. Bizim şehitlerimiz aynı özeni hak etmiyor mu? Mora isyanında bir haftada yirmi bin Türk’ün öldürüldüğünü niçin hatırlamayalım? Bunları hatırlamak, milletçe ve bir ulus gibi yaşayabilmekle ilgilidir, hafıza görevidir ve başkalarına düşmanlık geliştirmek amacını gütmez.

Eserinizde Jön Türkler ve siyasi ayağı İttihat ve Terakki hakkında son zamanlarda yapılan eleştirilere cevap mahiyetinde sağlam dayanaklarla kendisini gösteren birçok argümanı kullandığınızı, parti hakkında olumsuz yargıları çürüterek, bir nevi İttihat ve Terakki’nin itibarını iade ettiğinizi görüyoruz. Sizce İttihat ve Terakki hakkında yapılan tartışmaların sebebi ne, eleştiriler ne derece haklı, olumsuz yargılar ilk ne zaman oluştu, günümüze değin nasıl sıçradı?
Son zamanlarda, maalesef belirli bir kesimde tarihten bugünün siyasi ihtiyaçları için faydalanmak modası, bilimsel tabiriyle bir “presentism” merakı ortaya çıktı. Bu yüzden çok fazla basit zıddiyetler içinde düşünmeye alıştırılır olduk, televizyon dizileri de çabası… Ortam, çerçeve, zamanın şartları gibi esasları hiç göz önünde tutmaksızın basit ilintilerle tarih gibi devasa bir meseleyi anlamaya kalkışıyor, üstelik bir de geçmiş nesilleri ve onların büyük mücadelelerini hor görüyoruz… Lakin basın da televizyon da kâr amacı güder ve daha kolay pazarlayabileceğinin peşine düşer, çoğu kez köşe yazarları da öyle…  Ne var ki, tüm bu süreçte kendimize de büyük kötülük etmiş olduk ve rabıtalarımızdan koparıldık. Daha Balkan Harpleri sırasında İttihat ve Terakki’nin iktidarda olmadığı dahi bilinmiyor. Hal böyleyse başka ne diyebilirim? Hiçbir şey dosdoğru, dümdüz ve hep öyle değildir. Tarihin akışının kompleksitesi bir kenara, bu tür bir önerme eşyanın da tabiatına aykırıdır. 
Bir defa 1907 İngiliz-Rus Antantı’nı kaale almaksızın bu dönemde Osmanlıların kendilerini içinde buldukları şartlar da anlaşılamaz. Tüm bu konular İstanbul ve Boğazlar meselesinin esasları ve aşamaları bilinmeden de anlaşılamaz. Karadeniz’deki güç dengeleri bilinmeden “niçin gittik de Sivastopol’ü bombardımana tabi tuttuk” türünden basit kanaatleri dile getirmek de bir işe yaramaz… Çarlık Rusyası’nın 21 Şubat 1914 tarihli Büyük Encümen Konferansı’nda alınan kararlar bilinmeden bu yıllar hakkında mantıklı konuşulamaz… İtilâf bloğunun Osmanlıların toprak bütünlüğünü güya garanti ettiği zannedilerek fahiş ve maddî hatalar işlemeye kimin ne hakkı var? Daha böyle onlarca mühim mesele sayabilirim. Yüzlerce şeytanî ayrıntı bilinmeden vur abalıya yapılamaz. Hiç birimizin geçmiş nesillerin bizim için verdikleri mücadeleleri yok yere hor görmeye hakkı yok… Ben kitabımda ne demişsem, buna dair en sağlam kaynağı gösterdim, bu yüzden 1354 dipnot vardır.
Yıllardır, bir takım maksatlı anılar, tek-yönlü tarih okumaları devamlı surette ve ardı ardına piyasaya sürülüyor. Bunlar, benim tabirimle sonranın kılıcı kuşanılarak, yani sonradan ne olduğu bilindiği için rahatlıkla yazılmış, çoğu kez de belirli bir kadrodan intikam almak amacıyla kaleme alınmış, bir sürü tutarsızlıklarla malûl çiziştirmelerdir. Uluslararası siyasi ortam, dönemin şartları hiçbir şekilde gözetilmeden, her türlü önemli ayrıntı es geçilerek tarihçilik yapıldığı zannediliyor. Örneğin, Ocak 1913 Bâb-ı Âlî baskınını ele alalım: Darbe denilip geçiliyor, bu arada Nazım Paşa da vurulmuş deniyor, bir de bu hadise nedense sonraki darbelere bağlanıyor. Ama madalyonun bir de başka yüzü var. Edirne elden gidiyordu. Edirne’nin istirdadı hemen gerçekleşmemiş, şartlar buna hemen müsaade etmemiş olabilir. Fakat Kâmil Paşa kabinesi Edirne’nin Bulgaristan’a geçmesini ilelebet sağlayacak uluslararası bir zemini, statüyü oluşturma noktasındaydı. Bunun böyle olduğunu herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, çok da etraflı olarak anlattım. Memleket elden giderken, “Selânik gitti kökleri kurudu” diyen bir Sadrazam var ortada…  Hâlâ daha Kırım Harbi’nin dünyasında kalmış, garip bir şekilde İngiliz muhibbi… Avrupa’daki siyasi çerçeveyi okumaktan son derece uzak, bilgisiz… Nazım Paşa ise Balkan Harplerindeki yenilgiden birinci derece sorumludur. Hazırlanıp da kasaya konulmuş savunma planlarına göz atmış dahi değildir.

Liberal Emperyalist anlatının bu kadar taraftar bulmasını neye bağlıyorsunuz?

Liberal emperyalist anlatının galebe çalmasının çeşitli nedenleri var. Bir kere gariplerin anlatısı ve bu avantajı sonuna kadar kullanıyor. Aynı çevrelerin Sevres Antlaşması’nın tarihin çöplüğüne atılmış olmasından memnun olmamaları da tesadüf değildir. Türkiye’ye biçilen rol, tampon bir bölgeyi kontrol etmesi, Avrupa’ya gelecek istikrarsızlık unsurlarını hazmetmesidir. Dolayısıyla, Türkiye büyük hedefler de izlememelidir. Liberal emperyalist anlatı işte bu ve benzeri ana hedefleri destekler ve besler ve içerdeki, çoğu tarih disipliniyle tanışmamış yarı aydınlar da kullanılmak suretiyle pişirilir pişirilir önümüze konur.
Liberal emperyalist anlatı Türkiye’nin tarihiyle ilgili en kritik noktaları kendine göre yontar, her kritik anı basitleştirir, sis perdeleri gerisine atar ve nihai zaferimizin kutsanmasını elimizden almaya çalışır. Bu anlatı her şeyi basitleştirmekte, her şeyi saptırmakta ne yazık ki son derece başarılı olmuştur. Bu anlatıya göre, meselâ Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na sırf  Pan-Türkist nedenler ve Alman-yanlılığı yüzünden girmiştir. Osmanlı’nın beka sorununu, İtilâf bloğunun saldırgan politikalarını yok sayar, hiçbir şekilde bahsetmez, kaale almaz. Osmanlı Hükümeti’nin samimi yakınlaşma teşebbüsleri dahil yüzlerce kritik noktayı hiç dikkate almaz. Bizi ibra edecek, gönlümüzü aydınlatacak, gurur duymamızı sağlayacak ne varsa kendi emelleri doğrultusunda reddeder, atıfta bulunmayı dahi zül sayar.

Eserinizde birçok diplomatın ismi zikredilmiş hakeza can alıcı birçok diplomatik hamle üzerinde durulmuş, sizce en önemli diplomat ve yaptığı hamleyi söylemenizi istirham edersek bize nasıl bir cevap verirsiniz?

Bizim açımızdan bakıldığında üç diplomatın ismini öncelikle zikretmek gerekir. Birincisi bu tarihte İngiliz Dışişleri’nin Müsteşarı olan, St. Petersburg Büyükelçiliği sırasında İngiliz-Rus Antantı’nı kotaran Arthur Nicolson’dur. Bu zat, ne olursa olsun, Rusya hangi kaprisi yaparsa yapsın, İngiltere’nin Çarlığın yanından ayrılamayacağı, aksi takdirde büyük tehlikelerle karşı karşıya kalınacağına inanıyor, Rusların kendilerinden de fazla Rus taraftarlığı yapıyordu. Polonya dahi o tarihte Çarlığın bir parçasıysa, Rusya nasıl tatmin edilecekti? Tabii ki İstanbul ve Boğazlar üzerinden, Doğu Anadolu üzerinden… Bu yüzden tüm İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlılar ile İngiltere arasında olabilecek her türlü yakınlaşmayı engellemeyi, bizimle ilgili her iyi gelişmeyi beşiğinde boğmayı kendine iş edinmişti…
Bu tarihlerde Doğu Departmanı’nın başında olup da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz Dışişleri Müsteşarlığı’na getirilen Eyre Crowe ise aynı politikayı sonuna kadar benimsemekle de kalmamış, buna bir de Yunan muhipliğini katarak, iyiden iyiye Türk ve Osmanlı düşmanlığı gütmüştür. Bu doğru diplomasi değil, hissiyat haritaları ve önyargıların izlenmesidir. Bedeli tarafımızdan ödenerek bizim için inşa edilmiş zırhlıları Yunanistan’a vermek gibi fikirler de Eyre Crowe’a aittir. Zaten, bu zırhlılara teslimlerine yarım saat kala Churchill’in emriyle el konulmuş, İngiltere bir dretnot ile güçlü bir zırhlıyı bedavaya getirmiştir. İngiltere’nin Büyükelçiliği’ni İstanbul’dan Ankara’ya taşımakta tam on yıl gecikmesinin ardında da Eyre Crowe’un eli vardır. 1905’den beri Dışişleri Bakanı olan Grey de bu dönemde Nicolson ve Eyre Crowe’un sözlerinin dışına çıkmamıştır. Lowther denen zat da bunların idaresinde ta 1913 ortalarına değin İstanbul’da tek kelimeyle berbat bir sefirlik yapmış, Türkiye'nin aleyhine elinden geleni ortaya koymuştur.
Bana göre muhakkak zikredilmesi gereken bir isim ise Çarlığın Dışişleri Bakanı Serge Sazonov’dur. Bu da İngiltere ve Fransa’nın Almanya karşısında Rusya’yı kaybetme riskini alamayacaklarını çok iyi hesap ederek, hep İtilâf ortaklarının korkuları üzerine oynamış ve maharetli bir diplomasiyle İstanbul ve Boğazların Çarlık Rusyası’na bırakılmasına dair gizli anlaşmanın vaktinde imzalanmasını sağlamıştır. İşte en önemi hamle de bu olmuştur ve bu dahi tek başına dönemin Osmanlı Hükümeti’ni ibraya yeterlidir. İstanbul ve Boğazlar biz savaşa taraf olduk diye Rusya’ya söz verilmedi, zatan büyük denklemin en can alıcı parçasıydı, hatta Grey bunu savaşın “büyük ikramiyesi” (glavnyii priz) olarak tanımlamıştır.

20. Yüzyıl başları Osmanlı için tam manasıyla kâbus gibi, tarih anlatımızda çoğu zaman bu kötü tabloyu hazırlayan sosyal, siyasi, iktisadi sebepler bir yana bırakılıp şahıslarla hesaplaşma yoluna gidildiğini görüyoruz. Örneğin Enver, Talat ve Cemal Paşalar üzerinde fazlasıyla spekülasyon var. Bunun sebepleri nelerdir? Yaşanan felaketlerden zikredilen şahısların mesuliyeti ne dereceye kadar etkilidir?

Benim için önemli olan husus, bugünün Türkiyesi’nin erişmeye muktedir olduğu hedefler ve dünyada edineceği konumdur. Şüphesiz, bu çok yönlü bir husustur. Ben de sadece klâsik anlamdaki güç bileşenlerini kast etmiyorum. Bu açıdan bakıldığında Enver ve Talât gibi liderler üzerinde yapılan spekülasyonların hem büyük haksızlıklar içerdiğine hem de bu tür tartışmaların bizi yolumuzda gitmekten alıkoyduğuna inanıyorum. Birinci Dünya Savaşı’ndan masun kalmamız imkânı olsaydı; bu savaşın eski dünyanın tam manasıyla sömürgeleştirilememiş hemen tek toprağı kalmış Osmanlı memaliği ve Boğazlar’ı içine almayacağından emin olsaydık, ki söz konusu dahi değildir, o zaman bu lider kadronun yaşanan acılarda büyük vebali olduğunu ileri sürebilirdik. Fakat bu varit değildir.

Bir diplomat gözüyle Ermeni Sorunu’nu nasıl açıklarsınız? Her fırsatta günahkâr ve suçlu arayan yabancı kamuoyu neyi hedeflemektedir?

Ermeni meselesi bilhassa son yıllarda Türkiye’de tamamen yanlış bir çerçevede sunulmaya başlandı. Sonunda bu çok önemli ve siyasi olmakla beraber insanî yönleri de bulunan konu hakkında müdafaamız çok zorlanır oldu. Halbuki, biz hiçbir zaman Ermeni ulusunun acılarını yok saymadık, ama ortaya çıkan büyük trajedide onların liderliğinin hiç mi kabahati yok diye sorguladık. Ne zaman farklı bir yöne dikkat çekmek istersek,  Nazi soykırımını reddedenlerin durumuna düşürülüyor ve inkârcı ilan ediliyoruz. Bu çok haksız bir suçlamadır ve kapıyı bu şekilde yüzümüze kapatmakla meselenin insanî özüne doğru ilerlenmesi engellenmektedir. Ben Ermeni unsurunu kaybetmekle bütün bir yüzyılı madden ve manen fakirleşmiş olarak sürdürdüğümüzü söylüyorum. Bunun neresi inkârcılık? Ermenilerin içine düştüğü açmazları da anlıyor, Rus ve Osmanlı Ermenilerinin karşı saflarda yer almalarının içerdiği büyük güçlüğü de anlıyorum. Ama muazzam bir savaşın ortasında kırk yıl önceki Bulgaristan örneğini tekrarlamaya kalkışmış, isyan çıkartmış olmanın tüm bu trajedide hiç mi payı yok? Ermeni anlatısı isyan keyfiyetinden hiç bahsetmez, bahsettiğinde de önemsiz gösterir. Adetâ otobüs durağında bir kavgaya tutuşulmuş olduğunu zannedersiniz. Hayır, isyan keyfiyeti çok güçlüydü ve savaş halindeki ordularımızın herhangi birinin ikmal yollarının tıkanması başarıldığında düşman Anadolu’ya ilerleyebilecek konuma sahipti.
Ermeni anlatısı da ana liberal emperyalist gövdenin bir alt-anlatısı olarak bilimsellikten yoksundur ve propaganda amaçlıdır. 24 Nisan günü başka ne olmuştur? Dünyanın en güçlü donanmaları, müthiş ateş gücüne sahip İngiliz ve Fransız zırhlıları Çanakkale önünde peydah olmuşlardır. Bunları unuttuk… En önemli detayları unuttuk. Bu konunun sadece emekli askerler ve Büyükelçilerce öneminin idrak edilmesi de kendilerini “liberal” zanneden aydınlarımızın nazarında bizim sesimizin dinlenmek bir kenara, küçük görülmesine yol açtı, ne yazık ki… Bu mesele herhangi bir dış mesele olarak telakki edildi ve münhasıran Dışişleri’nin üzerine bırakıldı. En büyük hata da bu noktada işlendi. Halbuki ASALA cinayetleri başladığı andan itibaren tüm sivil toplum örgütlerimiz, Tabipler Birliği ise Tabipler Birliği, Eczacı odalarımız, Mühendis örgütlenmelerimiz, elimizde ne varsa meselenin farklı yönlerini dışarıdaki muhataplarına anlatabilmek için büyük ve sistematik bir gayret içinde olmalıydılar. Ayrıca, çok güçlü, bilimsellik kıstaslarından zerrece ayrılmayan bir yayın faaliyetine girişmiş olmalı, dünyanın en iyi üniversitelerinde uzman yetiştirme gayreti içine girmeli, tüm bunları bıkmadan usanmadan yerine getirmeli, saygın bir müdafaa ortaya koyabilmeliydik. Aydınlarımız bu konuda milletle buluşabilmeliydi. Aynı anda Ermeni unsurunun mimariden edebiyat ve müziğe kültürümüze katkıları anlatılmalı, öğretilmeli, ne yapıp edip bir yabancılaşmanın önüne geçilmeli, acılarını anladığımızı bilmeleri sağlanmalıydı. Sistematik, anlaşılır bir cevap yekûnu geliştiremediğimiz için kırk yılda çok zemin kaybettik. İnsanî öze doğru ilerleyemedikçe mesele tamamen siyasileştirildi.
Her fırsatta günahkâr ve suçlu arayan yabancı kamuoyu, farkında olsun olmasın, Türkiye’nin açılımlarının önünü kesmek istemektedir. Türkiye, içinde taşıdığı sözü dünyaya daha iyi anlatabilmeli, yılmadan bilimsel çalışmaları desteklemeli, gün yüzüne çıkarmalıdır.

Eserinizin ismi “Adil Hafızanın Işığında” diye başlıyor. Neden adil bir hafızanın şahitliğini kıstas almak durumunda kaldınız? 

“Adil Hafıza,” benim kullandığım anlamda bir meselenin her yönünün aydınlığa kavuşturulması arayışıdır. Hiçbir insanî mesele basite indirgenemez, basitlik içinde hüküm cümlelerine marş emri verilemez. Osmanlıların Pan-Türkist nedenlerle savaşa girdiği iddia ediliyorsa, o zaman hep samimiyetle sürdürülmüş İttihad-ı Anasır fikri nasıl yokuşa sürüldü ve yok edildi diye sormak gerekir. 8 Şubat 1914 tarihli Yeniköy Anlaşması’nda ifadesini bulan Doğu İlleri Reformu’nun baskı altında yapıldığı iddia ediliyorsa, o zaman da Hükümetin bu noktadaki samimiyetini ortaya koyan hususlara işaret etmek gerekir. Sadece sözde Alman-yanlılığı ortaya konuluyor, bir tek bu iddia ediliyorsa, o zaman İngiltere’nin hem de 28 Temmuz 1914 gibi çok geç bir tarihte bedeli tamamen ödenmiş zırhlıları niçin gasp ettiği; Temmuz 1914 boyunca Osmanlı topraklarının muhtemel İtilâf müttefiklerine nasıl peşkeş çekilmiş olduğu da anlatılmalıdır… Çarlık Rusyası’nın Boğazlar ve Doğu Anadolu politikası tüm detaylarıyla bilinmelidir… Balkan Harpleri’nin Avrupa’daki hassas dengeleri nasıl bozmuş olduğu ve bunlar gibi yüzlerce mühim ayrıntının farkında olunmaksızın fazla kelâm etmenin de anlamı yoktur.

Tarihin hafızasının cevap bulamadığı sorulara yetkin bir yanıt oluşturmak için tarihe, olaylara bakış açımız nasıl olmalıdır?

Söylediğim gibi, tek yol her türlü veçhenin çalışılması, yetkinlikle ortaya konulmasıdır. 

Osmanlının 1. Dünya Savaşı’na girişi hakkında çok yönlü bir perspektif sunduğunuz açık… Osmanlının savaşa girişinde sizce en güçlü argüman ne idi? Bu konuda oluşan yanlış yorumların sebebi nedir?

Osmanlıların savaşa girişlerindeki en güçlü argüman, İstanbul ve Boğazların Çarlık Rusyası’na söz verilmiş olmasıdır. Bazı aklıevvelerin öne sürdüğü gibi, bu söz savaşa girdiğimiz için verilmiş değildir. Aksini iddia etmek, iki yüz yıllık Şark Meselesi’ni reddetmekle eş anlamlıdır. İngiltere ve Fransa’nın Rusya’yı tatmin edebilmeleri ve Almanya’nın güçlü kara orduları karşısında yanlarında tutabilmelerinin tek yolu İstanbul ve Boğazları söz vermekti. Grey bunu çok iyi görmüş, ta 1908’den itibaren Boğazların kokusunu Rus idarecilerinin burnunda tutmuş, akıllarına iyice sokmuştur. İngiltere’nin çok güçlü bir donanması vardı ama Almanya’yla başa çıkabilmesini sağlayacak kaydadeğer bir kara gücü yoktu… Büyük bir kara gücü olan Almanya, Rus kara gücü olmadan nasıl yenilgiye uğratılabilecekti?  Meselenin düğümlendiği nokta burasıdır.
Tüm bunlar nasıl unutturuldu? Liberal emperyalist propaganda ve ne kadar bilimsellik kıvamına sokulmuş olsa da aynı doğrultuda yayınlanmış yüzlerce kitap ve tabii, bazıları da bilinçli olarak bu anlatıya hizmet eden yarı-aydınlarımız… Çarlığın 21 Şubat 1914 tarihli iç bildirgesini dahi bilmeden, Şark Meselesi’nin tarihini ve Karadeniz’deki güç dengelerini ve dahi Ermeni İsyanı keyfiyetini ve Çar İkinci Nikola’nın 30 Ağustos 1914 tarihinde Kafkaslar Genel Valisi Vorontsov-Dashkov’a gönderdiği ana talimattaki unsurlar bilinmeden, hatta yüzlerce can alıcı dokümandan bihaber olarak kesilen ahkâmlar eşliğinde bu noktaya geldik… Liman Von Sanders Krizi’nin büyük açıklama gücü vardır, bu kriz sırasında dahi ne olup bittiği üzerinde durulmamıştır. Tüm bunlar büyük zafiyetlerdir.

Eserinizde zengin bir kaynakça kullandığınızı görüyoruz.  Osmanlının Son Savaşı ile ilgili yerli ve yabancı kaynakları kıyaslayacak olursanız, bilim üretme konusunda ve aleyhimize olan yayınları çürütme noktasında ne durumdayız?

Hiç de iyi bir noktada değiliz.

Osmanlının son savaşının en önemli kırılma noktalarının her birine kitabınızda bir bölüm ayırarak detaylı bir şekilde değerlendirdiğinizi görüyoruz. Bu kırılma noktalarını hangi kriterlere göre belirlediniz? Neden?

Avrupa siyasetinin gidişatı, Avrupa’nın iki ana bloğa ayrışması ve bunun Osmanlılar üzerindeki etkileri, hareket sahalarının gittikçe daralması neredeyse bir düz çizgi teşkil eder. Gerçekten, Bosna-Hersek İlhak Krizi’yle başlayıp, Trablus ve Balkan Harpleri üzerinden Birinci Dünya Savaşı’na giden yolu kilometre taşları olarak kabul etmek mümkündür. Şüphesiz, siyasi krizlerin kronolojisi de olayların gelişimine epey bir ışık tutar. Bu kriz sıralamasını göz önünde tutmak da doğru bir anlatı için şarttır. Ana çerçeve de şudur: Gittikçe yükselen, güçlenen ve emperyalist politikalara daha da germi veren, terbiyesini daha da kaybeden Batı karşısında ayakta durmaya çalışan, sonra da sonuna kadar direnen Osmanlılar ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla sonuçlanan büyük ve kararlı mücadelemiz.

Vücuda getirdiğiniz eser üst düzey bir bilgi birikimi, geçmişteki diplomatik olaylara hâkimiyet gerektiriyor. Ayrıca eserin uzun ve yorucu bir çalışmanın mahsulü olduğunu tahmin etmek güç değil. Merakımızı gidermek babında bize biraz çalışma yönteminizden bahseder misiniz?

Bu kitabın yazılması gerçekten de yıllarımı, gecelerimi aldı. Bir yandan da oldukça başarılı olduğunu söyleyebileceğim resmî görevlerimi bihakkın yerine getirmeye çalıştım. BM Daimi Temsilciliğimizde İkincilik, Duşanbe ve Dublin’deki Büyükelçiliklerim, Harvard Weatherhead Center for International Affairs’deki iki yıl süren üyeliğim ve Merkez görevlerimi bu meyanda sayabilirim. Tabii ki çok okudum, önemli kaynaklara ulaştım ve edindiğim bilgi unsurlarını alt başlıklara ayırdıktan sonra ana yazımı inşa etmeye giriştim. Başvurduğum kaynaklar çok zengindir ve Harvard Üniversitesi’nin kütüphanesini elimin altında tutabildiğim için en ilginç kaynaklara ulaşabildiğimi söyleyebilirim. Tabii ki dipnot kullanımına özen gösterdim.

Eserinizde 1. Dünya Savaşını 3. Balkan Savaşı olarak nitelendirmişsiniz, neden böyle bir benzetme yoluna gittiniz?

İlk iki Balkan Harbi, bizim üzerimizde yarattığı tüm yıkıma rağmen, neticede olduğu yerde tutulabilmiş savaşlardır. Bunun fiyatı Türk ve Müslüman unsurun Balkanlar’dan olabildiğince “atılması”yla ödenmiş, bu sayede Avrupa’nın önüne bir fatura çıkarılmamıştır. Lakin dengelerin onarılmaz şekilde bozulduğu da hemen sonra meydana çıkmıştır. Balkan Harpleri sonucunda Sırbistan gerek nüfus gerek yüzölçümü bakımından iki misli büyümüş, Avusturya-Macaristan bekasını iyiden iyiye tehdit altında görmüş, Sırp Milliyetçiliği ve Yayılmacılığıyla ancak radikal şekilde mücadele edilebilineceği fikri güçlenmiştir. Viyana bu radikal yolu seçtiği andan itibaren de Temmuz 1914 Krizi’yle birlikte Avrupa’daki blokların birbirlerine karşı harekete geçmeleri tetiklenmiştir. Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başlayan, bir bakıma Üçüncü Balkan Harbi, saatler içinde bir Avrupa savaşına dönüşmüştür. Bu yüzden, Birinci Dünya Savaşı, bu defa olduğu yerde tutulması mümkün olamamış Üçüncü Balkan Harbi’dir.

Kitabınızda devrin diplomasisini tam manasıyla deşifre ettiğinizi düşünüyor musunuz? Eldeki verilerin aydınlatamayacağı kadar karanlık noktalar söz konusu mu?

Zannederim, başta İngiliz donanmasının nasıl olup da Goeben ve Breslau’yu Messina gibi dar bir boğazda elinden kaçırabildiği; İngiltere’nin İstanbul’daki yeni Büyükelçisi Louis Mallet’nin aklı başında önerilerini dinlemeyi niçin hep reddettiği; mülevves ve Türk düşmanı Başdragoman Fitzmaurice’in İstanbul’daki ilişki ağı; İngiliz propagandasının unsurları ve nasıl hazırlanıp piyasaya sürüldüğü; Prens Sabahaddin’in körü körüne İngiliz taraftarlığı; Hürriyet ve İtilâf’ın nasıl olup da dış politikada sağlam bir bakış açısı geliştiremediği; Kâmil Paşa’nın çok ileri yaşına rağmen nasıl olup da ardı ardına Sadrazam olabildiği; Taşnak ve Hınçak milliyetçiliklerinin aşamaları ve bu meyanda ılımlı Ermeni liderlerinin sözlerinin nasıl kesildiği; Balkanlar’daki proto-faşist nitelikli hareketlerin iktidarları nasıl ele geçirdiği olmak üzere daha fazla aydınlatılmayı bekleyen birçok önemli husus vardır.

Kitabınız daha çok yabancı kaynakların ithamlarına, suçlamalarına cevap niteliğinde hissediliyor, bu noktada amacın hasıl olması için İngilizce tercümesi de basılabilir mi? 

Kitabın İngilizce tercümesini de bu kadar iş arasında tamamladım ve Eylül 2017’de Londra’daki saygın bir yayınevine yolladım. Ancak, yedi ayı aşkın süredir karar vermelerini bekliyorum.

Yukarıdaki soru bağlamında eklenecek olursa, bilhassa yabancılar nazarında kitabın amacına ulaştığını belirtebilir miyiz?

İngilizce, Fransızca hatta Almanca ve Rusça tercümeler yayınlanmadıkça bu sualinize müspet cevap vermek imkânını maalesef göremiyorum.

Altay CENGİZER

Ötüken Neşriyat, 1.Basım, 775 Sayfa, 2017, ISBN: 9786051556239

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR