100 Soruda Kudüs

                                                                                                                       Ümit ÇALIŞKAN*

Kudüs, ilk medeniyetlere ev sahipliği yapması ve semavi dinlerin merkezinde yer alması hasebiyle tarihi, coğrafi ve dini açıdan asırlar boyu savaşlara sahne olmuş, bir türlü paylaşılamamış bir şehirdir. İnsanlığın doğuşuna ilişkin teorilerde de Kudüs önemli bir yere sahiptir.

Eserde Kudüs’ün ilkçağlardan itibaren tarihine değinilmiş ve özellikle İsrail devletinin kuruluşu ile birlikte ortaya çıkan “Kudüs’ün yönetimi” anlaşmazlığı çeşitli yönlerine değinilerek açıklanmıştır. Ayrıca Kudüs’te bulunan semavi dinlerin kutsal mekânlarının hem özelliklerine değinilmiş hem de fotoğraflarla okuyucuya tanıtılmıştır. Kudüs’ün kayıtlara geçen ilk nüfus kayıtlarından bugüne kadar yaşanan demografik değişim de hayli çarpıcıdır.

Kudüs, Akdeniz’in doğu sahilleri, Ürdün Vadisi ve Lût Gölü’nün arasında kalan bölgede bulunmaktadır ve Filistin bölgesinin en önemli şehridir. Kudüs’e kutsiyet atfedilmesi Hz. Davud’un bir hükümdar olarak şehri ele geçirmesiyle başlar. Ayrıca şehirde Hz. İshak, Hz. Yusuf ve Hz. Yakub’da yaşamıştır. Hz. Musa İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarıp Kudüs’e götürmeye çalışırken vefat etmiştir. Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman’da “Süleyman Mabed”ini Kudüs’e inşa etmiştir ve bugün hâlen mabedin doğu duvarını Yahudiler “Ağlama Duvarı” olarak kutsal bir mekân olarak benimsemektedir. Hz. İsa, Kudüs’te yaşamış ve dinini tebliğ etmiştir. Hz. Muhammed, Miraç’a Kudüs’ten yükselmiştir. Görüldüğü üzere Kudüs tam anlamıyla bir peygamberler şehridir.

Kudüs’e tarihte çeşitli isimler verilmiştir ancak bunların içinde en çok kullanılanı ve bugün de yaygın olarak kullanılanı “Kudüs” ismidir. Kudüs’e tarihte sırasıyla Yebusiler, İsrailoğulları, Asurlar, Mısır, Babil, Persler, Makedonya ve Roma devletleri son olarak da Müslümanlar hâkim olmuştur.

Yahudiler’e için Kudüs kendilerine vaad edilen topraklar içerisindedir ayrıca Kudüs onların Babil sürgününü yaşayıp tekrar şehre dönmesiyle Yahudilik bilincini kazandığı bir şehirdir. Şehrin, Bizans İmparatoru I. Konstantin’in annesi Helena tarafından ziyaret edilmesi sırasında Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu iddia edilmiş ve bu alana Hıristiyanlar için dünyadaki en kutsal ve hac mekânı olan Kamame Kilisesi inşa edilmiştir.

Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı alanda daha önceden harabeler ve kutsal kabul edilen bir taş bulunmaktaydı. Kudüs, Müslümanlar tarafından Hz. Ömer öncülüğünde fethedildiğinde kutsal taşın da bulunduğu alana bir mescid inşa ettirmiştir. Bu mescid günümüze Kıble Mescidi olarak gelmiştir. Kubbetüssahra ise kutsal taşın üzerine inşa edilmiş bir mescittir. Bu mescidlerin yapılma nedeni hem Hz. Peygamberin hatırasını yaşatmak hem de şehirde bulunan Hıristiyan ve Yahudilere ait görkemli kutsal mekânlara karşılık Müslümanların da kutsal mekânlarının olması gerekliliği hissinden ortaya çıkmıştır. Hz. Ömer şehri fethettiğinde Patrik Sophronios ile yaptığı anlaşma neticesinde şehrin diğer halklarına hoşgörülü bir yönetim anlayışı sergilemiştir.

Memlüklüler ve Osmanlılar da aynı hoşgörü politikasını devam ettirmiştir. Hatta Hz. Ömer’in anlaşmasına sürekli atıfta bulunulmuş ve şehrin idarecilerine gayrimüslim halkın kutsal mekânlarına saygı gösterilmesi için gerekli olan tedbirlerin alınması aynı şekilde gayrimüslim halkın da haklarının korunmasını istemiştir.     

Haçlıların şehri ele geçirmesi Müslümanlara bir motivasyon kaynağı olmuştur. Zengi hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi Kudüs’ü tekrar almak için gerekli hazırlıklara başlamış ancak ömrü bunu görmeye yetmemiştir ancak bu ortamda yetişen Selahaddin Eyyûbî tarafından şehir tekrar fethedilmiştir. Osmanlıların Kudüs coğrafyasına hâkim olmasıyla Kudüs tıpkı Mekke-Medine gibi özel bir statüye sahip olmuştur. Hz. Ömer’den beri devam eden Haçlılar ile kesintiye uğrayan sükûnet ortamının devamlılığı için gayret göstermiştir. Bu noktada hükümdarlar sürekli olarak Hicaz bölgesinin eksiklerini gidermek amacıyla hazineden yardım etmiştir. Kudüs Müslümanlar için Mekke-Medine gibi Hac vazifesi için gidilmesi gereken bir mekân olarak da görülmüş ve hac kafileleri ilk önce Kudüs’e gelmiştir.

Esasen Kudüs’ün idare edilmesi vakıflar yoluyla sağlanılmıştır. Kudüs adeta bir vakıflar şehri olarak nitelendirilebilir. Şehrin her problemi, her noktası için vakıflar oluşturulmuş hatta valide sultanlar ve padişah eşleri de bu vakıf zincirine katılmıştır. Kudüs’ün en uzun ömürlü vakfı da Selahaddin Eyyûbî tarafından kurulan vakıf olmuştur. Bu vakıf zihniyeti ve Kudüs’ün özel yapısına dokunulmamak istenmesiyle Kudüs siyasi bir merkezden ziyade dini ve eğitim bir merkez olarak öne çıkmıştır. Bu noktada geleneklere sadık kalınmış, Selahaddin Eyyûbî’nin fermanına riayet edilmiş ve ayrıca Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Kamame Kilisesi’nin anahtarı Müslüman bir aileye emanet edilmiştir, bu gelenek Osmanlı döneminde ayniyle devam ettirilmiştir.

19. yüzyıl itibariyle artık Amerika ve Avrupa’da siyonizmden bahsedilmeye başlanılmış bunun için kongreler toplanmış ve Yahudilere vaad edilmiş topraklar hedef olarak gösterilmiştir. Zira sadece hac veya kısa süreli yerleşim için izin alan Yahudiler Rothschild’in çiftliklerine yerleşmiş ve zamanla kalıcı olmuştur. Özellikle 19. yüzyılda Kudüs’ün demografik yapısı bir kesim suretine kasıtlı olarak değiştirilmiştir. “Osmanlı döneminde iki büyük Yahudi göç dalgası yaşandı. Bu göç dalgalarından ilki 1882-1904 ve ikincisi ise 1904-1914 arasında gerçekleşti. 1914 yılına gelindiğinde Filistin’e kanun dışı yollarla yaklaşık olarak 60.000 Yahudi göçmen getirilmişti.” (s.147-148)

Londra merkezli faaliyetleri sürdüren Siyonist örgütler özellikle 1918’den itibaren Kudüs’te teşkilatlanmıştır ve faaliyetlerinin, çabalarının neticesini İngilizlerin coğrafyadan çekilmesiyle İsrail devletinin kurulmasıyla almıştır. İngilizlerin 30 senelik idaresinde Arap-Yahudi çatışması yaşanmışlar, haksızlıklara karşı isyanlar olmuş bunlarda şiddetle bastırılmaya çalışılmıştır. “Filistin’deki bu çatışmaları zamanın Türk basını da yakından takip etmiştir. Hatta kimi zaman Hatay meselesinin dahi önüne geçmiştir.” (s. 197) Hatta bu hassasiyetten dolayı Cumhuriyet gazetesi Türk Yahudileri tarafından protesto edilmiştir.

1948 sonrası Arap devletleri ile İsrail arasında yaşanan savaşlarda İsrail o dönem birbiriyle soğuk savaş içinde olan hem Amerika’dan hem de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden destek görmüştür. Bunların neticesinde ve Arap devletleri arasında anlaşmazlıktan dolayı İsrail sürekli olarak genişlemiş ve bugünkü noktaya gelmiştir. Filistin direnişleri başlamış ve direniş örgütleri kurulmuştur. İsrail bu protesto ve direnişlere insanlık dışı uygulamalar ile müdahale etmiş ancak buna kimse ses çıkarmamış ya da cılız kınamalar ile kalmıştır. Bu yaşananlar ile birlikte bugün hem bölge için hem de dünya için birçok yönden üzerinde durulması gereken bir mesele olarak Filistinli Mülteciler ortaya çıkmıştır.

Bütün bunların ışığında 1918 sonrası Kudüs’ün tarihi dokusu sürekli olarak zarar görmüş ve şehir adına hiç yakışmayacak bir şekilde sürekli terör ve vahşetle anılır hâle gelmiştir. Kudüs’ün yönetimi meselesine bugüne kadar BM, İİT, Arap Birliği ve pek çok uluslar arası kuruluş müdahil olmasına rağmen henüz bir çözüme kavuşturulmuş değildir, çözülemediği için de bugün çatışmalar, ölümler, insanlık dışı uygulamalar ve müzakereler hâlen devam etmektedir. Eserin dinler tarihi, ilahiyat ve Ortadoğu çalışanlar ve ilgi duyanlar için bir kaynak eser olarak faydalı olacağını düşünüyorum.

* Kırıkkale Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencisi, umitcaliskan71@gmail.com

ZEKERİYA KURŞUN & ALİ İHSAN AYDIN

Rumuz Yayınevi, 1. Baskı, 2018, 248 Sayfa, ISBN: 978-605-5112-77-6

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR